<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. Kamile Can - Vajinismus , Vajinismus Tedavisi &#187; psikoterapi çeşitleri</title>
	<atom:link href="http://www.drkamilecan.com/tag/psikoterapi-cesitleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.drkamilecan.com</link>
	<description>Vajinismus ve Depresyon Tedavisi Ankara - 05052318513</description>
	<lastBuildDate>Mon, 05 Mar 2012 07:30:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Dinamik Psikoterapi</title>
		<link>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapi4/</link>
		<comments>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapi4/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2009 20:18:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[ankara]]></category>
		<category><![CDATA[dinamik psikoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[psikoterapi çeşitleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.drkamilecan.com/?p=31</guid>
		<description><![CDATA[1- Tarihçe Bilimsel gelişmeler ardıcıl çalışmalarla mümkündür. Bu manada bilim ağır ve sürekli ilerleyen bir yapı arz eder. Bilim tarihine baktığımızda zaman zaman istisnai olarak bilimde sıçramaların olduğunu görürüz. Bilimsel çalışmalar bir binanın inşasındaki tuğlalar gibidir. Her biri bir diğerinin üzerine bina edilir. Bir kemer taşının yapılması veya bir kubbenin inşasında tuğlalar kalıbın üzerine tek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><strong>1- Tarihçe </strong></p>
<p align="left">Bilimsel gelişmeler ardıcıl çalışmalarla mümkündür. Bu manada bilim ağır ve sürekli ilerleyen bir yapı arz eder. Bilim tarihine baktığımızda zaman zaman istisnai olarak bilimde sıçramaların olduğunu görürüz. Bilimsel çalışmalar bir binanın inşasındaki tuğlalar gibidir. Her biri bir diğerinin üzerine bina edilir. Bir kemer taşının yapılması veya bir kubbenin inşasında tuğlalar kalıbın üzerine tek tek konmaya devam edildiğinde, son noktada bu yapının yani kemerin veya kubbenin alttaki destekleri çekildiğinde ayakta kalabilmesi için son bir taşın yerleştirilmesi gerekir. Bu taşa kilit taşı ismi verilir. Bütün dengeler bu taşın üzerine kurulmuştur. Bu taş yerine oturduğunda kemer veya kubbe meydana gelir. Bilimde de zaman zaman bilimsel sıçramaları yaratan, kilit taşına benzer dehalar mevcuttur. Bunların yaptıkları, bilimi bir noktadan bir noktaya sıçratmak değil mevcut bilgileri hazmederek onlara, bir kilit taşı şeklinde yaklaşarak yeni bir fonksiyon icra ettirmektir. Dinamik psikoloji bu bağlamda psikoloji bilim tarihi içinde önemli bir açılım getiren bir noktadadır. Yani bir kilit taşı görevini görmüştür.</p>
<p align="left">Bu kilit taşını yerine yerleştiren bilim adamı Sigmund Freud&#8217;dür. Freud&#8217;la başlayan dinamik psikoloji ve buna bağlı dinamik psikoterapi çok çeşitli evrelerden geçerek varlığını etkin bir şekilde sürdüre gelmiştir. Dinamik psikolojinin veya psikanalizin tarihini anlamak için Freud&#8217;un yaşamına bakmak gerekir. Freud, genç bir bilim adamı olarak nörolojiye ilgi duyuyor, beynin sinirsel yapısını anlamaya çalışıyordu. İhtisas alanını bu yönde seçmişti. 1800&#8242;lü yılların son döneminde dünyadaki bilimsel çalışma merkezlerine baktığımızda buralarda Fransa&#8217;nın, Almanya&#8217;nın, Avusturya&#8217;nın ve İngiltere&#8217;nin başı çektiğini görmekteyiz. Özellikle Fransa ve Almanya, tıp tarihi açısından önemli gelişmelere imza atan hekimlerin yetiştirildiği ve çalışmaların yapıldığı yerlerdir. 1800&#8242;lü yılların ikinci yarısında tıpta devrim niteliğinde olan olağanüstü buluşlar peş peşe gelmekte, insan anlayışı değişmekte, hastalıkların tedavisinde birçok yeni keşifler bulunmaktaydı. İnsanın organik yapısı en ince detaylarına kadar incelenip, araştırılıp mikroplar üzerine geliştirilen bir tıp anlayışı ve ona yönelik bir tedavi sürdürülürken, ruhsal yapıyla ilgili çok ciddi bir çalışma gözlemlenememektedir. Bu dönemde her ne kadar akıl hastası mevcut ise de bunlar toplumdan tecrit edilmişti ve ortaçağdan getirilmiş karanlık kültürel etkilerin uzantıları hala etkilerini sürdürmekteydi. Dolayısıyla akıl hastaları cinlenmiş, şeytanın gazabına uğramış ve izah edilemeyen bir grup hastaydı. Bunlar akıl hastanelerinde çok ilkel yöntemlerle tedaviye tabi tutuluyorlardı.</p>
<p align="left">Bir grup bilim adamı, akıl hastalıkları üzerinde çalışmaya başlayıp akıl hastalıklarının da beynin bir bozukluğu olduğu iddiasıyla bilim dünyasında yerlerini aldılar. Akıl hastaları genellikle bir hapishaneyi andıran koğuşlarda zincire vurulmuş bir şekilde gayri insani şartlarda tutuluyorlardı. Çoğu bakımsızlık ve gıdasızlıktan ölüme terkedilmişti. Bazı hastanelerde akıl hastalıklarıyla ilgili bir takım tedavi yöntemleri geliştirilmeye çalışılıyor ama bunlar çok ilkel ve saçma yöntemleri içeriyordu. İşte tam bu dönemde birbirlerinin yaklaşık çağdaşı olan birkaç bilim adamı akıl hastalıklarının ve ruhsal yapının nasıl oluştuğunu ve nasıl çalıştığını kavramak için yoğun çalışmalara girdiler. Birbirlerinin yaklaşık çağdaşı olan bu araştırmacılar arasında Salpetriere  okulunun temsilcisi Jean Martin Charcot, James Braid, Pinel, Alfred Binet gibi bilim adamlarını saymak mümkündür.</p>
<p align="left">Bu dönemin bilimsel anlayışına ve nesnelere yaklaşım tarzına bakacak olursak 1800&#8242;lü yıllarda evreni izah eden ve bilimde birçok uzantısı olan manyetizma teorisi geçerliliğini sürdürmekteydi. Evren animist bir görüşle izah edilmekte, evrenin canlı olduğu ve gezegenlerin birbirine manyetik etkilerle etki ettiği iddia edilmekteydi. Manyetik bir seyyale, gezegenler arasında etkinliğini sürdürdüğü gibi; ayın, güneşin ve dünyanın yerleşimlerine göre de insanlar üzerinde bir etki yaratabilmekteydi. Her bir insanda da evrendeki her nesnede olduğu gibi bir manyetik seyyale mevcuttu. Bu, nesneden nesneye geçebilen, akışkan bir güç idi. Bu, doğrudan gözlemlenemez fakat sonuçları hissedilir bir güç olarak izah edilmekteydi. İşte bu bakış açısından yola çıkan Franz Anton Mesmer  histerik hastaların bu manyetik güçle tedavi edilebileceğini iddia etti.</p>
<p align="left">Organikçi görüşün bilime yeni yeni egemen olmaya başladığı bu dönemde histerik hastalardaki bozuklukların, beynin organik bozukluğu sonucu ortaya çıktığı iddia edilmekteydi. Tam bu sırada manyetik paslarla ve etkilerle histerik hastaları hipnotik transa alan Franz Anton Mesmer, bu hastalardaki arızaları ortadan kaldırarak tedavi ediyordu. Bu olağanüstü bir gelişmeydi. Ayrıca mevcut bilime ters ve karşıydı, dönemin bilim anlayışıyla mantıksal bir bağ kurulamıyordu. Bir bilim adamı olan Franz Anton Mesmer, etkilerini gözlemlediği hipnotik transın bu etkilerinin nasıl oluştuğu ile ilgili zihninde mantıksal bir sebep-sonuç ilişkisi geliştirmeye çalışıyordu. Bu da o dönemin animist görüşüne uygun olan manyetizma teorisiyle mümkün olmuştu. Kendisinde yüksek derecede pozitif manyetik güçler bulunduğuna inanan Mesmer manyetik güçlerinin azaldığına veya ters çalıştığına inandığı hastalarına bu güçlerini aktarıyordu. Hastalar da bu güçlerle şifa buluyordu. O dönemde çok meşhur olan ve ünü bilim dünyasına yayılan Franz Anton Mesmer ile ilgili Fransız bilim akademisi inceleme başlattı. Bu incelemeler sonucunda Mesmer&#8217;in bir şarlatan olduğu şeklinde yargıya varıldı. Mesmer şöhretini kaybedip Fransa&#8217;yı terk etmek zorunda kaldı.<br />
İşte tam bu dönemde histerik hastalar üzerinde çalışma yapan Charcot ve Pierre Janet, hipnotik trans çalışmalarıyla hastalardaki bir takım belirtilerin ortadan kaldırılabildiğini keşfettiler. Histerik  hastalardaki belirtilerin organik bir bozukluğa dayanmadığını, ruhsal bir nedensellik içerdiğini iddia ettiler. Çok ciddi bu iki bilim adamının hipnoza sahip çıkması hipnozla ilgili birçok çalışmanın yapılmasına neden oldu. Jamer Braid, hipnoz ile ilgili çalışmalar yaparak bu konuyu bilim dünyasında açıklığa kavuşturmaya çalıştı. Tam bu sırada Pinel  akıl hastanelerinde hastaların zincirlerini çözdürdü. Onları birer hasta insan olarak kabul edip, onlara insanca muamele edilmesini istedi. Bu da psikiyatri tarihinde devrim niteliğinde yeni bir gelişme idi. Bir taraftan Darwin&#8217;in görüşleri bilim dünyasını etkilemekte, diğer taraftan ruhsal yapı incelenmeye çalışılmaktaydı.</p>
<p align="left">İşte tam bunların ortasında Freud, beyni incelemek üzere nöroloji ihtisasına başlamıştı. Birçok değerli bilim adamıyla iletişim içindeydi. Charcot en çok hayranlık duyduğu adamların başında geliyordu. Histerik  hastalar üzerine yapılan çalışmalarda hipnotik transın etkilerini gözlemleyen Freud, zihninde birçok çağrışımlar buldu. Fark ettiği ilk şey, hastaların trans  süresi boyunca yaşadıkları bir takım olayları ve konuşmaları transtan çıktıktan sonra hatırlayamamalarıydı. Yani insanlar biraz önce yaşadıklarını hatırlamıyorlardı. Bu mümkün olamazdı. Bu insanlara ne oluyordu da hatırlamıyorlardı. İnsanlar gerçekten yaşadıklarını daha sonra hatırlamıyorlardı?! Freud&#8217;un zihninde çakan şimşekler ona, insanın kendisinde, bilinciyle ulaşamayacağı bilindışı bir alanın var olabileceği çağrışımını yaptırdı. Bir anda ilgi alanı nörolojiden psikolojiye ve psikiyatriye döndü. İhtisas alanı olarak psikiyatriye yöneldi. Kuramının ilk kilit taşını koymuştu: İnsanda bilinç dışı denen bir alan vardı ve bu alan insanı etkilemekteydi. İnsanın davranışları, düşünceleri ve duyguları tamamen bilinçli değildi. Bu, inanılması çok zor bir gerçekti. Freud girdiği bu yolda 80 küsur yıllık hayatı boyunca hep devam edecek ve insanın bilinçdışını inceleyen, irdeleyen, onun determinal bağlarını keşfetmeye çalışan bir araştırmacı olacaktı.</p>
<p align="left">Freud bulduğu yeni çalışma alanında büyük bir uğraş içine girdi. Bu uğraşta önce zihinsel yapının veya zihinsel aygıtın nasıl bir şey olduğu ile ilgili tasarımlar kurdu. Bu tasarımlarının geçerli olup olmayacağını hastaları üzerinde hep test etti. Deneme-yanılma yoluyla zihinsel aygıtın parçalarını yakalamaya çalıştı. Yakaladığı ve tanımlayabildiği her parçayı bilim dünyasının önüne koydu. O dönemde çocuk cinselliği üzerine çeşitli çalışmalar da mevcuttu. Haz prensibinin nasıl geliştiğini ve nasıl evrimleştiğini gözlemlemeye ve incelemeye çalıştı. Her keşfettiği yeni bir bulguyu önce kendi zihninde kritik edip daha sonra kamuoyuyla paylaştı. Zihnine güvendiği ve inandığı arkadaşlarıyla devamlı yazışma ve tartışma içine girdi. Görüşlerini onlara aktardı. Bu dönemde birçok değerli bilim adamıyla çalışma fırsatını yakaladı. Ancak çalışmaları ve iddia ettiği fikirleri, mevcut statükocu bilim anlayışı nedeniyle reddedildi. Bilim camiasından ve dolayısıyla üniversiteden uzaklaştırıldı. Çalışmalarını yalnız başına, kendi muayenehanesinde sürdürdü. Bu süreç içerisinde teorik bir alt yapıyı oluşturduğuna inandığından kurumsallaşmaya giderek psikanalizini ilan etti.</p>
<p align="left">Psikanaliz, Freud&#8217;ün insan anlayışını, insanın ruhsal aygıtını, bunun gelişim evrelerini ve bu evrelerde ortaya çıkabilecek nedensellik ilkelerini ve sonuçta patolojilerinin nasıl tedavi edileceğini anlatan geniş bir altyapıyı içermekteydi. Freud, getirmiş olduğu bu sistemle her şeyi yerinden oynatıyor ve sarsıyordu. Tüm kültürel değer yargıları, insanla ilgili bilimsel anlayışlar, ruhsal yapılar, dinî inançlar, ritüeller, cinsellik, her şey karmakarışık olmuştu. Mevcut yapının devamını öngören sistem, Freud&#8217;un bu tezine karşı şiddetli tepkiler üretti. Bu da doğal bir refleksti. Freud, kuramının ayakta kalabilmesi için zaman zaman katı tutumlar takınarak kuramını savunmaya çalıştı. Hem kuramını geliştiriyor hem de kuramını ayakta tutmaya çalışıyordu. Freud&#8217;un etrafında toparlanan bir grup bilim adamı, tarihe damgasını vuracak yeni oluşumları başlatacaklardı. Bir grup dehanın Freud&#8217;la beraber yaptığı bu çalışmalar, insanın bilinmezliğine ışık tutan projektörler gibiydi.</p>
<p align="left">Freud&#8217;un katı tutumu, beraber çalıştığı arkadaşlarıyla bir süre sonra yollarının ayrılmasına neden oldu. Yollarının ayrılmasından öte birbirlerine düşmanca yaklaşan farklı okulların veya ekollerin oluşmasına neden oldu. Freud&#8217;dan ilk ayrılanlar Karl Gustave Jung, Jungyen psikolojiyi kurarken Alfred Adler  bireysel psikolojiyi kurmuştu. Buna rağmen Freud&#8217;dan ayrılan tüm bilim adamlarının ana yapısında dinamik psikoloji anlayışını görmek mümkündür. Daha sonraki yıllarda, Freud öldükten sonra psikanaliz büyük gelişmeler göstermiş; kendi içerisinde evrimini sürdürüp gruplaşırken kendi dışında da birçok yeni dinamik ekolün oluşmasına neden olmuştur. Bu çerçevede ego  psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı, kendilik kuramı gibi yeni dinamik kuramlar geliştirilmiş, modern insanın izah edilemeyen bir takım sorunlarına dinamik kuramın içinde yeni açılımlar getirilmiştir. Bir nevi dinamik kuram zenginleştirilmiş, elastikî hale getirilmiş, katı tutumu yumuşatılmıştır.</p>
<p align="left">2- Klasik Psikanaliz<br />
Freud insanın zihinsel yapısını izah etmeye çalışıp &#8216;İnsanın ruhsal aygıtı&#8217; kuramını geliştirmeyi sürdürüyordu. İnsanı anlamak, insanın ruhsal aygıtının parçalarını kavrayabilmek için yoğun gayret gösteriyordu. Çalışmaları, gözleme ve konuşmaya dayanıyordu. Freud laboratuarda çalışan bir bilim adamı değildi; öncelikle klinisyendi. Yani kendisine müracaat eden hastaları tedavi etmekle yükümlü bir hekimdi. Yalnız başına bir kuram, hastalara hiçbir yarar sağlamazdı. İnsanın ruhsal yapısını, ruhsal aygıtının parçaları ve aralarındaki bağlantıları çok iyi tanımlayabilirsiniz. Bu tanımlamalarınız da doğru olabilir. Ancak bu bilgiler hastaya hiçbir fayda vermez. Freud hastaları ile yaptığı çalışmalarda önceleri hipnotik trans  altında onları konuşturuyor, onların geçmiş yaşantılarına ulaşmaya çalışıyordu. Hastaların, geçmişteki travmatik anıları konuştuklarında ve o günleri tekrar yaşayıp transtan çıktıktan sonra rahatladıklarını gözlemledi. Bazı hastalar hipnoz altında duygusal bir boşalım yaşıyor, ağlama krizleri geçiriyor ve kendiliğinden bir iyilik hali elde ediyorlardı. Freud buna baca temizleme işlevi ismini verdi. Hastalar trans  altında sıkıntılarını ifade edip konuştukça tedavi oluyorlardı.</p>
<p align="left">Bu gözlemlerden yola çıkan Freud, her hekim tarafından her hastaya uygulanabilecek bir yöntem geliştirmeye çalıştı. Çünkü her hasta hipnoza alınamıyordu. Bu da ciddi bir sorun olarak duruyordu. Ayrıca her hastanın hipnotik transa alınması hekim için zahmetli ve zor bir süreçti. Freud çalışmalarının bir evresinde serbest çağrışım yönteminin de aynı sonuçlar doğurabileceğini keşfetti. Ancak hipnotik trans  altında hastaların çok kısa yoldan rahatlaması temin edilirken, serbest çağrışım yöntemiyle bu yol biraz daha uzatılmış oluyordu. İşte bu şekilde bir ihtiyaçtan doğan yeni bir tedavi yöntemi arayışı klasik psikanalizin kapılarını açtı. Freud deneme-yanılma yoluyla hastalarıyla yaşadığı süreci çok dikkatli bir şekilde gözlemledi ve önemli çıkarımlar elde etti. Aktarım, karşı aktarım, katarsis, savunma düzenekleri, bilinç, bilinç öncesi, bilinç dışı rüyalar, rüyaların sembolik anlamı, dil sürçmeleri ve benzerleri, bu süreçte elde ettiği kıymetli materyaller idi. İşte tüm bunları bir araya getirerek dinamik kuramın tedavi yöntemini ortaya koydu. Bunun adı Klasik Psikanalizdi. Klasik psikanalizi anlayabilmek için, onu oluşturan kavramları ve ne işe yaradığını bilmek gerekir. Aşağıdaki bölümlerde klasik psikanalizin ve dinamik kuramın ana yapı taşları açıklanmaya ve nasıl işlev gördükleri izah edilmeye çalışılacaktır.</p>
<p align="left">3- Klasik Psikanalizin Temel Kavramları<br />
Klasik Psikanalizin temel kavramları şüphesiz bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı kavramlarıdır. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi Freud  bir hipnoz seansını seyrettikten sonra çok farklı düşünsel çağrışımlar içine girmişti. Acaba insanoğlunun kendi zihninde, bilincin haberi olmadığı bir bilinç alanı olabilir miydi? Bu mümkün müydü? Bunun mümkün olabileceği varsayımıyla yola çıkan Freud, araştırmalarını bu alan üzerine odakladı. Bu araştırma için biçilmiş bir kaftan mevcuttu: Hipnoz. Bir hekim, gerçek manada zihinsel aygıtın nasıl çalıştığını görmek istiyorsa mutlaka hipnotik trans  çalışmalarına girmesi gerekir. Değilse bilinç ve bilinçdışı kavramlarını hatta savunma düzeneklerini hakkıyla algılayabilmesi oldukça zordur. Freud hipnotik trans  çalışmaları sayesinde ruhsal aygıtın bilinçlilik durumunun üç ana parçadan oluştuğunu tespit etti. Ana kütle bilinçdışı idi. Egomuza, realiteye ve süperegomuza ters bilgi, dürtü, materyal, yaşanmış hadiseler bilinçdışının derin katmanlarında bulunuyordu. Zaman zaman ego, ihtiyaç duyduğunda bu materyale ulaşabiliyor ve bunu bilince ulaştırıyordu. Bilinçli katman ise fark ettiğimiz, hafıza kayıtlarından rahatlıkla çağırabildiğimiz, bildiğimiz şeyleri içeriyordu. Buradaki materyal egoyla uyumlu, süperegoyla ters düşmeyen, realiteye aykırı olmayan bilgileri içermekteydi. Zaman zaman zihnimizde, &#8216;dilimin ucundaydı, şimdi aklımdaydı, şimdi aklıma gelir&#8217; şeklinde izah etmeye çalıştığımız bilgi materyalleri de bilinç öncesinde duran materyaldir. Bilinç öncesi sanki bir gümrük bölgesi gibidir. Bilince çıkıp çıkmamasında henüz karar verilememiş bir takım engelleyici güçlerin etkisi altında bastırılmaya zorlanan, bir taraftan da dürtülerin gücüyle bilince çıkmaya çalışan yapılar olarak isimlendirilebilir.</p>
<p align="left">4- Serbest Çağrışım ve Divan<br />
Bilinçdışına erişimin birçok yolu vardır. Bunlar rüyalar, dil sürçmeleri, hipnotik trans halleri ve serbest çağrışımdır. Freud  bilinçdışının varlığını ve gerçekliğini, izlemiş olduğu bir hipnotik trans çalışmasından sonra keşfetmiştir. Bir nörolog olarak hayatına yön verip nöroloji biliminde ilerlemeyi amaçlarken, izlemiş olduğu bir hipnotik trans vesilesiyle insanın ruhsal yapısına yönelmiştir. Charcot, Bernheim, Liebeault  gibi zamanın meşhur nöropsikiyatristleri hipnozu çeşitli boyutlarda inceleyip araştırıyorlardı. Freud hipnozu tanıdıktan ve hipnoz yapmayı öğrendikten sonra nevrotik hastalar üzerinde bir dizi çalışmalar gerçekleştirdi. Bu çalışmalar esnasında hipnotik trans altına alınan hastalarda, bilinçdışındaki bir takım materyalin bilince çıktığı ve hastanın bunları hekimine anlattığını tespit etmişti. Hastalar, transtan çıktıktan sonra bu bilgileri hatırlayamamakta ve bilmemektedirler. Bazı hastaların bilinç dışındaki bir takım anılarını tekrar yaşattığında ve travmatik bu anıları bilince ulaştırdığında onların bir takım şikâyetlerinin geçtiğini tespit etmiştir. Araştırmalarını derinleştiren Freud hipnotik trans çalışmaları sayesinde insanın iç dünyasında, bilinci ile ulaşamayacağı farklı bir ruhsal alanın varlığını keşfetmiştir. Bu, bilinçdışıdır. Ruhsal yapının parçalarının aydınlatılabilmesi için bu keşif, devrim niteliğinde müthiş bir buluş olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p align="left">Freud, uzunca bir süre bilinçdışı ile bilincin ilişkisini incelemiş, aradaki bağlantıların sebep-sonuç ilişkilerini ortaya koymaya çalışmıştır. Dinamik kuramı bu çalışmalar sayesinde kuran Freud, hipnozu hastalarının tedavisinde de çok yoğun olarak kullanmıştır. Ancak her hastanın hipnotik transa girememesi, hipnozun genel popülasyonda uygulanamaması ve bazı bireylerce sakıncalı bulunması, bu yöntemin kullanılabilirliğini azaltmıştır. Freud, hipnoz sayesinde oluşturduğu dinamik kuramını, her hekim tarafından herkese uygulanabilir hale getirmeye ve hastalarının bilinç dışına doğrudan ulaşabilmenin başka yollarını araştırmaya çalışmıştır. Amacı, dinamik kuramı evrensel olarak uygulanabilir hale getirmektir. Hastalarıyla doğal bir ortamda sohbet ederken zaman zaman hastalarının konuşmalarının içeriğinde, konunun özüyle ilintili olmayan bir takım fikirlerin veya düşüncelerin ifade edildiğini görmüştür. Freud bunların üzerine odaklandığında, bu anlamsız düşünce uçuşmasının arka planının özel bir anlam içerdiğini fark etmiştir. Buradan yola çıkan Freud insanın amaçsız bir şekilde, rasgele konuşmasını sürdürdüğü takdirde, bilinçdışındaki bir takım bilgi veya materyalin bilince ulaştığını keşfetmiştir. Bu, her bireyde veya her insanda rahatlıkla oluşturulabilecek bir süreçtir. Daha sonra bu keşfinin üzerine, insanın bilinçdışına erişebilmesini kolaylaştırabilmek için serbest çağrışım (free association) ismini verdiği yöntemi uygulamaya koymuştur.<br />
Bu yönteme göre, bilinçdışında deşarj olmaya çalışan ve bilince ulaşmaya gayret eden bilgiler varken diğer tarafta bunları tehlikeli addeden engelleyici güçler vardır. Normal zamanlarda egonun engelleyici güçleri sayesinde, bilinç dışına erişmeye çalışan dürtülerin deşarj olmasının önüne geçilir. Ancak amaçlı düşüncenin terk edildiği, düşüncenin herhangi bir şeye odaklanmadığı ve mümkün olduğu kadar iradenin devre dışı bırakıldığı bir rastgele konuşma sisteminde serbest çağrışım ortaya çıkmaktadır. Birey bir nevi kendi kendine beyin fırtınası yapmaktadır ve bunu da seslendirmektedir. Amaçsız, hedefsiz, rasgele fikirlerin ve düşüncelerin dansına izin vermek ve bunları dile getirmek, ilginç gelişmelere ve sonuçlara neden olmaktadır. Rahatlayan ego  güçleri, bir nevi teyakkuz durumundan vazgeçerek kendini beyin fırtınası sürecine bırakmaktadır. Tam bu esnada, bilinçdışında bir an önce ifade edilmeye çalışılan düşünceler ve dürtüler, flashbackler halinde bilince ulaşmaktadır. Bilince ulaşan bu materyal hemen peşinden zincirleme bir reaksiyon doğurmakta; birçok anının, travmanın, yaşantının, hissedişin ve duygulanımın su yüzüne çıkmasına neden olmaktadır. Bu fark ediş, zaman zaman kuru bir bilgi gibi ortaya çıkabilmekte, zaman zaman da duygusal bağlamda, duygu yüklü olarak karşımıza gelebilmektedir. Duygu yükü ile birlikte bilince ulaşan anılar veya çağrışımlar kişide şiddetli duygusal reaksiyonlara neden olabilmektedir.</p>
<p align="left">Serbest çağrışım nasıl yapılmalıdır? Serbest çağrışımın yapılabilmesi için kişinin içsel ve dışsal uyaranlardan mümkün olduğu kadar uzak tutulması gerekir. Nötr bir ortamda duyularımızı aşırı rahatsız etmeyen çevre şartlarında, rahat bir koltuk veya divanda, hekimin görünmediği bir oturuş pozisyonunda yapılmaktadır. Bunların hepsi kişinin kontrollü, irade merkezli, dikkati çeken düşünce sisteminden uzaklaştırmaya yönelik tedbirlerdir. Aslında bu durum, hipnotik transa alınacak bir hastanın transını kolaylaştıran faktörlerin aynısı gibidir. İçsel ve dışsal uyaranların minimuma indirildiği, ritmik bir stimilusun ritmik bir şekilde süjeye ulaştırabildiği bir ortamda hipnotik transı oluşturmak çok kolaydır. Aynı ortamda bireyin serbest çağrışım yapabilmesi de o oranda kolaylaşmaktadır. Serbest çağrışımın nasıl yapıldığını anlayabilmek için normal bir zamanda bir insanın düşünce içeriğini şekillendiren faktörlerin neler olduğunu bilmemiz gerekir. Normal bir düşünce sürecinde; a- Kişi, iradesiyle düşünmek istediği amaçlı bir düşünceyi zihnine getirir ve o amaca yönelik olarak gayret gösterip, dikkatini odaklayarak o düşünce üzerinde yoğunlaşır. b- Bu düşünce ile uğraşırken vücudunun içinden gelen biyolojik ve ruhsal uyaranlar, bu düşüncenin şekline ve gelişimine etki eder. c- Kişi, amaçlı düşünceyi sürdürürken dışarıdan gelen duyuların etkisiyle bu düşünce süreci etkilenerek onlarla ilintili farklı düşünce süreçlerine girebilir. d- Amaçlı düşünceyi sürdürürken amaca hizmet etmeyen, konuyla ilintisiz düşünceleri ve çağrışımları da aktif olarak irade gücüyle bastırmak durumundadır. e- Düşünce sürecini etkileyen tüm bu faktörlerin ötesinde, iradenin kontrolü dışında deşarj olmaya çalışan düşünce veya düşünce türevleri söz konusudur.</p>
<p align="left">Serbest çağrışım, yukarıda bahsedilen bir düşüncenin oluşumundaki öğelerin ilk dördünü saf dışı bırakarak, beşinci öğedeki bilinçdışı  olarak engellenilmeye çalışılan düşüncelerin, düşünce türevlerinin veya dürtülerin bilince ulaşmasını sağlamaya çalışır. İlk dört faktör saf dışı bırakıldıkça, bilince çıkmak için fırsat kollayan dürtü  ve dürtü türevleri kendilerini ifade etmek için uygun bir zemin bulurlar. Kendilerini ifade ettiklerinde ise üzerlerine yükledikleri libidinal  enerjiyi deşarj ettirmiş, bilinçdışındaki basıncı hafifletmiş olurlar. Bilinçdışındaki basınç hafifleyince şikâyet olarak karşımıza gelen birçok semptomun veya belirtinin, kendiliğinden ortadan kalktığını tespit etmek mümkündür.</p>
<p align="left">Serbest çağrışım, dinamik psiko-patolojik anlayışın bütünsel yaklaşımında bir anlam ifade etmektedir. Ruhsal rahatsızlıkların oluşum mekanizmalarını ve süreçlerini dinamik bir anlayışla izah eden bu yapı, tedavide de aynı mantıksal kurgu üzerine oturmaktadır. Bu anlayışa göre bilinçdışında tutulan ve/veya bilinçdışına itilen dürtüler, kendilerine tatmin yolu bulamadıklarında alternatif çıkış yolu ararlar. Bunlar patolojk savunma düzenekleridir. Bunun sebebi dinamik sürecin gelişim aşamalarındaki tıkanıklıklar, hatalar veya patolojiler olabilmektedir. Bu nedenlere bağlı olarak bireyin sağlıklı bir egosu gelişemediğinden, olaylarla yüzleşebilme kapasitesi de düşük kalmaktadır. Egoyu güçlendirici, bilinçdışındaki materyalle yüzleşmesini temin edici ve bilinçdışındaki deşarj olmaya çalışan dürtüleri tanımaya imkân verici bir yaklaşım tarzı dinamik anlayışa göre iyileştirici bir etki gösterir. Geçmişteki zayıf bir ego  nedeniyle savunmasız durumdaki birey, bir takım stratejilerle kendini korumaya çalışmıştır. Bu arada belki de bireyin egosu gelişmiş, palazlanmış ve tüm bu travmatik anılara veya dürtü  bombardımanına karşı kendini savunabilecek güçtedir. Ancak bunu sorgulama ve kendi konumunu objektif olarak tayin etme imkânından mahrum olduğundan, çocukluk döneminden alışılagelmiş savunma düzenekleri ve dürtü  kontrolü sistemleri aynen uygulanmaktadır. Belki de hiçbir şeye gerek kalmadan bu dürtülerin bilince çıkarılması ve ego ile yüzleştirilmesi, onların etkinliklerini ortadan kaldırmaya yeterli olabilmektedir.</p>
<p align="left">Benzer şekilde bilişsel yaklaşım tarzına göre, çocuğun bebeklik döneminde travmatik anılara karşı kendini koruyabilmesi için kaçınma ve kızgınlık reaksiyonlarından başka elinde kendini koruyucu mekanizmaları yoktur. Ebeveynleri veya çevresi tarafından çeşitli şekillerde aşağılanan, değersizleştirilen, utandırılan, dışlanan, suçlanan bir çocuk kendini savunmak için o günkü becerileriyle bir takım telafi edici stratejiler geliştirmektedir. Bilişsel teoriye göre vaka formülasyonu yapılırken, Bugünkü problemin kaynağı olarak insan ilişkileri bağlamında o şahsın çocukluğundaki yetersiz telafi edici stratejileri üzerini yoğunlaşılmaktadır. Hâlbuki bugünkü birey, o günkü çocuk değildir. Daha donanımlı, daha yeterli, daha güçlü bir konumdadır. Bu konumda hala çok daha değişik stratejilerle kimliğini ve kişiliğini koruyup kendini ifade etme imkânı veren çocukluk döneminin basit stratejileriyle kendini korumaya çalışmaktadır. Çocukluk döneminde ailesine küsüp giden, kızdığı zaman duvarı yumruklayan, alay edildiğinde utanarak, kızararak tepki veren bir yapı, gelişkinlik döneminde benzer ortam ve durumlarla karşılaştığında aynı cevaplarla kendini korumaya çalışmaktadır. Bilişsel tedavi stratejisi bu ilişkinin üzerine odaklanarak, imajinasyon çalışmalarıyla bireyin, bugünkü güçlü halini fark edip yeni stratejiler geliştirmesine yardımcı olabilmektedir. Bu bağlamda bakıldığında serbest çağrışım yönteminin getirdiği faydalarla, bilişsel yapının kontrollü imajinatif çalışmaları aynı kaynaktan çıkıp aynı etkiyi yaratan benzer uygulamalar olarak görülmektedir.</p>
<p align="left">Serbest çağrışımda geçmişte yaşanmış travmatik bir anının canlandırılarak etkisinin ortadan kaldırılması, göreceli olarak daha kolay iken ruhsal gelişim evrelerindeki bir takım tıkanıklıkların halledilmesi o kadar kolay değildir. Pre-ödipal  ve ödipal dönemdeki ruhsal tıkanıklıklar veya sapmalar, serbest çağrışımda bir süreç olarak karşımıza çıkar. Bu durumda egonun kısa süreli değişimlerinden ve alternatif telafi edici, sağlıklı stratejiler geliştirmesinden bahsetmek mümkün değildir. Bu süreç, dinamik terapinin ana yapısıdır. Bu yapının bilişsel ve davranışçı ekollerde tam karşılığını bulmak mümkün değildir. Burada ne olmaktadır? Serbest çağrışım sürecinin mecrasına girmiş, değişmeyen bir ortamda kendini ifade etme imkânı bulmuş olan birey, doktorun şahsında bir boş ekran yaratır. Doktor olabildiğince tarafsız, olabildiğince gerçeklikten uzak, olabildiğince nötr ve sadece boş bir ekran durumundadır. Bunun sağlanabildiği ortamda birey, o ekranın üzerinde bir oyun sahneler. Bu oyunun her türlü versiyonu, yargılanmaktan, utandırılmaktan, aşağılanmaktan veya suçlanmaktan uzak bir şekilde doktorun şahsı üzerinde oynanmaya başlar. Bu, hem rüyalarda hem de serbest çağrışımlarda yavaş yavaş etkisini göstermeye başlar. Burada sanki ilk nesne ilişkilerinde ebeveyn ile kurulan ilk insan ilişkisi, tekrardan doktorun şahsında ele alınmaktadır. Aynı hatalı sürecin tekrarlanması beklenirken, doktorun olaya yorumlarla ve farklı zihinsel yaklaşımlarla müdahale etmesi sonucunda hastada iç görü gelişerek farklı bir model uygulama sürecine girilir.</p>
<p align="left">Birey, o güne kadar anne-baba ile kurmuş olduğu nesne ilişkilerinin hatalı versiyonlarını, tüm nesnelerle mütemadiyen tekrar eden patolojik yapıyı, bu aynı süreci doktorla ilişkisinin içine de sokmaya çalışır. Dış dünyada patolojik ilişkilerinin farkında olmadan bu yapıyı devam ettiren bir bireyin, dış dünyanın kendisini iyileştirici ve farkındalık düzeyini artırıcı yorumları olmaması nedeniyle patolojik kişilik örgütlenmesi ve hatalı nesne ilişkileri pekişerek devam eder. İşte doktorun görevi, şimdiye kadar tüm nesne ilişkilerinde patolojik örgütlenme sistemini uygulaya gelen bu yapıya &#8216;dur&#8217; diyebilmesidir. Her şey sil baştan ele alınır. Birey sanki iki-üç yaşına, bazen dörtbeş yaşına giderek anne-babasıyla kurmuş olduğu ilk model ilişkisini doktoruyla kurar. Kurulan bu ilişkide doktor, yorumları sayesinde kişinin, hatalı olan örgütlenme zincirinin ayırdına varmasını sağlar. Bunu bazen susarak, bazen yorumlayarak, bazen konuşarak temin eder. Hasta o güne kadarki ilişkilerinde karşı taraftan hep patolojisini besleyecek cevaplar almışken, bu kez hekimden farklı cevaplar gelmekte ve zihninde farklı modeller oluşmaktadır. Bu yeni ve sağlıklı modelin içselleştirilmesi, etkin kılınması ve içyapıya sindirilmesiyle birlikte terapi süreci bitmiş olur. Serbest çağrışım sürecinde bütün bu aşamaların zincirini görmek mümkündür.</p>
<p align="left">Serbest çağrışım ve divan, klasik psikanalizde uygulama alanı bulan bir tedavi yöntemidir. Dinamik kurama sahip çıkan son dönem analistleri ve yeni dinamik ekoller (nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi, benlik psikolojisi ve diğerleri) serbest çağrışım yönteminden vazgeçmiş, hastalarını divana oturtmak yerine karşılarına almış, karşılıklı görüşmeler şeklinde tedavi süreçlerini belirlemişlerdir. Bu tedavi süreçleri, serbest çağrışım ve divanı barındırmadığı halde dinamik yapının psiko-patolojik  anlayışını çoğunlukla benimsemiş ve tedavi stratejilerini bunların üzerine bina etmişlerdir. Bu farklı dinamik ekollerde, yorum, aktarım, karşı aktarım, direnç ve dirençlerin çözümlenmesi de aynı şekilde etkinliğini tedavi süreçlerinde korumaktadırlar.</p>
<p>5- Aktarım ve Karşı Aktarım<br />
Grup terapisi çalışması yaptığımız bir günde gruba davet ettiğimiz yeni bir üye, grup seansına geç katıldı. Bu yeni grup üyemizi grubun içine aldıktan sonra, hiçbir tanışma merasimi yapmadan bu üye ile ilgili çalışmaya başladık. Yeni gelen bu üyemiz hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayan diğer grup üyeleri, bu yeni üye hakkında yoruma davet edildi. Onlardan, görüntüsel yapısı ile bu üyenin kendilerine hissettirdiği duyguları, hiçbir sansüre tabi tutmadan diğer üyelerle paylaşması istendi. İlk defa görülen bir şahıs hakkında insanların fikir yürütmeleri oldukça ilginçtir. Grup üyelerimiz, gruba yeni katılan ve hakkında hiçbir şey bilmedikleri bu yeni üyenin kendilerine hissettirdiği duyguları, çağrıştırdığı düşünce ve anıları ifade ettiler. Herkes gelen şahıs ile ilgili birbirinden ilginç ve farklı yorumlar yapmaktaydı. Yorumlardan bir tanesi oldukça ilginçti. Bu üyemize, gelen yeni üyemiz ile ilgili olarak ne hissettiği sorulduğunda özetle şöyle cevap verdi: &#8220;Dış kapı açılıp bu arkadaş salona girdiğinde, onu görür görmez içimde büyük bir hınç ve öfke kabardı. Tanımadığım bu şahsa karşı çok büyük bir kızgınlık hissettim. Sebebini önce anlayamadığım bu duygularıma biraz daha yaklaşınca, kızgınlığımın gerçekte o şahsa değil ağabeyime karşı olduğunu fark ettim. Neden diye kendime sorduğumda ise; gelen şahıs kış günü tertiplenen bir grup terapisine katılmıştı. Salona girdiğinde kulaklarını da örten püsküllü bir berenin başına geçirilmiş olduğu, kalın bir paltonun ve altındaki boyun atkısının boğazı tamamen kapatmış olduğu bir şekilde salona girmişti. Kafasına taktığı bere, benim ağabeyimin takış stili ve benzeri idi. Ağabeyime karşı büyük bir kızgınlık ve öfke duyuyordum. Bir erkek ve bir kızdan oluşan kardeşlerimden erkek olan ağabeyim, çok başarılı bir tahsil hayatından sonra üniversiteyi bitirdiği halde çalışma hayatına atılmamış, sabahtan akşama kadar evde oturur bir vaziyette idi. Ailenin tüm ikaz ve zorlamalarına rağmen akşama kadar evde oturuyor, başına geçirdiği bir bere, giydiği bir palto ile yatağın içine giriyor, yataktan dışarı çıkmıyor, saatlerce çekirdek çıtlatıyordu. Bu arada benimle alay ediyor ve dalga geçiyordu. Ağabeyimin bu durumuna çok üzülüyor, çok büyük bir potansiyel sahibi olduğunu bildiğim ağabeyimin bu şekilde kendisini heder etmesine anlam veremiyor ve öfkeye kapılıyordum. İşte grup terapisine gelen yeni misafirimiz, sanki yabancı biri değil ağabeyimdi. Misafirin beresi ile kurulan irtibat ile ağabeyime hissettiğim tüm duygular bu şahsa karşı hissedilmişti. Hissettiğim duyguların hiç bir objektif tarafı ve kanıtı yoktu; çünkü bu insanı ilk defa burada görüyordum, nasıl bir insan olduğunu bilmiyordum�&#8221;<br />
Daha sonra bu yorumları dinleyen yeni üyemiz tanımadığı grup üyeleri hakkında hissettiği duyguları onlara ifade etti. Kendisi hakkında negatif yorum yapan grup üyelerine karşı negatif ağırlıklı bir yorumlama, kendisine pozitif duygularla yaklaşan diğer grup üyelerine ise pozitif yorumlarla dolu duygu ve düşüncelerini dile getirdi.<br />
Burada ne olmuştu? Burada tam bir aktarım söz konusudur. Aktarıma karşı da, karşı aktarım gelişmiştir. Aktarım, ilk nesne ilişkileri döneminde anne veya bakıcılarla yaşanan ikili ilişkilerin, daha sonraki hayatımızda çeşitli insanlar üzerinde aynı bağlamda yaşantılanmasıyla ilişkili olarak kullanılan teknik bir terimdir. Duygularımızı aktardığımız bireyin bize karşı hissettiği duygular ise karşı aktarım olarak nitelendirilir. Aktarım ve karşı aktarım yine çok çeşitli bağlam ve perspektiften ele alınabilir. Çoğul faktörlerle de izah edilebilir. Biz burada öncelikle bir psiko-terapötik süreç içerisinde yer alan hekim ile hasta arasında, hekim ile danışan arasında, hekim ile analizan arasındaki aktarım ve karşı aktarımı ele alacağız. Ardından aktarım ve karşı aktarımı, bir bireyin günlük hayatında diğer insanlara karşı içsel çatışmalarını yansıtması anlamında ele almaya çalışacağız. Daha da ötesinde aktarımın kurumlara, eşyaya, soyut kavramlara ve sanatsal faaliyetlere kadar değişebilen türlerinden de bahsetmeye çalışacağız.<br />
Aktarım ve karşı aktarım terimi, psikoterapi literatürüne daha çok Freud ve takipçileri tarafından sokulmuştur. Bu manada klasik psikanalitik tedavinin başarıya ulaşabilmesi için aktarımın ortaya çıkarılabilmesi gerekir. Aktarım klasik psikanalitik ve çoğu dinamik kuramının temel tedavi eksenidir. Aktarım oluşmadan bir tedaviden bahsetmek mümkün değildir. Bir takım şikâyetlerle analize başvuran bir birey, ilk nesne ilişkilerinden oluşturduğu duygularını analiste yönlendirir. Bu duygulardan yola çıkan analits de yorumlar yaparak analizanın iç görü geliştirmesini, duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını tanımasını sağlar. Bu tanıma sayesinde bireyde farklılaşma ve iyileşmeler ortaya çıkar. Bunların oluşabilmesi için bir terapötik çerçevenin meydana getirilmesi gerekir.<br />
Klasik dinamik kurama göre aktarımın rahat bir şekilde dirençsiz ve kısa bir sürede oluşabilmesi için analistin yerine getirmesi gereken birçok sorumluluğu vardır. Analist, muayenehanesinin düzenlenmesinden analizan ile olan her türlü ilişkisinin boyutuna kadar en ince ayrıntıya dikkat etmelidir. Böyle bir uygulamanın nedeni analist ve analistin çalıştığı çalışma ortamının analizana farklı çağrışımlar yaptırmayacak nötralitede olması ve analiz süreci boyunca da hiç değişmemesi gereğidir. Analistin görevi, mümkün olduğu kadar boş bir ekran halini muhafaza etmektir. Analistin hiçbir fikri, düşüncesi, davranışı, tutumu, inancı, kanaati ve değer yargısı bu süreci engelleyecek şekilde olmamalı, bilakis analizanın tüm düşünce, dürtü  ve duygularını rahatlıkla ifade edebileceği bir serbest alan yaratılmalıdır. Onun için çalışılan mekân ve mekâna konan objeler, olabildiğince nötr olmalı, analistin bireysel kimliğini, inanç ve değer yargılarını yansıtmaktan uzak bulunmalıdır.<br />
Freud kendisine müracaat eden hastalarının sıkıntılarını dinlerken kendi yüz ifadesinden onların etkilendiğini, duygu ve düşüncelerini sansüre tabi tuttuklarını ve deforme ettiklerini gözlemlemiştir. Bunun üzerine hastalarıyla yüz yüze görüşmek yerine onları, kendisini göremeyecekleri bir pozisyonda oturtmuş ve serbest çağrışıma davet etmiştir. Önceleri kuşku ile divana uzanan hastalar, bu kuşkularından arındıktan sonra hekimi bir boş ekran olarak algılamakta, yargılanmayacağına emin olduktan ve bir süperego  konumuna düşürülmediğini gördükten sonra analiste karşı daha açık ve konuşabilir hale gelmişlerdir. Analist bu durumda nesnel, bireysel kimliğinden sıyrılmakta ve artık boş bir ekran halini alabilmektedir. İşte bu boş ekran üzerinden kişinin aktarımı gerçekleşecektir. Analiste karşı bir takım duygular, düşünceler ve davranışlar ortaya çıkacaktır. Bunların hepsi, bireyin kendi geçmişinden tanıdığı aktarım malzemelerinin boş ekran olarak duran analiste yansıtılmasından başka bir şey değildir. Aktarım başlamıştır ve analiste karşı bir fantezi veya bir fantezik hikâye hayata konmaya çalışılmıştır. Sanki bu, bir tiyatro oyunu veya sahnelenen bir orta oyunudur. Analist olanı biteni izlemekte, kendi hakkında yapılan olumlu veya olumsuz tüm aktarımları değerlendirmekte, bunların arkasındaki hikâyeyi veya formülasyonu çözmeye çalışmaktadır. Kendisi üzerinden işlenen bu hikâyeyi veya formülasyonu zihninde çözdükten sonra hastanın değişimini yaratacak olan yorumlara girişme sürecine başlayabilir. Yorum, hastanın yaşadığı aktarım sürecinde, gerçeklere çok yaklaştığı bir anda hekimin son bir darbe ile kişinin farkındalığının artırıldığı çalışmalara verilen isimdir. Yorum, iç görüyü ve tedaviyi gerçekleştirir.<br />
Boş bir ekran olarak ortaya çıkan analist veya hekim, hastanın olumlu aktarım nesnesi olabileceği gibi olumsuz aktarım nesnesi de olabilir. Analizan öncelikle anne, ardından ödipal  üçgendeki kişilerle ilişkiler ağına göre nesne ilişkilerini hekimine veya analistine yansıtacaktır. Yansıtmanın içeriğine göre bu yansıtma ya pre-ödipal  özellikler ya da ödipal özellikler taşıyacaktır. Pre-ödipal ve ödipal yansıtmanın içeriğinde ya olumlu ya da olumsuz bir aktarım süreci devreye girecektir. İlk nesne ilişkilerindeki anne veya baba ile yaşanan olumlu duygusal yapılanma sanki bir regresyon  (gerileme) gibi analistin veya hekimin şahsında tekrar canlanacaktır. Bu durumda analist idealize edilecek, yüceltilecek ve bir aşk objesi halini alacaktır. O her şeyin üzerindedir, o bağlanılan nesnedir, o vazgeçilemeyecek olandır. Bir bebeğin annesi ile kaynaşma özlemi gibi analizan da analisti ile kaynaşmak ve iç içe geçmek ister. Analistinden de aynı şekilde karşılık bekler. Böyle bir karşılığı alamayınca da ağır hayal kırıklıkları ve früstrasyon yaşar. Analist bu dönemi çok iyi idare edip hastayı ilerletmelidir. Eğer bunu başaramazsa ağır früstrasyonlara bağlı intihara kadar gidebilecek bir süreci tetiklemiş olabilir.<br />
Olumsuz aktarımda ise nesne ilişkileri bağlamında ilk nesnelerle kurulan negatif duygulanmaların veya kötü kendilik ve nesne ilişkilerinin bu boş ekranda canlanması söz konusudur. Analist veya hekim çok kötü, kaba, adî, vahşi ve zalimdir. Birey buna inanmaktadır. Fakat bireyin egosunun bir tarafı, terapiyi devam ettirmekte ve süreci tamamlamaya çalışmaktadır. Olumsuz aktarımın yoğunlaştığı durumlarda hekime karşı saldırganca tavırlar kendini çok çeşitli boyutlarda ortaya koyabilir.<br />
Olumlu veya olumsuz aktarımlarda aktarımın şiddet derecesi, basit bir rüya içeriği ile kendini ifade edebileceği gibi analiste karşı ilan-ı aşk etmekten, cinsel birlikteliği arzulamaktan, onu öldürmeye kadar varabilecek geniş bir spektrumda yer alabilir. Özellikle tehlikeli aktarımlar olumlu ve olumsuz anlamda pre-ödipal  dönemlerden kaynak alan aktarımlardır. Dinamik yapı içerisinde karşı aktarım, farklı bir bağlamda ele alınmaktadır. Her analist, analizden geçmelidir. Kendi içindeki problemlerini, çatışmalarını ve nesne ilişkilerinin ne olduğunu kavrayabilme yeteneğini haiz olmalıdır. Kendini analizden geçirmeyen ve kendi iç dünyasının farkına varamayan bir analist, tedavi süreçlerinde çok ciddi hatalar yapabilir. Bunun da nedeni karşıya aktarımdır. Nesne ilişkileri bağlamında kendi bireysel patolojilerini bilmeyen, kendi düşünce, duygu ve davranışlarını mutlak doğrular olarak kabul eden bir analist, analizanı ile girdiği terapötik süreçte analizana karşı bir takım duygu, düşünce ve dürtüler hissedecektir. Bunlar analizanın kendinde çağrıştırdığı aktarım duyuları mıdır, yoksa kendi içindeki patolojik bir yapılandırmanın sonunda karşı tarafa yüklediği bir anlam etkisiyle ortaya çıkan karşı aktarım duyguları mıdır? Analist bunun ayrımını yapabilmeli, kendi aktarım duygularını kontrol edebilmeli ve karşı tarafın kendine hissettirdiği aktarım duygularından yola çıkarak da analizanı analize tabi tutup, yorumlarla onu şifaya kavuşturabilmelidir.<br />
Dinamik teoriye göre bütün rahatsızlıkların kaynağı, pre-ödipal ve ödipal  dönemdeki anne ve ebeveynlerle ilişkili nesne ilişkileri sürecinin hatalı yapılandırılmasından kaynaklanmaktadır. Ana kalıp, ana kurgu, ana model hatalı olduğu için daha sonraki tüm ilişkilerde bu hatalı modelin biteviye tekrarını görmek mümkündür. Birey, bitmek tükenmek bilmeyen bir çaba ile sıkıntılarından arınmaya çalışmakta ama modeli değiştirmek gibi bir iç görüsü olmadığından aynı hataya her seferinde tekraren düşmektedir. Bunun tek istisnası terapi sürecinde hekimin şahsında yaşanan &#8216;turn over&#8217; olayıdır. Burada aynı patolojiyi hekimin şahsında tekrar yaşayan birey, hekimden bu sürecin devamını sağlayan patolojik yanıtlar ve davranışlar beklerken hekim bu sürecin yanlışlığını idrak ettirmeye çalışmaktadır. Yani analistten doğru cevaplar, doğru yorumlar ve doğru şablonlar çıkmaktadır. Hayatında ilk defa bir master kalıp değiştirilmekte ve yeni bir nesne ilişkileri kalıbı oluşmaktadır. Bu, bütün modelleri değiştiren, bütün nesne ilişkilerini yeni bir bağlama oturtan yeni bir yapılandırma sürecidir. Hekimin şahsında idealize edilen, yüceltilen veya aşağılanan, cezalandırılan ilişkiler, normal bir seyre ve kıvama büründürüldüğü gün tedavi süreci de tamamlanmış demektir. Hekimin şahsı ile ilişkili olarak başlayan bu iyileşme halinin, bu tedavi süreci boyunca da dalga dalga tüm nesne ilişkilerine yansıdığını gözlemlemek oldukça ilginçtir.<br />
Analitik bir süreçte aktarımın önü açılırsa ve hekim buna izin verirse aktarımın nerede duracağını tayin etmek oldukça zordur. Aktarım ödipal  dönemin ödipal üçgeninin tekrarlanmasıyla ilintili bir yapıda ortaya çıkabildiği gibi içinde ağır psikotik özellikler barındıran pre-ödipal bir aktarım düzeyine de inebilir. Bu durumda analizanın yönetilmesi ve terapinin sürdürülmesi oldukça büyük zorluklar arz edip büyük ustalıklar gerektirir. Hasta dağılmış bir haldedir ve hekim ile birlikte tekrar toparlanması gerekir. Pre-ödipal kaynaklı bu tip aktarımlarda tedavinin oluşabilmesi için de bu derinliğe inilmesi gereklidir. Nevrotik veya ödipal düzeydeki bir sorunun çözümlenmesi için ödipal döneme yapılan regresyon  ve ödipal düzeydeki bir aktarım, patolojinin düzeltilebilmesi için yeterli sayılmaktadır.<br />
Dinamik terapi süreci içerisinde aktarım özellikle istenen, indüklenen (tahrik edilen) ve oluşması için zemin hazırlanan, oluşturulduktan sonra da takip edilen en önemli tedavi aracıdır. Aktarımda ego  bir nevi devre dışıdır. Duygular ön plandadır ve duyguların üzerinden analiz sürdürülür.<br />
Aktarım sadece klasik analitik terapide değil her türlü insan ilişkisinde, özellikle psiko-terapik süreçlerin tamamında ortaya çıkabilen bir durumdur. İster davranışçı, ister bilişsel, ister varoluşçu, ister iç görü yönelimli olsun dinamik terapilerin hepsinde aktarım ortaya çıkabilmektedir. Aktarımın gelişim ve oluşum şeklini bilen bir terapist hangi tedavi tekniğini uyguluyor olursa olsun hastasını tedavi ve motive etmek istiyorsa, hastanın kendisine yönlendirdiği aktarımın ne olduğunu çok iyi çözümlemelidir. Negatif aktarımlarla dolu bir hastada en mükemmel davranışçı, bilişsel veya diğer tedavi tekniklerini uygulayan terapist başarılı olamaz. Çünkü daha çok ego  güçlerine dayanan, rasyonel hareketi temel almış olan bu tedavi teknik ve stratejileri negatif aktarım sebebiyle hastanın gözünde inandırıcılığını yitirmekte, direnç mekanizmalarını oluşturmakta, hastanın tedaviye işbirliğinin önünde çok ciddi bir engel olarak durmaktadır. Davranışçı bilişsel veya diğer dinamik terapileri uygulayan terapistler, hastanın pozitif ve negatif aktarımlarına karşı uyanık olmalı, onları kısmen analiz etseler de tedaviyi kendi tedavi teknikleri üzerinden götürmelidirler. Pozitif aktarımın geliştiği durumlarda terapinin daha etkin kılınabilmesi için, hastalar pozitif aktarımdan yararlanılarak motive edilebilir ve hedeflere kilitlenebilirler. Bu tip tedavi stratejileriyle tedavide başarılı olunamayan hasta grubu, analiste sevk edilebilir.<br />
İç görü yönelimli dinamik bir psikoterapi yöntemini yürütürken ya da bütüncül tedavi uygulamasını sürdürürken bazı hastalarımızda çok yoğun aktarım nevrozuyla karşı karşıya kalmaktayız. Bu hastalarımızın aktarım durumlarını ele almadan tedavi süreçlerinde ilerleme kaydetmek oldukça zor olmaktadır. Gürültülü bir şekilde ortaya çıkan bir aktarım tablosu karşısında terapist şaşkınlığa düşmemeli ve soğukkanlılığını muhafaza etmelidir. Hastanın kendisine yönlendirmiş olduğu pozitif aktarıma karşı uyanık olmalı ve kendi konumunu kaybetmemelidir. Bu tip bir aktarımda hasta hekimini çok yüceltebilir. Onunla kaynaşma içine girebilir. Hekim, kendisini mutlu eden böyle bir aktarım karşısında sarhoşluğa kapılmamalı, kendi objektif konumunu muhafaza etmelidir. Özellikle borderline  hastaların aktarım türlerinde pozitif ve negatif aktarımlar peş peşe gelebilmektedir. Bir seans sizi ilahlaştıran ve yücelten ve size dünyanın en büyük terapisti ve insanı unvanını layık gören hastamız bir başka seansta sizi rahatlıkla cehennemin dibine gönderebilmektedir. Bunlar, hastanın içindeki gelgitlerin tezahüründen başka bir şey değildir. Ne zaman ki hekim normal bir hekim konumuna gelir, tedavi o zaman bitmiştir.<br />
İnsan ilişkileri bağlamında çevreyle ilişkilerimizde, diğer insanları objektif bir birey olarak algılayamayız. Çoğu zaman karşımızdaki insanın bize çağrıştırdıkları, bize hissettirdikleri, bir takım ilişkilerin o şahıs üzerinde canlanmasını sağlar. Yakinen tanımadığımız, iç dünyasını bilemediğimiz, iletişim içine girmediğimiz bu insanlar hakkında kısa sürede yargılara varır ve onlarla bir model üzerinde iletişime gireriz. Ruhsal dünyamızda karşımızdaki insana olumlu bir takım şeyler atfetmişsek, bilgi işleme sürecimiz bu bağlamda sürdürülerek o insanı, o konumda muhafaza etmeye çalışırız. O insanın gerçekliğini görmek yerine kendi zihnimizde o insana atfettiğimizi, o insana mantıklı bir şekilde giydirmeye çalışırız. Sevgi ve nefret objesi olarak bu durum, yelpazenin her iki kanadında da meydana gelebilir. Aynı insana karşı farklı insanların farklı görüş, hissediş ve tutumlarının kaynağında çoğu zaman ilişkilendirme yoluyla bağlantılandırılan geçmiş nesne ilişkilerinin bir tekrarı yatar. Objektivite, çoğu zaman beklenenden azdır. Bu nedenle herkes görmek istediği nesneyi görür ve ona göre davranır. Aynı bireye karşı iki farklı insan, farklı duygulanım ve düşünceye sahip olabilir: Aynı manzarayı seyrettiği halde farklı öğelere odaklanmak gibi.<br />
Diğer insanlara karşı bu şekilde aktarımda bulunma ve onların bize hissettirdiği karşı aktarım şeklindeki bu ilişkiler, bebeklikten ve çocukluktan tevarüs ettiğimiz miraslardır. Bu miraslar üzerinde bireysel kimliğimizi inşa edemediğiz sürece farlı bir hayat olmayacaktır. Aynı model hep tekraren yaşanacaktır. Diğer insanlara, bu şekilde ihtiyacımız olan aktarımları yapmayı sürdürürken; bu durum bir takım kurumlara, kavramlara ve soyut bir takım yapılara yönlendirilebilir. Devlet, negatif aktarımın yapıldığı bir baba olabildiği gibi pozitif aktarımının yapıldığı bir ana da olabilir. Tanrı, korkulan bir baba aktarımının yerine ikame edilebileceği gibi kaynaşmak ve içinde yok olmak istenilen bir ana aktarımı olabilir. Dinler, ideolojiler, kavramlar, kelimeler bu aktarımın farklı boyutlarda nesneleri olabilir.</p>
<p><a href="http://www.drkamilecan.com/psikoterapi4-2.html">Dinamik Psikoterapi 2</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapi4/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Davranışcı Psikoterapi</title>
		<link>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapi2/</link>
		<comments>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapi2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2009 20:03:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[davranışcı psikoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[psikoterapi çeşitleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.drkamilecan.com/?p=17</guid>
		<description><![CDATA[Yukarıda insanın ruhsal yapısını kabuklar halinde iç içe geçmiş bir meyveye benzetmiştik. Buna göre meyvenin en dış kabuğuna, davranışçı şartlanmalar veya sosyal öğrenmeler; ikinci katmana bilgi işleme süreci veya bilişsel alan; üçüncü katmana ise dinamik katman diyebiliriz. Çekirdek bölümüne ise varoluşçu öz diyebiliriz. İnsanın bütünü bu katmanların bir araya gelmesinden oluşmaktadır. Bir parçayı diğerinden ayırmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: left;">Yukarıda insanın ruhsal yapısını kabuklar halinde iç içe geçmiş bir meyveye benzetmiştik. Buna göre meyvenin en dış kabuğuna, davranışçı şartlanmalar veya sosyal öğrenmeler; ikinci katmana bilgi işleme süreci veya bilişsel alan; üçüncü katmana ise dinamik katman diyebiliriz. Çekirdek bölümüne ise varoluşçu öz diyebiliriz. İnsanın bütünü bu katmanların bir araya gelmesinden oluşmaktadır. Bir parçayı diğerinden ayırmak mümkün değildir. İnsan yalnız başına ne davranış, ne düşünce, ne duygulanım, ne de hissediştir. İnsan bunların hepsinin belirli bir ahenk ile dizaynından oluşmuş bütüncül ve muhteşem bir varlıktır. Çocuğun gelişim evrelerinde izlediğimiz, somuttan soyuta doğru modellemeden iradi tercihe, iradi tercihten idrake kadar geçen yelpazeyi bu dört katman içinde görmek de mümkündür. En dış katmandaki, yani kabuktaki davranışlarımız, dışarıdan gözlemlenen eylemlerimizdir. İnsan hakkında fikir yürütebilmek, bir kanaat sahibi olabilmek ve o insanı anlamlandırabilmek için öncelikli olarak onu gözlemlememiz gerekir ki, psikolojinin en önemli araştırma yöntemlerinden birisi de gözlemdir. Gözlem altında tutulan bir insan bir takım davranışlar yapar. Bu davranışların neler olduğu, nerelerde ortaya çıktığı ve nelere neden olduğu gözlem esnasında tespit edilebilir. Ancak bu davranışların arkasında yatan zihinsel mantığı, gözlemleyerek keşfedemeyiz. Gözleme dayanan psikolojik yaklaşımın zaten böyle bir iddiası da yoktur. İşte insanı gözleme dayalı olarak inceleyen bu anlayış insanın davranışlarını temel inceleme konusu olarak ele almaktadır.</p>
<p align="left">Davranışlar öğrenilme, modelleme ve taklit yoluyla elde edilen ve tekrarlanmaları oranında da refleks haline gelen özelliklerimizdir. Toplum içerisinde normal bir şekilde varlığımızı sürdürmeye yarayan davranışlarımız, bizim toplum ile bir uyum içerisinde var olmamızı temin eder. Bazı davranışlarımız, rahatsızlık verici ve huzursuz edicidir. Bu tip davranışlar bireyin bireysel mutluluğunu engelleyen, ailede ciddi sıkıntılara neden olan ve toplum içerisinde varoluşunu gerçekleştirmesini engelleyecek şekilde de ortaya çıkabilir ki, bu durumda bir rahatsızlıktan, bozukluktan veya hastalıktan söz edilebilir. İşte bu durumda bireyin mutluluğunu engelleyen veya toplum içinde sıkıntı yaratan davranışlar terapinin konusu haline gelir ve tedavi edilmesi gerekir.</p>
<p align="left">Kişiyi rahatsız eden bu davranışların nasıl tedavi edileceğine dair davranışçı bir takım tedavi teknikleri geliştirilmiştir. Davranışçı tedavi teknikleri bireyin yanlış ve hatalı olan davranışlarını düzeltmeyi amaçlar. Bunu sağlayabilmek için de bir davranışın nasıl oluştuğunu izah etmek durumundadır.</p>
<p align="left">Davranışçı teorisyenlere göre, bir davranış ya aile içerisinde modellenen taklit ve öğrenme ya da toplumsal yapı içerisinde sosyal bir öğrenme şeklinde tezahür eder. Birçok davranışımız, deneme-yanılma yoluyla elde edilmiş davranış şeklidir. Birçoğu da sorgulanmadan, deneme-yanılmaya tabi tutulmadan diğer bireyleri gözlemleyerek edinilmiş davranış kalıplarıdır. Davranışların oluşumu, dıştan bakıldığında basit, açık ve net olarak gözükebilir. Davranışların içeriğine girdiğimizde ise oluşum süreçlerinin o kadar da basit olmadığını görmekteyiz. İlk etapta davranışlar anne-babamızdan öğrendiğimiz, modellediğimiz şekliyle var olurlar. Daha sonra bireysel uygulamalarla deneme–yanılma yöntemleriyle hangi davranışların bize haz verdiği ve hangilerinin sıkıntı yarattığını ayrıştırırız. Haz veren davranışlarımız pekişerek refleks halini alırken, sıkıntı veren davranışlardan kaçınır ve kaçınmaya da devam ederiz.</p>
<p align="left">Davranışlarımızı temelde iki kategoride ele alabiliriz: Yapılanlar veya yapılmayanlar, ya da, savaşılıp üzerine gidilenler veya kaçınılanlar. Bir başka deyişle, yapıldığında haz veren davranışlar ve yapıldığında sıkıntı veren davranışlar. Belirli ortam, zaman ve mekânda duruma göre yapılması veya yapılmaması tercih edilen davranışlar da mevcuttur. Bunlara da durumsal davranış demek uygundur. Bu bağlamda davranışların bizim konumuz olabilmesi için içinde bir patoloji içermesi ve kişinin bundan muzdarip olması gerekmektedir. Psikiyatrik olarak herhangi bir klinik tabloya baktığımızda kişinin dıştan görünüşüne göre jest, mimik ve hareketlerinin yapılanması bizi birey hakkında bir kanaate ulaştırabilir. Kişinin jest, mimik ve hareketleri ve hatta konuşması bir mutluluk tablosu çizebildiği gibi bir mutsuzluk tablosu da çizebilir.</p>
<p align="left">Psikiyatrik bir şikâyet nedeniyle bize müracaat eden hastamızın tedavisinde, davranışçı bir ekole mensup bir hekim gibi bir yaklaşım sergileyeceksek bütün klinik tabloyu bu bağlamda ele almamız gerekir. Buna göre, duygu durum bozuklukları, anksiyete  bozuklukları, somataform bozukluklar, yeme bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, cinsel sapmalar ve kişilik bozuklukları da aynı perspektifte değerlendirilerek ele alınır. Bu klinik tabloları yaratan temel mekanizmanın, kişinin bireysel deneme-yanılma yöntemleri veya sosyal öğrenmeleri sonucunda hatalı öğrenmelerle ortaya çıktığını iddia edilir. Bütün bu klinik tablolarda birey bir yerlerde hata yapmış veya sosyal öğrenmede çarpık öğrenme nedeniyle hatalı süreçleri pekiştirerek getirmiştir. Her tekrarlanan eylem de pekişerek devam etmiştir. Bu durumda hatalı davranışlar meydana gelmiş, bu da klinik bir tabloya neden olmuştur. Hekimin görevi, klinik tabloya egemen olan bu pekişmiş ve öğrenilmiş hatalı davranışları tespit ederek bunları değiştirmeye çalışmaktır.</p>
<p align="left">Davranışlar, sadece çıplak öğrenilmiş süreçler olmayıp çeşitli ortam ve nesnelerle ilişkilendirilmiş koşullu uyaranları barındıran bir zincirin halkaları şeklinde de ortaya çıkabilir. Görünüşte çok mantıksız ve anlamsız gelen bir takım davranış örüntülerinin geri planında, bu tip bir koşullanmanın olduğu tespit edilmiştir. Pavlov&#8217;un hayvanlar üzerinde yaptığı koşullu refleks oluşturma mekanizmalarıyla başlayan davranışçı bilimsel araştırmalar bugün insanın birçok davranışının, farkında olarak veya olamayarak, bu tip koşullu şartlanmalardan oluştuğunu bize göstermektedir. Anksiyete bozukluklarının, yeme bozukluklarının, cinsel işlev bozukluklarının birçoğunda bu tip koşullu şartlanmaların varlığı ispat edilmiştir. Bebek iken beyaz bir tavşanla korkutulan ve tavşana her yaklaştığında gürültülü ses ile uyarılan bir bebek sonraki dönemlerde takip edildiğinde beyaz tavşanlardan hep korktuğu gibi beyaz tavşanı simgeleyen beyaz sakallı yaşlılardan da korkmuş ve kaçınma davranışı sergilemiştir.</p>
<p align="left">Ölümcül bir trafik kazasından kurtulan birisi, daha sonra taşıtlara binmemek gibi kaçınma davranışı oluşturabilir. Gittiği herhangi bir mekândan bir enfeksiyon kapan birisi, daha sonraki dönemlerde enfeksiyon riskini azaltmak için aşırı temizliğe yönelebilir. Bunlar, koşullu uyarılara bağlı gelişmiş olan bir takım refleks kalıplarıdır. Kişi oluşturmuş olduğu bu tip davranışlarından şikâyetçi olarak hekime başvurduğu takdirde davranışçı tedavi teknikleriyle iyileştirilebilir. Klinik çalışmalarımızda bize müracaat eden hastalarımızda problemin kaynağında koşullu veya koşulsuz şartlanma olduğunu düşündüğümüz hastalarımızın tedavilerinde davranışçı tedavi stratejilerini uygulamaktayız.</p>
<p align="left">Davranışçı tedavi yaklaşımları davranışı düzeltmeyi amaçlar. Davranışın oluşumunu belirleyen zihinsel süreçler, dinamik çatışmalar ve/veya varoluşsal kaygılar davranışçı tedavi ilkeleri açısından dışlanır. Özellikle Rus fizyologlar tarafından insanın zihinsel yapısını açıklamaya yönelik olarak yapılan çalışmalarda davranışsal süreçler temel süreçler olarak alınmıştır. Rus bilim adamları insanın beynindeki zihinsel süreçleri, iki temel gücün karşılıklı savaşı olarak izah etmeye çalışmışlardır ki bu savaş, hedefe yönelik aktive edici güçler ile onu engelleyen ketleyici güçler arasındaki bir savaştır. Refleksler hem aktive etme hem de ketleme anlamında beyinde oluşturulmuş zihinsel ve nöronal şablonlardır. Davranışlar da bu bağlamda zihinsel ve nöronal şablonlardan ibarettir. İnsan şartlanmış reflekslerden oluşan bir mekanizma gibidir. Bu şartlı reflekslerin oluşabilmesi için uyarıcı etki beyinde refleks merkezine ulaşması ve uyarıcıya bağlı tepkinin meydana gelmesi gerekir. Bu bir refleks arkıdır. Uyarıcı etki etraftaki birçok nesne ile ilişkilendirilerek ikili, üçlü ve daha çoklu koşullu refleks zincirleri meydana getirilebilir. Bu şekilde bir uyarıcıyı başlatan etken ile sonuç arasında direkt bir ilişki varken zamanla koşullu uyarılara bağlı, uyarıcı etkiyi oluşturan etkenin yanında onunla ilintilendirilen her türlü nesne (eşya, ses, renk, görüntü, zamansal kesit, duygulanım vs.) bu şekilde koşullu bir uyaran haline dönüşebilmektedir.</p>
<p align="left">Görünürde hiç bir alakasının olmadığı düşünülen bir koşullu uyarıcı etki, alakasız bir sonuç doğurabilmektedir. Ancak tablo incelendiğinde şartsız uyaranın yanında onunla eşleşmiş şartlı uyaranlar zincirini bulmak mümkündür. Beynimizdeki milyarlarca uyarıcı etkinin belirli bir ahenk içerisinde &#8216;hazza ulaşmak ve elemden kaçmak&#8217; temel prensibi perspektifinde bir yapılandırma süreci içerisinde olduğunu görmekteyiz. Bizi hazza ulaştıran refleks arkları pekişerek kalıcılığını sürdürmekte; bize elem ve sıkıntı veren refleks arkları ve bunlarla ilintili şartlı uyaranlar negatif refleksler doğurduğu için bunlardan kaçınma davranışları sergilemekteyiz. Normal bir insanın davranışlarına baktığımızda davranışlarını aşağıda sunduğumuz gibi bir tablo halinde görmek mümkündür.</p>
<div>1. Bir eyleme yönelirken yapılması gereken nötr   			    davranışlar: Yürümek, konuşmak, bakmak, araç kullanmak vs.<br />
2. Yapıldığında haz veren davranışlar: Cinsellik, okumak,                 yazmak, seyretmek, müzik dinlemek vs.<br />
3.                     Yapıldığında sıkıntı veren davranışlar: Devamlı çalışmak vs.<br />
4. Yapmaktan kaçınarak haz aldığımız davranışlar: İşe                   gitmemek, sorumluluk altına girmemek.<br />
5. Kaçınarak sıkıntı duyulan davranışlar: Sınava girmemek.<br />
6. Yapıldığında hem haz hem elem veren davranışlar.<br />
7. Kaçınıldığında hem haz hem elem veren                   davranışlar.<br />
8. Hastaya haz verdiği halde                   patolojik diye tanımlanan davranışlar<br />
9.                Hastaya elem verdiği halde normal olan davranışlar.</div>
<p align="left">Psikoterapi amacıyla bize başvuran hastalarımızda davranışçı bir tedavi yönteminin uygulanmasının uygun olacağını düşündüğümüzde bireyin davranışlarını incelememiz ve bu durumda yukarıdaki tabloyu göz önüne almamız gerekir. Bireyin olgun ve normal davranışları terapistin ilgi odağı değildir. Burada bireyi rahatsız eden ve/veya klinik açıdan patolojik olduğu bilinen davranışların düzeltilmesi hedeflenir. Bunun da ötesinde bireyin tüm davranışları normallik içerebilmekte ancak birey davranışlarını geliştirmek ve daha kaliteli bir yaşama ulaşmak istemektedir. Bu amaçla da bireye yardım edilebilir. Klinik tablolarda yukarıda bahsetmiş olduğumuz davranış kalıplarının biri veya birkaçı süreçte bulunabilir. Bu durumda tedavi programı da ona göre uygulanmalıdır. Normal haz verici davranışların üzerine bina edilecek pekiştirici süreçler elem ve sıkıntı veren yanlış davranışları nötralize etmek için kullanılabilir.</p>
<p align="left">Davranışı dikkate alarak insana yaklaştığımızda mekanik bir yapıya yaklaşır gibi olmaktayız. Bu da insana yabancılaşmak gibi bir sonuç doğurabilmektedir. Ancak bize rahatsızlık veren bazı davranışlarımızın kaynağında o kadar basit koşullu şartlanmalar vardır ki sadece davranışçı tedavi yaklaşımlarıyla bunlar kolaylıkla çözülebilmektedir. Örneğin hastalıklı bir dönemde zoraki yemek yedirilmeye çalışılan bir çocuk, bulantı ve kusma şikâyetleri nedeniyle tüm yemeklere karşı bir tepkisel refleks oluşturabilir. Buna bağlı olarak birçok gıdayı yiyemeyen, onları yemeye yöneldiğinde bulantı ve kusma refleksi geliştiren bir hastada davranışçı tedavi teknikleri işe yarayabilir. Yine ilk cinsel deneyiminde kötü şartlarda aşağılanmış ve onuru zedelenmiş ve başarısız olmuş bir bireye davranışçı tekniklerle yardım edilebilir. Aşağıda bu tedavi tekniklerinin nasıl uygulandığını ve hangi klinik tablolarda etkin olarak uygulanabileceğini anlatmaya çalışacağım.</p>
<p align="left"><strong>1. Davranış Hedefleri</strong><br />
Hasta bize müracaat ettiği zaman onun normal davranışlarıyla hastalıklı davranışlarını ayırdetmemiz gerekir. Hastanın hayat hikâyesi dinlendikten sonra hastayla işbirliği halinde hangi davranışlarının sıkıntı yarattığı tespit edilir. Hastanın değiştirmeyi arzu  ettiği davranışları belirlenir. Tedavinin amacı, belirlenen bu davranışları değiştirmektir. Anksiyete bozukluklarında özgül fobiye sahip olan bir hastada davranış hedefi olarak fobiye neden olan etkenden kaçmak yerine o etkenle yüzleşip sıkıntıya maruz kalmadan hayatını devam ettirmek hedeflenebilir. Asansör korkusu, yükseklik korkusu, hayvan korkusu, böcek korkusu, enjeksiyon ve kan korkusu gibi korkular hedef olarak alınabilir. Sosyal fobide bir grup içinde konuşma, konuşmayı başlatma, söz alma, lüks bir restoranda yemek yeme, kokteyle katılma gibi davranışlar hedef olarak belirlenebilir. Cinsel bozukluklarda kadınlarda vajinismus, erkeklerde sertleşme sorunları veya erken boşalma, davranış hedefleri olarak tespit edilebilir. Sigara, alkol ve madde bağımlılığı durumlarında ise bu bağımlılıklardan kurtulmak davranış hedefi olabilir. Davranış hedeflerinde bu davranışın nerede, ne kadar süreyle, nasıl uygulanacağı belirtilir.</p>
<p align="left"><strong>2. Yüzleştirme</strong><br />
Kaçınılan bir davranışla yüzleşmek hedeflenir. Davranışlarımızın iki uçlu olduğunu biraz önce aktarmıştım: Yapmak zorunda hissettiklerimiz veya yapmamak zorunda hissettiklerimiz. Bunlar yapmak zorunda hissettiğimiz davranışlar ve yapmamak zorunda hissettiğimiz davranışlardır. Yapmak zorunda hissettiklerimiz bir kompulsif davranış olabileceği gibi bir şartlı refleks de olabilir. Yapmamak zorunda hissettiğimiz davranışımız ise genelde kaçınma davranışıdır. Bu durumda da bu eylemi yapacak olursak, sıkıntı, korku veya bunaltı hissedebiliriz. Her iki durumda da kişi tersini yaparak korktuğu durumla yüzleşmeli ve korkusunun anlamsız olduğu ona gösterilmelidir. Daha da ötesi koşullu şartlanmanın oluşma mantığına uygun bir şekilde haz verici bir durumla, kaçınılan veya sıkıntı duyulan davranışı eşleştirerek koşullu şartlanma tersine döndürülebilir. Pratik uygulamada obsesif  kompulsif bir hastayı ele alacak olursak, elleri kirlenecek kaygısıyla muhtelif mekânlara veya nesnelere dokunamamaktadır. Bu da hayatını ciddi manada kısıtlamaktadır. Davranış hedefi olarak, dokunamadığı nesne ve mekânlara dokunmak hedeflenmişse birey bunlara dokunmaya zorlanır. Dokunamadığı nesnelere dokunarak bu duygusuyla yüzleşir. Yüzleştirme devam etmelidir. Bu tip nesnelere dokunduktan sonra ellerinde kirlilik hissi duyan hasta bir an önce ellerini yıkamak istemektedir. Ancak burada da cevap engellenerek ellerini yıkaması engellenir ki burada da &#8220;yıkamam&#8221; şeklinde bir yüzleştirme söz konusudur.</p>
<p align="left"><strong>3. Cevap/Uyarıcı hiyerarşisi</strong><br />
Psikiyatrik klinik tablolara baktığımız zaman davranışçı tedavi yöntemlerini uygulayabileceğimiz belirli alanlar ortaya çıkmaktadır. Zira her psikiyatrik klinik tabloda, davranışçı tedavi stratejilerini uygulamak mümkün değildir. Bizim klinik çalışmalarımızda davranışçı tedavi stratejilerini en çok uyguladığımız alanlar; anksiyete  bozuklukları, cinsel bozukluklar, yeme bozuklukları, madde bağımlılığı, cinsel sapmalar ve kişilik bozukluklarıdır. Davranışçı terapi bir davranışı ortadan kaldırmayı hedefler. Bu iki şekilde yapılabilir, ya aniden yüzleştirilerek veya aşamalı bir şekilde sindire sindire yol alarak. Sudan korkan birisini suya iterek ani yüzleştirme etkisiyle bu korkusunu ortadan kaldırabiliriz. Yükseklik korkusu olan birisini, yüksek bir yere çıkartıp bırakabiliriz. Bunlar belirli fobi türlerinde uygulayabileceğimiz yüzleştirme tedavi tekniğidir. Ancak birçok klinik tabloda tedavi basamak basamak ve aşamalı bir şekilde uygulanmalıdır. Burada davranış hedefi belirlenir, ancak davranış hedefine gidilirken aşamalı olarak geçilmesi gereken ara hedefler gerçekleştirilir.<br />
Konuyu anksiyete bozuklukları çerçevesinde ele alacak olduğumuz zaman, daha açıklayıcı bir durumla karşılaşacağı kanaatindeyiz. Anksiyete bozukluklarından obsesif-kompulsif bozukluk, sosyal fobi, özgül fobi ve agorafobinin tedavisinde, cevap uyarıcı hiyerarşisi uygulanmalıdır. Mesela temizlik takıntısı olan bir hasta evine dışarıdan hiçbir maddeyi kabul edememekte, eşi ve çocukları eve geldiğinde onları antrede bekletip elbiselerini çıkarttırmakta, dış çamaşırlarını direkt olarak çamaşır makinesine atmaktadır. Burada tedavinin amacı bu hanımın rahatlıkla dışarıdan alışveriş yapabilmesi ve dışarı kıyafetiyle eve giriş-çıkışın temin edilmesidir. Bu hanıma sıkıntısının derecesinin neye göre arttığı sorulduğu zaman; tanımadığı insanların kirli dış kıyafetleri ile evine girmesi, evindeki eşyalara dokunması, koltuklarına ve yatağına oturması çok büyük bir sıkıntı veren bir durum şeklinde değerlendirilirken; kendisini dış kıyafetle evin içine girip koltuğa oturması en az sıkıntı veren bir durum olarak ortaya konmaktadır. Burada karşımıza hiyerarşik bir derece sıralaması çıkmaktadır ki en çok sıkıntı veren duygu ile en az sıkıntı veren duygu arasında yüzlerce derece vardır. Bu hastamızın tedavisinde, ilk basamakta en az sıkıntı veren davranış hedefine yönenilerek onun başarı ile geçilmesi amaçlanır. Birinci hedef tamamlandıktan sonra ikinci hedefe geçilir. Bu hedefler ard arda uygulanarak en son hedefe ulaşılır.<br />
Sosyal fobide büyük bir kitlenin önünde konuşma yapmak, büyük bir sıkıntı verici hal iken komşunun oğlu ile apartman girişinde selamlaşmak veya minibüs şoföründen parasının üzerini istemek en alt düzeyde sıkıntı veren bir hal olabilir. Davranış hedefleri en hafif halden başlayarak daha ağır hallere doğru uzanır ki bir birey problemini hekimin önüne getirdiğinde bütün bu boyutların ortaya çıkarılabilmesi için, bu problemi bütün boyutlarıyla hekimiyle paylaşmalıdır. Bununla birlikte sosyo-fobik bir birey, sosyal fobisinin kendi yaşam alanının hangi alanlarına nüfuz ettiğini tespit etmeli, bu alanlardan nasıl kaçındığını görmeli ve bu alanlarla ilgili faaliyet yürütecek olsaydı hangi düzeyde bir sıkıntıya sahip olabileceğini derecelendirmelidir. İşte 0 ile 100 arasında yapılan bu derecelendirme, davranış hedeflerinin hiyerarşik sıralanışını bize gösterir. Cinsel işlev bozukluklarında cinsellikle ilgili tiksintisi ve nefreti olan bir bireyin sağlıklı bir cinsel ilişki kurması en ağır sıkıntı veren bir hal iken cinsellikten nefret etmez hale gelmesi veya düşünmesi hafif bir hal olarak nitelendirilebilir. Bu çerçevede cinsel işlev bozukluğu olan hastalarda öncelikle cinsellikle ilgili negatif şartlanmanın önüne geçilmesi, arzu  duyumu oluşturularak koşullu şartlanma meydana getirilmesi ve ardından da tahrik ve orgazm aşamasına ulaştırılması gerekmektedir. Madde bağımlığı ve kişilik bozukluklarında da benzer çerçeveler uygulanmalıdır.</p>
<p align="left"><strong>4. Modelleme</strong><br />
En güçlü tedavi şekli, hekimin veya terapistin beklenen davranışı kendi hayatında hissederek yaşaması ve uygulamasıdır. Hekim kendi içsel zaaflarını aşıp, davranışlarıyla ve duygulanımıyla doğru ve güzeli yapıyorsa bu, kendiliğinden bir model olmakta ve oluşturmatadır. Hasta, hekiminin davranışlarını gözlemler ve yorumlama yapar. Yapmak istediği davranışları hekimin içtenlikle ve doğal bir şeklide yaptığını görmesi hastanın işini kolaylaştırır. Hasta, hekimin bu davranışlarını model alarak kendi hayatında uygulamaya çalışır. Özellikle iletişim becerisinin kurulması, ben kelimesinin kullanılması, jest, mimik ve konuşmanın akıcılığı ve uygunluğunun ortaya konması ve oturma şekli davranışları tamamen modellenir. Hasta herhangi bir problem karşısında nasıl davranacağını bilmeyebilir. Burada en kısa ve kestirme yol hekimin bu davranış şeklini hastasına göstermesidir.<br />
Otistik bir durumda kalmış, toplum tarafından dışlanmış ve kendi odasına kapanmış ergen yaştaki bir hanım kızımızın tedavi sürecinde, daha çok modelleme teknikleri kullandık. O güne kadar ilkokulu bitirdikten sonra kiloları nedeniyle arkadaşları tarafından hakarete maruz kalmış bu kızımız, yıllarca kendisini odasına hapsetmişti. Aile içerisinde de aynı şaka ve aşağılanmaya maruz kalması dolayısıyla tüm insanlarla iletişimini kesmişti. Terapötik tedavideki işbirliğini kurduktan sonra hastamızı sosyal hayatın içinde nasıl davranacağını öğretmeye çalıştık. Lokantaya nasıl girilir, nasıl yemek istenir, nasıl kalkılır, markette nasıl davranılır, bir delikanlıyla çıkma teklifi nasıl karşılanır, tüm bunlar detaylı bir şekilde davranış hedefi olarak belirlendi. Her bir seansta belirlenen bir davranış hedefi üzerine bir senaryo hazırlandı. Bu senaryo perspektifinde biz önce kendisi bir model olarak o rolü oynadık. Ardından aynı rolü oynaması için hastamızı yüreklendirdik. İlk çalışmamızda dışardan herhangi bir şey satın almamış, konuşma becerisi oldukça yetersiz olan bu hastamızın bir ses kaseti alması istendi. İlk görevi başarıyla tamamladıktan sonra gelişen terapi süreçlerinde 18 yaşındaki bir genç kızın yapabileceği tüm soysal işleri yapabilir düzeye geldi. Tüm çalışma, hekimin modelleme ve hastanın taklit çalışmasıydı. Obsesif kompulsif bozukluklarda, özgür fobilerde veya sosyal fobilerde de bu modelleme rahatlıkla uygulanabilir.<br />
Sosyal fobi şikâyetiyle bize gelen üniversite öğrencisi bir hastamız, başkalarının bulunduğu ortamlarda hatalı bir davranışta bulunmaktan çok korkuyor ve kaçınma davranışları geliştiriyordu. Bu hastamıza hatalı davranış yapabileceği, bunun da gayet doğal olduğunu gösterdik. Seans odasında elimdeki fincanı yere vurarak kırdım; hastam şaşırmıştı. Ardından hastamın eline fincan vererek seans odasında bunu kırmasını istedim; büyük bir tedirginlik yaşadıktan sonra elindeki fincanı yavaşça yere düşürdü, ancak fincan kırılmadı. Bu davranışını benim gibi daha güçlü ve korkmadan yapmasını istedik; ancak dördüncü denemesinde fincanı kırabilmeyi başardı. Modellenen davranış taklit edilerek yapılmış, korku kontrol altına alınmıştı. Hastamızın aynı davranışı grup terapisinde yapması önerildi ve yeni bir davranış hedefi ortaya konuldu. Hastamız bu davranışı da başarıyla yapınca hayatında büyük değişimler meydana geldi.</p>
<p align="left"><strong>5. Taklit</strong><br />
Hasta, doktorunun model olarak gösterdiği davranış ya da tepkileri kopyalar. Davranışçı model içinde biraz önce bahsettiğimiz hasta, doktorun fincan kırma eylemini taklit ettiğinde bu eylemi taklit etmiş olur. Ruhsal gelişimin doğal seyrine baktığımızda taklit etme epigenetik  bir temele dayanmaktadır. Dikkat edilirse çocukların jest ve mimikleri aileden aldıkları jest ve mimiklerdir. Yürüyüş stilleri, el kol hareketleri ve konuşmanın tonu hep taklit edilerek oluşan süreçlerdir. Bunlar bilinçdışı  ve otomatik olarak oluşan süreçlerdir. Terapi ise bu süreçleri bilinçli kılma halidir. Yanlış olan davranışlar yerine, bilinçli bir şekilde işleyebilecek süreçleri ikame etme çalışmasıdır. Burada en önemli öğe, bireyin taklit edeceği davranışa inanması ve taklit edilecek davranışın da gerçekçi olmasıdır. Taklitle başlayan terapi süreci kendiliğinden bir iyileşme dönemine girebilmektedir. Bazı depresyon  hastalarımıza mutlu insanları taklit etmesini öneririz. Bir nevi mutluluk oyunu oynamasını isteriz. Mutlu insanın yaşam stilini taklit etmeye çalışan depresyon hastası bir müddet sonra anormal duygulanım ve davranışlarından sıyrılarak pozitif süreçlere girmektedir. Cinsel işlev bozukluğunda isteksiz olan bir partnerin arzulu ve istekli bir partneri oynaması yine davranışçı bir taklide örnek olarak verilebilir.</p>
<p align="left"><strong>6. Davranış provası</strong><br />
Hastanın problemine göre yapması istenen davranış uygulamaları prova olarak seans odasında uygulatılır. Bu çerçevede birçok senaryo oluşturulabilir. Özellikle sosyal fobik hastalarımıza bir grup karşısındaki konuşma yetilerini artırmak ve konuşmayı sürdürebilmelerini temin için konferans verdirmekteyiz. Bildiği herhangi bir konuda hayal ettiği bir grup önünde on dakika konuşma provası yapılmaktadır. Tabi ki bu noktadan hareketle bir sosyal fobi hastasının sadece davranışsal tedavilerle tedavi edilebileceği düşünülmemelidir.<br />
Zira bu tür hastalarda grup karşısına çıkma hususunda kognitif birçok çarpıtmalara dayalı bilgi işleme hataları bulunmakla birlikte aynı zamanda ödipal  çatışmanın oto kastrasyonu da söz konusu olabilmektedir. Bir hastanın hastalık formulasyonu yapılıp tedavi prosedürü oluşturulurken tüm bunlar göz önünde bulundurulmalıdır. Özgüven eksikliği hisseden hastalarımızda özgüven hissedebilecekleri kişilik profili oluşturulurken çeşitli senaryolar hazırlamaktayız. Bunlarda hastamıza önerdiğimiz rolleri önce biz oynamakta daha sonra rol değişimiyle prova yaptırmaktayız. Bu provaların satıhta kalmaması, sadece davranışçı olmaması ve duygusal yapıya da işlemesi için gayret etmekteyiz. Bunun için de davranış provalarını hipnotik trans  altında oluşturduğumuz hipno-dramalarda oluşturmakta, zihnin biyolojik şablonsal alt yapısını öncellikle temin etmekteyiz.<br />
Hipnotik trans altında yapılan çalışmalara, davranış provası açısından çok önemli bir görev yüklenmektedir. Kişi trans altında sosyal hayattaki problemleriyle ilintili yaşantılarını birebir rüyaya taşımaktadır. Bu rüyalardaki düşünce, duygu ve davranış gerçekte olanla hemen hemen ortaya çıkmaktadır. Bu durumda da hekim hastasına gerçek hayata müdahale eder gibi müdahale etmekte, kilitlendiği yerlerde onu desteklemekte ve alternatif çıkış yollarını ona öğretmektedir.</p>
<p align="left"><strong>7. Gevşeme ve Rahatlama çalışması</strong><br />
Her düşüncenin her duygulanımın her davranışın beyinde biyokimyasal karşılığı vardır. Beyindeki elektriksel aktivitenin niteliğine göre düşünce, duygu ve davranış ortaya çıkar. Negatif duygular otomatik olarak kişinin fiziksel yapısını etkiler. Negatif duygular genellikle korku, sıkıntı ve stres  duygularıdır. Bu duyguları hisseden bir organizma tedirginlik içindedir. Tedirginlik vücut kaslarının gerilmesi, ağzın kuruması, nefesin daralması, bağırsak hareketlerinin artması ve zaman zaman terleme ya da zaman zaman üşüme şeklinde kendini gösterir. Bu durum kişinin dağıldığının, irade kontrolünü kaybettiğinin ve zaafiyet içine düştüğünün tescilidir. Organizmayı bütün kılan şey kontrol duygusunun irademiz altında olmasıdır. Kontrolü kaybettiğimiz yerde sıkıntı ve stres dama taşları gibi peş peşe devrilerek organizmayı bir açmaza sürükler. Panik bozuklukta, sosyal fobide, özgür fobide, anksiyete  bozukluğunda ve diğer rahatsızlıklarda bütün tablo kontrol duygusunun kaybedilmesi ile başlar. Böyle bir organizmaya veya bireye yapılacak ilk iş kontrol duygusunu tekrardan tesis etme çalışmasıdır. Birey duygularını, düşüncelerini, kontrol edememektedir. En basit şekilde kontrol çalışması vücut üzerindeki kaslar üzerinden temin edilebilir ki burada birçok amaç güdülmektedir. Kişi düşüncesi ile gevşemeye, rahatlamaya ve sıkıntıdan kurtulmaya çalışmaktadır. Bunun için gevşeme ve rahatlama çalışmalarını öğretebilirsek kontrol duygusu bireyin kendisine geçer ve kısır döngüyü bu şekilde kırmış olur. Pek bu nasıl sağlanmakta, meydana gelmekte ve neler olmaktadır.<br />
1. Düşünce ve duygu üzerinde kontrolünü kaybetmiş ve olumsuz bir kısır döngüye düşmüş bireyde kontrolü oluşturmanın ilk yolu, düşünceyi farklı bir noktaya odaklamayı temin etmektir. Beynimizin çalışma ilkelerine göre zihnimiz aynı anda iki şeyi düşünemez. İradi dikkatle aynı anda iki şeyi yapamaz. Otomatizma kazanmış birçok fonksiyonu aynı anda yapabildiğimiz halde, iradi dikkatle aynı anda ancak bir şeye yoğunlaşabiliriz. Bunu tren hattında giden bir trene benzetebiliriz. Trenin önünde ilerde yol ikiye ayrılmaktadır. Bir makas vardır. Makasçı kulübesinde oturan irademiz gibi trenin hangi hatta gireceğine karar veren mercidir. O anda panik atak içerisinde kısır döngüye düşmüş, negatif bir yolda ilerleyen tren her an bu hattan uzaklaştırılabilir. Bunu da mümkün kılacak şey kişinin iradesiyle tren yolunun makasını değiştirmesidir. Bu da dikkatin bir başka yere odaklanmasıyla mümkündür. Düşüncemizi en kolay şekilde nefesimize odaklayabilir, nasıl nefes alıp verdiğimizi, düşündüğümüzü ve nefesin ritmini kontrol edebildiğimizi gördüğümüz zaman, sanki kontrol edilemeyen bu organizmada kontrol edilebilir bir gedik açılmış olur. İradi dikkatimiz ve seçimimizle nefesimiz üzerine kuracağımız kontrol duygusu bir süre sonra yavaş ve sakin nefesler alıp vererek beynin biyolojik yapısını değiştirir. Rahat ve sakin alınan bu nefesler vücudumuzda otomatik olarak bir gevşemeyi temin eder. Bu da bireyin gerilimden kurtulup gevşemeye doğru yoğunlaşmasını sağlar.<br />
2. Kontrolsüzlüğün üzerine açılmış olan gedikten girilerek oluşturulan kontrol etme duygusu, planlı bir şekilde kaslarımızın gerilip gevşetilmesi haline dönüştürülür. Zaten gerilim içerisinde bulunan kaslar gerilimlerinden habersizdir. Kişinin iradi dikkati, gerilmiş olan kaslarının üzerine odaklanarak onları gevşetebileceğini kendine gösterir. Özellikle ayaklardan veya ellerden başlayan gevşeme telkinleri kişinin inancıyla pekişerek devam eder. Nefes ile başlayan kontrol duygusu oto telkinlerle tüm kas yapısının gevşemesi şeklinde ilerletilir. Aşama aşama tüm kas grupları gevşetilerek vücudun üzeninde tam bir hâkimiyet kurulur. Nefes ve kas yapısı üzerinde kurulan bu hâkimiyet duygusu ve gevşeme hali beyinde hemen yankı bulur. Kişi panik atağın, korkunun, sosyal fobinin ve anksiyetenin getirmiş olduğu stres  dalgasından kurtarılmış olur.<br />
3. Vücut üzerinde tesis edilen bu rahatlama ve gevşemeden sonra bunun kalıcı olabilmesi için zihninde hemen bu işe katılması gerekir. Bu aşamada hemen zihnin arka planında duran negatif imge ve imajların yerine pozitiflerinin ikame edilmesi gerekir. Aksi durumda düşman tekrar hortlayabilir ve negatif duygular ve düşünceler zihni tekrardan işgal edebilir. Bunun önüne geçmek için buna fırsat vermeden mücadelenin devam etmesi gerekir. Birey bu aşamada olumlu bir hayal dünyasına sokulur. Bireyin hayal dünyasında olumlu bir senaryo oluşturabilmek için hekimin senaryolaştırdığı bir motif, bir erken sahne canlandırılmaya çalışılır. Bu başarılırsa zihin olumlu bir kalıba dönüştürülmüş demektir. Hekimin önerdiği olumlu senaryo hayali uygulamaya sokulamazsa bireyden geçmişte yaşadığı güzel anılarını hatırlaması istenir. Ve onları en ince detayına kadar anlatması talep edilir. Bütün amaç, problem kaynağından kişiyi olabildiğince uzaklaştıracak davranışsal düşünsel ve duygusal hâkimiyet ve kontrol duygusunu tesis etmektir.<br />
4. Nefes egzersizi, kas gevşemesi ve olumlu ima çalışması ile kontrol duygusunu tesis etmiş olan birey, korkulan öğe ile bu kontrol duygusu altında imaj çalışmalarıyla özellikle yüzleştirilerek korkulan öğenin de her zaman kontrol edilebilirliği gösterilmeye çalışılır. Panik bozukluğu olan bir hastada, böyle bir aşamada panik bozukluğu aktive eden faktörler hayal edilerek panik bozukluk semptomlarının oluşturulması temin edilir. Hemen ardından da güçlü iradenin olaya el koymasıyla panik belirtileri devre dışı bırakılabilir. Bu çalışma mükerrer defa yapıldığında beynin biyolojik alt yapısı da nedensel olarak bundan etkilenip ona uygun hale dönüşür.</p>
<p align="left"><strong>8. Düşünce-Duygu-Davranış Kısır Döngüsünü   			    Kırma</strong><br />
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi düşüncemiz aynı anda tek bir şeye yoğunlaşabilir. Aynı anda iki şeyi düşünemeyiz ve düşüncelerimiz davranışlarımızı belirleyen temel etkenlerdir. Ayrıca her bir düşünce mutlaka bir duygu ile kodlanmıştır. Her düşüncenin zihinde canlanmasıyla beraber onunla senkronize olan duygu otomatik olarak devreye girer. Duygu hemen kas sistemini etkileyerek bireyin jest ve mimiklerini ve kas faaliyetini farklılaştırıp davranışsal kalıplar oluşturur. Anksiyete bozuklukları, duygu durum bozuklukları ve diğer birçok klinik tabloda düşünce ile başlayan kısır bir döngü söz konusudur. Öğrenilmiş veya çarpıtılmış bir düşünceyle böyle bir sistem aktif hale dönüştürülebilir ve negatif bir şartlanmanın etkisiyle negatif bir düşünceye geçiş yaptırılabilir. Olumsuz bir düşünce zihnimizde otomatik olarak olumsuz bir çağrışım zinciri meydana getirir ve olumsuz düşünceler beraberinde hemen olumsuz duyguları hissettirir. Olumsuz düşünce-duygu işbirliği ile birey kısır döngünün üçüncü aşamasının davranışsal bir örüntüsü içine girer. Olumsuza odaklı olan düşünce bu davranışlara odaklanarak aldığı negatif geri bildirimle haklılığına yeni bir kanıt bulur ve olumsuz düşünceler daha yoğun, daha pekişerek varlığını sürdürür. Olumsuz düşüncelerin bu yoğunluğu karşısında duygusal yapısı daha da bozulur ve kötüleşir. Kötüleşen bu tablo karşısında davranışlarımız düşünce ve duygumuza eşlik ederek çok daha perişan bir tablo ortaya çıkarır ki, bu yapı da düşüncelerimizi tekrar olumsuz yönde etkiler. Bu kısır döngü bu şekilde devam edip gider. Bu kısır döngünün bir yerine müdahale edilip kırılmadığı müddetçe kişi bu sarmaldan kurtulamaz.<br />
Bir iki klinik tablodan bu durumda örnek verecek olursak şöyle bir tablo ile karşılaşırız: Bir depresyon  hastası olarak, düşüncelerinde otomatik olumsuz çağrışımlara yönelen bir bireyizdir. Olumsuz üçlü dediğimiz; geçmişi, bugünü ve geleceği olumsuz değerlendiren bakış tarzı, düşünce olarak zihnimize hücum eder. Her şey kapkaranlık ve umutsuz bir dünya söz konusudur. Geçmişte yaşanılan olumsuzluklarla dolu anılar zihne hücum eder ve duygusal yapı bütün ağırlığı ile ruhumuza çöker. Kendimizi bedbin, umutsuz, sıkıntılı ve mutsuz hissederiz. Tablo çok kötüdür. Ruhumuzun hissettiği bu duygulanıma bedenimiz hemen cevap verir. Omuzlarımız düşer, enerjimiz kaybolur. Yüzümüzün ifadesi mutsuz bir çehreye dönüşür. Bu halimizi aynada seyrettiğimizde veya civardaki insanlardan bu halimizle ilgili geri bildirim aldığımızda ne kadar mutsuz, çaresiz ve çözümsüz olduğumuzu bir daha idrak ederiz. Otomatik olumsuz düşünceler bu davranışsal kalıplara bakarak tekrardan sistemi negatif olarak etkilemeye başlarlar ve daha yoğun olumsuz düşünceleri devreye sokarlar. Gelecekle ilgili felaket tellallığı yapan yorumlar zihne hücum eder. Hayalde canlandırılan olumsuz fantezilerle duygu durum daha da berbat bir hal alır. Bu tablo elbette ki davranışlarımıza daha da olumsuz bir şekilde etki ederek yıkılmış bir insan tablosu ortaya çıkar; sonuçta kısır döngü devam eder gider.<br />
Panik bozukluğu olan bir hastada, ortada hiçbir şey yokken olumsuz bir düşünceyle bu kısır döngü ateşlenebilir. &#8216;Acaba kalp krizi geçirir miyim&#8217; düşüncesi bireyin kalbine odaklanmasını oluşturur. Kalbe odaklanan birey kalbinin sesini dinler. Böyle bir odaklanma esnasında kalpteki bir ritim değişikliği, bir sürat değişikliği hemen olumsuz çağrışım zinciriyle katastrofik bir yoruma neden olur. Evet, kalp krizi başlamak üzeredir. Duygu durum hemen buna eşlik eder. Korku, sıkıntı, çaresizlik hissi ve telaş bütün zihnimizi kaplar. Çok kısa süre içinde felaketle ilgili hayali tablolar zihnimizde otomatik olarak canlanır. Bir an önce en yakın bir hastaneye ulaşılmalıdır. Yoksa ölüm  hemen yanı başımızdadır. Bu düşünceler ve duygulanımlara davranışsal kalıplarımız eşlik eder. Bu korkuya eşlik eden kalbimiz süratlenir ve tansiyonumuz düşer, ellerimiz uyuşur ve yüzümüzden kan çekilir. Bu davranışsal, fizyolojik korku şablonu, olumsuz düşünceleri yakalamakta mahir olan beynimiz tarafından hemen tutulur. Bu ikinci derece davranışsal belirtiler kalp krizinin kesin işareti ve delili olarak algılanır. Kısır döngü kurulmuş, kişi panik atağa sokulmuştur. Bu yoğun ölüm korkusu ve kaygılarla ulaşılan bir acil serviste hekimin rahatlatıcı ve garanti veren cümleleriyle kısır döngü ancak durdurulabilmiştir.<br />
Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi birey çeşitli klinik tablolarda kısır döngüyü her zaman yaşamakta ve bu kısır döngüden çıkamamaktadır. Bu kısır döngünün her üç aşamasında da kısır döngüyü iradeyle kırmak mümkündür. Olumsuz otomatik düşüncelerin geldiğini hisseden birey, olumsuz otomatik düşünceleri bloke edici bilişsel terapi teknikler uyguladığında kısır döngüyü başlangıç aşamasında durdurabilir. Olumsuz düşüncenin yerine olumlu düşünceyi getirme ve farklı bir düşünceye odaklanma çözümlerden birisidir. Düşünceyi değiştirme ve kontrol altına alma ile ilgili detaylı bilgi bilişsel tedavi stratejileri kısmında anlatılmaktadır. Otomatik düşünce zihne hakim olmuş, olumsuz duygulanım vücudu sarmışsa bu aşamada düşünceyi durdurmak mümkün değildir. Böyle durumlarda bireye direkt olarak ima¬ji¬nas¬yon çalışması yaptırılması önerilir. Bu, bir nevi bilgisayar ekranındaki negatif görüntünün önüne, güzel bir ekran koruyucu getirmek gibidir. Birey ya hayali olarak ya da geçmişte yaşadığı mutlu bir anısını canlandırmaya çalışır ve bu hatırasına yönelir. Hayatındaki çok mutlu olduğu bir hatırayı canlandırabilen bir birey, otomatik olarak o günün duygu durumunu da çağırmış olur. Bu şekilde birey olumsuz duygu durum aşamasında kısır döngüyü bloke etmiştir. Bu aşamada da kısır döngüyü bloke edemeyen bireyden üçüncü devrede davranışlarını düzeltmesi istenir. Tüm olumsuzluklarına rağmen kendini koyuvermemesi ve olumlu davranışlarını ısrarla sürdürmesi istenir. Mesela depresyondaki bir hastanın, kendini mutsuz hissetse bile sabah kalkmasını, takım elbisesini giymesini, günlük tıraşını olmasını ve dişlerini fırçalamasını isteriz. Eskiden zevk aldığı mekânlara gitmesini, eskiden zevk aldığı hobilerine yönelmesini teklif ederiz. Bu aşamada kısır döngüyü kırmaya çalışırız. Kısır döngünün nasıl kırılacağı, modellemeyle seans odasında hastalara gösterilebilir. Bunun daha canlı ve gerçekçi olması isteniyorsa bu, hipnotik trans  anında yaşatılabilir. Özellikle panik atakla seyreden rahatsızlıklar, oluşturulan olumsuz senaryolarla suni olarak meydana getirilir. Ardından da bireye bunu nasıl kontrol edeceği temsil  (rol playing) ile yaşatılır.</p>
<p align="left"><strong>9. Aktivite Programı</strong><br />
Sabahleyin kalktığımızda o gün yapacağımız işler zihnimizden geçer. Gün boyunca yapacağımız işlerin bir kısmı bizi heyecanlandırıp mutlu ederken, bazıları daha saati gelmeden içimizde bir sıkıntı doğurur. Bu durum, haz-elem ilkesindeki klasik kuramın işleyişiyle ilgilidir. Bir depresyon  hastasında depresif duygu durumundan sıyrılmak için kişinin normal zamandaki günlük aktivite programını incelemek gerekir. O birey hasta olmadan önce hangi aktivitelerden hoşnutluk duyuyor, hangilerinden bunaltı ve sıkıntı hissediyor, bunların tespit edilerek listesinin yapılması gerekir. Bu liste en hoşnutluk veren duygudan en sıkıntı veren duyguya doğru derecelendirilmelidir. Bir depresyon hastası davranışsal bir eylemi yapabilmesi için büyük motivasyona ihtiyaç duyar. Onun için basit bir eylemi yapmak dayanılmaz bir acı verebilir. Traş olmak, banyo yapmak, yaşadığı mekânı temizlemek, sabah kalkmak, insanlarla konuşmak ve dişini fırçalamak o bireye çok zor ve ağır gelebilir. Böyle bir bireyi tedavi edebilmek için zor olan bir takım yükümlülüklerden başlanamaz. O insanın zevk alabildiği uğraş alanları tespit edilerek öncelikle o alanda var olması ve o eylemlerden tekrardan zevk alabilir hale gelmesi temin edilir ve daha sonra aşamalı bir şekilde diğer alanlara yönelinir.<br />
Aktivite programı hazırlanırken bireyin günlük yaşamında hissettiği duyguların farkındalık düzeyi artırılmaya çalışılır. Gün içinde yaptığı eylemlerin hangisinden keyif almakta, mutluluk hissetmekte, zevk almakta; huzur, dinginlik ve doygunluk hissetmekte; hangilerinden keder, kaygı, endişe, vesvese, daralma, korku, yetersizlik hissi, alay edilme, dışlanma, yalnızlık, sıkıntı hissetmektedir. Bunların bir listesi yapıldığında rahatsızlığı oluşturan kaynaklar, durumlar, ortamlar ve nesne ilişkileri daha net bir şekilde ortaya çıkar. Önümüze konan bu liste sayesinde de neyi neyle, eşleştireceğimizi, neyi neyle nötralize edeceğimizi görebiliriz.</p>
<p align="left"><strong>10. Aktif Dinleme Eğitimi</strong><br />
İnsanlar birbirlerini dinlemeden konuşuyorlar. Çok ilginçtir ki gözlemlediğim on konuşmacıdan sekizi karşı tarafı dinlemeden cevap veriyor. İnsanlar konuşurken konuşmanın gerekçesi çok önemlidir. Konuşmak genellikle iki veya ikiden çok insanın bir fikri paylaşma, bir konuyu açıklığa kavuşturma ve bir sonuca ulaşmaya çalışma gayretidir. Ancak konuşmalarda bu amacın yanında çok farklı amaçlar da kendini gösterebilmektedir. Bu amaçları şu şekilde sıralayabiliriz.<br />
1. Yaşanmış acı bir olayı, bir mutsuzluğu veya nadiren bir mutluluğu sindirebilmek için ortaya çıkan konuşma şekli. Burada karşı tarafın ne istediği, ne beklediği veya kim olduğu hiç önemli değildir. Kişi sadece konuşur, karşı tarafı hiç dinlemez, anlamaz, anlamaya da ihtiyaç duymaz.<br />
2. İnanmadığı düşüncelerini, kendini inandırmak için, sesli olarak dile getirerek karşısındaki birisine hitap etme tarzındaki konuşma şekli. Kişi bir konuda inanç besler fakat bu inancının aleyhine de birçok delil vardır. Ama kişinin bu düşünceyi benimsemesi şartlar gereği zaruri bir hal almıştır. Ama zihninin bir tarafı bu düşünceye direnmektedir. Bunun için etrafında düşüncesini onaylatabileceği, özellikle görüş beyan edemeyen zayıf karakterli insanlar arar. Kendi düşüncelerini yüksek ses tonuyla onlara anlatır. Bu, siyasal bir partinin üstünlüğünü anlatmak olabileceği gibi herhangi bir konuda kendi haklılığını savunmak da olabilir. Bu birey de karşıdakini dinleme zahmetinde bulunmaz.<br />
3. Hâkimiyetini tesis etmek için konuşmayı araç olarak kullananlar. Özelikle otorite figürü konumunda olup narsist kişilik örüntüsünde bulunan bireyler kendi düşüncelerini karşı tarafa empoze etmeyi değil onu işgal etme hareketini sürdürürler. Karşı tarafı, fikirlerini dinlemeksizin ve önemsemeksizin kendi düşüncelerinin mutlak doğrular olduğuna inandırırlar. Karşı tarafla bu bağlamda konuşurlar.<br />
4. Kendi savunduğu fikri, kişiliği ile bütünleştirip kişilik savunmasına dönüştürme konuşmaları. Bunlar kişilik ile, konuşma içeriğini ayrıştıramamış ve ileri sürdüğü her fikri son damlasına kadar savunma ihtiyacı hisseden bireylerin konuşma biçimidir. Bunlar karşı tarafla tartışmaya girerler ancak onların ne dediğini anlamaya çalışmaktan ziyade, konuşmalarında açık arayıp eksik bulmak için dinlerler. Konuşma sürdürülürken onların iddialarını çürütücü karşı savunma aranarak bu dinleme devam ettirilir.<br />
5. Son konuşma şekli aktif dinleme şeklidir. Rasyonel bir kimliğin, yetkin bir yapının, olgunlaşmış bir bireyin gerçeğe ve hakikate ulaşmak için yaptığı bir konuşma tarzıdır. Bir konu ile ilgili bir iletişime geçtiğinde kişi öncelikle karşı tarafın ne demek istediğini tam manasıyla kavramaya çalışarak dinler ki bu aktif bir dinlemedir. Dinledikten sonra kavramasının doğru olup olmadığını test amacına yönelik olarak anladığı konuyu kendi cümleleriyle karşı tarafa aksettirir. Doğru anlayıp anlamadığını, karşı tarafın düşüncelerini kavrayıp kavrayamadığını karşı tarafa sorar. Karşı taraftan olumlu bir cevap alırsa aktif bir şekilde, gerçek manada karşıyı dinlediği ortaya çıkar. Aktif olarak dinlediği ve kavradığı bu fikirlere karşı farklı düşünceleri varsa, katıldığı ve katılmadığı yönleri karşı tarafa aktarır. Karşı tarafın da dinleme şekli aktif dinleme ise bu iletişim sağlıklıdır. Bu iletişim tarzından her iki taraf da büyük yararlar görür. Aktif dinlemenin olmadığı ve hiçbir konuşmanın yarar sağlanmadığı gibi bir iletişim de ortaya çıkmaz. Bu bir kör dövüşü gibidir. Herkes kafasındakini ortaya atarak çekilir. Bu da patolojik yapıların pekişerek devamını ve iletişim bozukluğunun artmasını beraberinde getirir.<br />
6. Hasta yukarıdaki konuşma modellerinden ilk dört modeli uyguluyorsa bunun ciddi sorunlar doğuracağı ve rahatsızlıkların kaynağında bu tip bir konuşma sitilinin olduğu anlatılır ve ikna edilir. Hastaya aktif dinlemenin nasıl yapılacağı modelleme ve taklit yaptırılarak öğretilir. Aktif dinlemeyi öğrenmiş olan hasta sorunlarını daha rahat aşabilir.</p>
<p align="left">11. Kendini Ödüllendirme<br />
Bütün canlılar davranışlarının pekişebilmesi için ödüllendirilmelidir. Ödüllendirilen tüm davranışlar pekişerek devam ederken cezalandırılan davranışlar kaçınılan davranışlar olur. Bu evrensel bir gerçek olup tarih boyunca insanoğlunun eğitiminde de kullanılmış yaygın bir eğitim modelidir. Yaşantımıza baktığımızda ödüllendirildiğimiz her alanda başarılı olduğumuzu, aşağılanıp cezalandırıldığımız alanlarda da başarısız olduğumuzu görürüz.<br />
Lise birinci sınıfa kadar matematik dersim çok kötü idi. Lise birde yeni bir matematik hocası geldi. Sıralar arasında dolaşırken benim önümde durdu. Elinde bir tespih vardı. Tespihi sallayarak, kafama hafifçe vurarak şöyle dedi: &#8220;Sen çok zeki bir çocuğa benziyorsun, gözlerinde zekâ parıltıları görüyorum.&#8221; Bu sözleri işittikten sonra hocamı çok sevdim. Hocamı sevince matematiğe olan ilgim arttı. Benim için kaoti<strong>k olan rakamlar anlamlı hale dönüştü. Hayatımda ilk defa bir matematik sınavında on aldım ve bu bende öz güvene yol açtı. O günden bugüne gelişen süreç içerisinde, ödüllendirile ödüllendirile (sosyal, psi</strong>kolojik, ekonomik) bu kitabı                     yazmaya muvaffak oldum.<br />
Sosyal hayatın her alanında bu espri geçerli iken rahatsızlıkların tedavisinde de aynı yapı etkinliğini sürdürür. Ödüllendirme başkaları tarafından yapılabileceği gibi insanın kendisini ödüllendirmesi şeklinde de yapılabilir. Bir rahatsızlıkla mücadele eden bir birey bu rahatsızlığının tedavisinde belirli kademelere ulaştığında her kademede kendini ödüllendirerek olumlu pekiştirici süreçleri faaliyete geçirmelidir. Başarısız olduğunda veya gerileme yaşadığında da kendini cezalandırmalıdır. Haz aldığı bir fonksiyondan vazgeçebilmeli veya o hazzı erteleyebilmelidir. Bireyin kendini ödüllendirmesi, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik seviyesiyle orantılı olmalıdır. Depresyon hastalarında, sosyal fobiklerde, obsesif  kompulsif bozukluklarda ve cinsel işlev bozukluklarında davranışçı kendini ödüllendirme tekniği rahatlıkla kullanılabilir. Bu ödül menüsü kendisine verilebilecek olan bir aferin olabildiği gibi bir sinema bileti, bir tiyatro veya konser bileti, bir kıyafet ve bir tatil gibi değişik menüler de olabilir.</p>
<p align="left">Kaynaklar:<br />
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ &#8211; Bütüncül Psikoterapi</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapi2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Psikoterapi Sınıflandırmaları</title>
		<link>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapi1/</link>
		<comments>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapi1/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2009 20:01:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[psikoterapi çeşitleri]]></category>
		<category><![CDATA[psikoterapi sınıflandırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[psikoterapi sözlük anlamı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.drkamilecan.com/?p=14</guid>
		<description><![CDATA[Psikoterapi&#8217;de bir taraftan iyileşmeyi talep eden kişi ve/veya kişiler, diğer taraftan iyileşmeye aracı ve yardımcı olacak veya iyileşmeyi sağlayacak kişi veya kişiler vardır. İşin başında çok bilinmeyenli denklem oluştu bile. Terapiste müracaat edenler bir kişi ya da kişiler, aile veya sülale olabilir. Bu yapıların durumuna göre terapi tekniği–yaklaşımı ve psiko-patolojik  olarak kavramlaştırılması farklı farklı biçimler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p align="left">Psikoterapi&#8217;de bir taraftan iyileşmeyi talep eden kişi ve/veya kişiler, diğer taraftan iyileşmeye aracı ve yardımcı olacak veya iyileşmeyi sağlayacak kişi veya kişiler vardır. İşin başında çok bilinmeyenli denklem oluştu bile. Terapiste müracaat edenler bir kişi ya da kişiler, aile veya sülale olabilir. Bu yapıların durumuna göre terapi tekniği–yaklaşımı ve psiko-patolojik  olarak kavramlaştırılması farklı farklı biçimler arzeder. Bunların detayına birazdan gireceğiz. Diğer taraftan terapist olarak yer alan kişi, bir hekim ya da bir terapist olabilir, ko terapistiyle birlikte iki terapist olabilir veya bir araştırma merkezinde terapiyi yürütürken diğer terapistlere eğitim veren bir konumda olabilir. Bu şartlarda da terapist ve/veya terapistler açısından farklı dinamikler ortaya çıkmaktadır. Tıpkı bilardo masasındaki topların durumu gibi. Bu iki taraflı ilişkiyi, çeşitli bağlamlarda ele alarak bir teknik sınıflandırma yapmak mümkündür. Bütüncül terapinin kastettiği şey de bir olguya veya fenomene her boyuttan ve farklı zaman dilimlerinde bakabilme yeteneğini sağlamaktır. Olaya mekânsal perspektifte yaklaştığımızda; ofiste yapılan psikoterapiler, hastanede yapılan psikoterapiler, eğitim kurumlarında yapılan psikoterapiler ve dışarıda yapılan psikoterapiler şeklinde bir sınıflandırmaya gidilebilir.</p>
<p align="left">Psikoterapiyi kimlerle yapıldığı perspektifiyle bir sınıflandırmaya tabi tutacak olursak, bir kişiyle yapılıyorsa bireysel terapi, çiftlerle yapılıyorsa eş terapisi, aileyle yapılıyorsa aile terapisi, sülaleyle yapılıyorsa sülale terapisi, grupla yapılıyorsa grup terapisi  adını alır.</p>
<p align="left">Hekim açısından bir değerlendirme ve tasnif yapılacağı zaman;, bir hekim tarafından yapılan, iki terapist tarafından yapılan veya heyet önünde yapılan çalışma şeklinde bir gruplandırma yapılabilir. Psikoterapi, hastanın hekimden beklentilerine göre de sınıflandırılabilir: Hasta terapistinden sadece anlaşılmayı bekleyerek terapiye gelebilir. Mesela haksızlığa maruz kalmış bir insanın maruz kaldığı haksızlığı kimseye anlatamamış ya da anlaşılmamış olabilir. Hasta, anlaşılmak ya da derdini paylaşmak için de terapiye gelebilir. Özellikle bir nesnenin kaybından sonra yaşanılan yas reaksiyonu acısını paylaşmak için hekime gelebilir. Hasta, terapistine sadece destek almak için gelebilir: Bu durumda o hastanın ego  ideallerini gerçekleştirmek için motivasyona ihtiyacı vardır ve bu motivasyon ve desteği almak için hekimine gelmiş olabilir. Hasta terapistine sadece semptomunu ortadan kaldırması amacıyla gelebilir: Mesela cinsel işlev bozukluklarında erken boşalmayı önlemek/ortadan kaldırmak böyle bir başvuru sebebidir. Hasta terapistine semptomunu bastırmak için gelebilir: Herhangi birine karşı hissedilen öfkeyi kontrol altına almak için gelinebilir. Hasta semptomunu değiştirmek için hekime gelebilir: Tırnak yeme problemi yerine daha Zarasız bir semptom kabulünü gerçekleştirmek üzere gelebilir. Hasta hekimine davranışlarını düzeltmek amacıyla gelebilir. Hasta hekimine bilişsel süreçlerdeki çarpıtmaları düzeltmek amacıyla gelebilir. Hasta hekimine derinliğine bir analiz yaptırarak kişiliğini değiştirmek amacıyla gelebilir. Hasta hekimine anlam veremediği anksiyetesini tedavi etmek amacıyla gelebilir. Hasta hekimine sekonder kazançlar amacıyla ya da sosyal bir rol olarak algıladığı için gelebilir. Bu açılardan bakıldığında hastanın hekimden talebine göre bir psikoterapi sınıflandırması yapmak mümkündür.</p>
<p align="left">Terapist perspektifinden bakıldığında ise psikoterapi çok çeşitli bağlamlarda sınıflandırılabilir. Hekimin hastaya yaklaşma tutumuna göre hastayı anlamaya, paylaşmaya, desteklemeye, problemleri bastırmaya veya derinliğine araştırmaya yönelik bir psikoterapi tekniği seçilebilir.</p>
<p align="left">Hekim bir psiko-patolojik anlayışa göre hastasına yaklaşmaktadır. Bu psiko-patolojik anlayışın içeriğine göre de bir sınıflandırma yapmak mümkündür. Hekim, hastasının sorunlarını davranışçı, bilişsel, dinamik, varoluşçu ve transanksiyonel bir bağlamda ele alabilir veya bunların alt gruplarına giren okulların psiko-patolojik hastalıkları kavramsallaştırması doğrultusunda yaklaşımda bulunarak buna göre bir sınıflandırma yapılabilir. Hekim ruhsal rahatsızlıkları tedavi etmek için bir takım yöntemler ve teknikler uygulayabilir ki bu yöntem ve tekniklere göre de bir sınıflandırma yapmak mümkündür. Konuşarak, oyun oynayarak, resim yaptırarak, müzikle ve dokunarak tedavi gerçekleştirilebilir. Terapilerin büyük bir ekseriyeti konuşma üzerinde cereyan etmesine rağmen diğer terapi tekniklerinin de kullanıldığını görmekteyiz.</p>
<p align="left">İnsanın dış dünyaya açılan beş duyusu ve içerimizde bunların muhtelif kombinasyonları mevcuttur. Bu beş duyunun her birine göre de tedavi teknikleri geliştirmek mümkündür. Görsel olarak bir takım sanat terapileri, belirli mekânların izletilmesi belirli resimlere baktırılması, belirli tiyatro oyunlarının izletilmesi, travmaya maruz kalınan bölgelerle görsel olarak yüzleşilmesi, travma mekânlarına gidilmesi, korkunun desensitizasyonunda resimden canlısına kadar görsel malzemenin kullanılması. İşitsel olarak bakıldığında ritm tedavisi, musiki tedavisi, muhtelif seslerin dinletilmesi (su sesi, doğa sesi, kuş sesi, dalga sesi vb.) dokunsal olarak dans terapisi, dokunmatik terapi, seks terapisinde vücut masajı, partner vücudunun masajı, duyulara odaklanılması vd. Koku ve tat ile ilintili olarak da koku ve tada bağlı çağrışım zincirlerinin sağlıklı linklerde bağlantılarının kurulması sayesinde oluşturulabilen tedavi teknikleri bulunmaktadır.</p>
<p align="left">Burada özellikle konuşmayla bağlantılı olarak yapılan terapi çok önemlidir. Bütün terapilerin büyük çoğunluğu konuşularak yürütülür. Çünkü insanoğlunun insan olma özelliğinin en temel belirtisi konuşma özelliğidir. Konuşma beş duyuyla şekillenmiş olan içsel tasarımların simgeyle dile gelmesidir. Konuşmanın nitelik ve niceliğine göre bir psikoterapi sınıflaması yapılabilir. Konuşmanın yumuşaklığı, sertliği, baskınlığı, hızlı veya yavaş olması birer teknik olabilir. Bu bağlamda konuşmanın içeriğine göre de terapi, telkin düzeyinde inandırma ve iknaya ulaşmak, yol gösterme ve rehberlik etmek ve danışmanlık hizmeti vermek için kullanılabilir. Psikopatolojik yaklaşımla davranışçı terapi yönteminde ise nefes egzersizleri, progresif gevşeme, şartlı koşullama, yüzleştirme, maruz bırakma, rol yapma, ödül-ceza tekniği, pekiştirme ve söndürme şeklindeki teknikler uygulanabilir ve sınıflandırma da buna göre yapılabilir.</p>
<p align="left">Bilişsel bir psiko-patolojik anlayış düşünülecek olursa, çalışılan katmana göre terapi sınıflandırılabilir ki bu durumda otomatik olumsuz düşüncelerin belirlenmesi ve değiştirilmesine yönelik psiko-terapötik yaklaşım, temel kabullerin belirlenmesi ve değiştirilmesine yönelik psiko-terapötik yaklaşım ve temel şemalara inerek onların değiştirilmesine yönelik psikoterapötik yaklaşımlar ortaya çıkmaktadır. Bilişsel terapinin uyguladığı tekniklere göre de şöyle bir sınıflandırma yapılabilir: Negatif düşünceyi belirleme, düşünce ile duygu bağlantısını gösterme, düşünce ile inanma yüzdesini orantılandırma, olumsuz düşünceye alternatif düşünce geliştirme, düşüncenin kâr ve zararını hesap etme, mevcut bir gerçekliği kabul etme, soruna düşey/dikey inişle yaklaşma, düşünce-duygu-davranış kısır döngüsünü kırma, düşünce durdurma, düşünce değiştirme, paradoks yaklaşım ve probleme problem çözücü olarak yaklaşma becerisini edindirme teknikleri.</p>
<p align="left">Psikodinamik formülasyona göre bir yaklaşım tercih edildiği zaman şu yöntemler dikkate alınarak terapi uygulamaları yapılabilir. Serbest çağrışım, rüyaların yorumlanması, dil sürçmelerinin incelenmesi, simgelerin incelenmesi, dirençlerin incelenmesi, aktarımın yaşantılanması ve açıklamalar ve yorumlar<br />
Bunun dışında mekânın değiştirilmesi, mesleğin değiştirilmesi, eşin değiştirilmesi, eşyanın değiştirilmesi ve çeşitli rehabilitasyon hizmetleri gibi ek tedavi teknikleri de kullanılabilir ki, bu bağlamda da bir psikoterapi sınıflandırması yapmak mümkündür.</p>
<p align="left">Biz bu şekildeki terapi çeşitliliğine ve bunların çaprazlanması sonucu ortaya çıkacak olan psikoterapi sayısına burada değinemeyeceğiz. Bunları bir bütüncül psikoterapi şemsiyesi altında dört ana kümeye ayırarak sınıflandırmaya çalışacağız. Bütüncül psikoterapi; hastanın psiko-patolojik  gelişim hikâyesiyle bağlantılı olarak; davranışçı, bilişsel (Kognitif), dinamik ve varoluşsal bir formülasyona tabi tutulacaktır. Bu yapılar tek başına patolojiye neden olabileceği gibi birkaçı bir arada bulunarak da bir patolojiyi oluşturmuş olabilir. Ancak böyle bir sınıflandırma hastayı doğru bir şekilde anlamamızı sağlayacak ve iyi bir formülasyon yapmamızı temin edecektir. Yaptığımız bu formülasyona göre de bir tedavi prosedürü hazırlayacak ve yukarıda geçen tedavi tekniklerinin uygun olanlarını tedavinin uygun aşamalarında uygulamaya geçireceğiz.<br />
Bu sayede tek bir psiko-patolojik öğretinin sınırlarına hapsolmaktan kurtulacak ve hastaya yararlı olacak daha geniş bir hareket kabiliyeti bulduğumuz terapi alanında birçok tedavi tekniğini uygulayabileceğiz. Yaptığımız çalışmalarda uyguladığımız bu bütüncül terapinin hastalara daha yararlı olduğu gösterilmiştir.</p>
<p align="left"><strong>Kaynaklar:</strong><br />
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ &#8211; Bütüncül Psikoterapi</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapi1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ruhsal Bilgilendirme</title>
		<link>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapiana/</link>
		<comments>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapiana/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2009 19:48:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[bilişsel psikoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[davranışcı psikoterapi]]></category>
		<category><![CDATA[psikoterapi çeşitleri]]></category>
		<category><![CDATA[ruhsal bilgilendirme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.drkamilecan.com/a/?p=6</guid>
		<description><![CDATA[Ruhsal bilgilendirme Psikoterapi Psikoterapi Çeşitleri -Davranışçı Psikoterapi -Bilişsel Psikoterapi -Varoluşçu Psikoterapi -Dinamik Psikoterapi Dinamik Açıdan Ruhsal Aygıt ve Parçaları ( İd, Ego ve Süperego ) İnsanın Ruhsal Gelişim Evreleri -Oral Evre -Anal Evre -Ödipal Evre &#8211; Cinsel Kimlik Evresi -Latent Evre -Ergenlik Evresi Savunma Mekanizmaları Ruhsal Olgunlaşma Süreci: Hasetten Şükrana Holistik Terapi Alıntıdır: Dr. Tahir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1 class="style5"><span style="font-family: Arial,Helvetica;">Ruhsal bilgilendirme</span></h1>
<p class="style8">
<p><span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"><a href="../../psikoterapi.html">Psikoterapi</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"><a href="../../psikoterapi1.html">Psikoterapi         Çeşitleri</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"> -<a href="../../psikoterapi2.html">Davranışçı Psikoterapi</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"> -<a href="../../psikoterapi3.html">Bilişsel Psikoterapi</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"> -<a href="../../psikoterapi5.html">Varoluşçu Psikoterapi</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"> -<a href="../../psikoterapi4.html">Dinamik Psikoterapi</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"><a href="../../ruhsalbilgilendirme.html">Dinamik                     Açıdan Ruhsal Aygıt ve Parçaları ( İd, Ego ve Süperego )</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"><a href="../../ruhsalgelisimevreleri.html">İnsanın                         Ruhsal Gelişim Evreleri</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"> -<a href="../../ruhsalgelisimevreleri1.html">Oral Evre</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"> -<a href="../../ruhsalgelisimevreleri2.html">Anal Evre</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"> -<a href="../../ruhsalgelisimevreleri3.html">Ödipal Evre &#8211; Cinsel Kimlik Evresi</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"> -<a href="../../ruhsalgelisimevreleri4.html">Latent Evre</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"> -<a href="../../ruhsalgelisimevreleri5.html">Ergenlik Evresi</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"><a href="../../savunmamek.html">Savunma                     Mekanizmaları</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica;"><span style="color: #003300;"><a href="../../haset.html">Ruhsal                         Olgunlaşma Süreci: Hasetten Şükrana</a></span></span><br />
<span style="font-family: Arial,Helvetica; color: #003300;"><a href="../../butunculterapi.html">Holistik                         Terapi</a></span></p>
<p>Alıntıdır: Dr. Tahir ÖZAKKAŞ, Bütüncül Psikoterapi</p>
<hr />
<h3><strong>Vajinismus(Vaginusmus) Tedavisi? </strong>(Vajinismus psikoterapist, cinsel terapist ve hipnoterapistler tarafından çözümlenecek bir psikolojik bozukluktur.)</h3>
<p>Kadında cinsel ilişkinin olduğu anatomik bölgeye vajen adı verilir. Vajenin etrafındaki kasların kasılması, tüm vücutta bir kasılma, endişe, korku ve panik hali, kadının bacaklarını sıkıca kapatması ve elleriyle eşini itmesine yol açan, istemsiz bir şekilde yani kadının kontrolü dışındaki bilinçdışı vajinal kasılmalara vajinismus denir. Halk arasında evli bakireler, tamamlanmamış evlilik veya cinsel fobi,  tıp literatüründe cinsel işlev bozuklukları sınıflamasında ise cinsel ağrı bozukluğu da denilir. Ağrılı cinsel ilişki ile vajinismus birbirlerini tetikleyebilen iki patolojidir.</p>
<p>Vajinanın giriş bölümündeki 2 cmlik düz kaslardan oluşan ağzı gergin ve serttir. Bu nedenle cinsel birleşme olanağı vermez. Penis vajinaya giremez.</p>
<p>Vajinismuslu kadınlar cinsellikle ilgili konuşmayı sevmezler, cinselliği iğrenç olarak algılayabilirler. Vücutlarının eşleri tarafından beğenilmeme korkusu yaşayabilirler, vücutları ile barışık değillerdir. Eşleri tarafından terk edilme duyguları ve güvensizlik yaşayabilirler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.drkamilecan.com/2009/01/02/psikoterapiana/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

