Archive for the ‘Psikoterapi’ Category

Anal Evre

Cuma, Ocak 2nd, 2009

A- Hazzın Yönelimi Açısından

Hazzın yönelimi açısından anal evre, kimliğin ve kişiliğin şekillendiği evredir. Bir yaşını dolduran çocuk yürüyebilecek ve konuşabilecek kadar biyolojik yapısı gelişmiş, içte nesne tasarımları dünyasını kurmuş, nesneleri seslerle etiketleyerek somut iletişimine başlamıştır. Çocuklar üzerinde özellikle Mahler’in yaptığı çalışmalarda yürümeyle birlikte çocukların annelerinden ayrımlaştığı, ayrı bir birey olma konusunda mücadele verdikleri ve dış dünyanın keşfine yönelerek farklı bir bireysel varoluşu gerçekleştirdikleri gözlemlenmiştir. Artık çocuk zihinsel olarak dikkat edebilmekte, odaklanabilmekte, nesneleri seçebilmekte, nesneler arasında bağlantı kurabilmekte, düşünebilmekte ve kısmen akıl yürütme yoluyla sonuç çıkarabilmektedir.

Kurgusal bir zeminde beş duyu ile alınan duyusal bellek uyarılarının birincil bellekte algıya dönüşmesi yani seçilmesi, çok sık kullanılan uyaranların da ikincil belleğe atılarak kişiliğe kazandırılması söz konusudur. Şöyle bir hayal edelim. Bir canlı, bir yaşında bir bebek, dışarıdan her an milyonlarca uyarıya muhataptır. Ve bu uyarılar kesilmeden ardı ardına devam etmektedir. Kulağa sesler gelmekte, göze ışık yansımaları ulaşmakta, burna kokular gelmekte, ağızda bir tat duyusu var olmakta, derinin yüzeyi her an sıcaklığı soğukluğu, ağrıyı, basıncı ve titreşimi ölçmektedir. İçimizden de tüm organların her alanında milyonlarca bilgi aynı şekilde beyne ulaşmaktadır. Bebek önce bunları birleştirmekte, anlamlandırmakta ve sınıflandırmaktadır. Kendi bireysel sınırlarını kavramış olan bebek temel güven duygusuyla nesnenin nesne olarak sürekliliğini idrak etmiş, onunla iletişim içerisine girmeye başlamıştır. İşte burada bebek için müthiş bir zorluk başlar.

Çevresindeki binlerce nesne ile nasıl iletişim kuracaktır? Sadece bir nesneyi ele alarak örnekleyelim. Odanın ortasında bir sehpa vardır. Bu sehpaya uzak mı duracak, yakın mı, bu sehpanın üzerine mi çıkacak yoksa altına mı girecek. Bu sehpayı ısıracak mı yalayacak mı veya içmeye mi çalışacak. Sehpaya eliyle mi, kafasıyla mı, yoksa ayağıyla mı dokunacak, sehpadan korkacak mı ya da onu sevecek mi yoksa ona karşı nötr mü kalacak. Sehpaya vuracak mı yoksa onu okşayacak mı? Bu fiilleri bir günlük zaman diliminin içerisinde hangi saate ne kadar süreyle ne kadar tekrarla yapacak? Eğer sehpanın üzerine bir biblo konulursa biblo bu ilişkiyi nasıl etkileyecek? Üstelik odanın içini eşya ile doldurduğunuzu ve bunun üzerine zaman faktörünün değişkenliğini ve bir de ağabey, abla ve kardeş faktörünü koyduğumuzda işin ne kadar kompleks bir hal alacağını tahmin bile edemezsiniz. Bütün dünyadaki nesneleri ve onlarla ilişkilerini düşünecek olursanız sonsuz sayıda kombinasyon ortaya çıkar ki bu da çocukta sadece şaşkınlık ve donma duygusu yaratır. Eşya, eşya olarak anlamlandırılmış olmakla birlikte onunla ilişkinin nasıl gerçekleşeceği bilinmez soru olarak karşımızda durmaktadır. İşte burada bebeğin tek çıkar yolu vardır. Sehpa ile annenin nasıl iletişim kurduğunu gözlemleyerek modelleme yapmak. O zaman iş kolaylaşacaktır. Çocuk bir evreyi daha aşmış bilinmezi bilinir hale getirmiştir. İş kolaydır, anne, sehpa veya diğer nesnelerle nasıl bir iletişim içine giriyorsa çocuk bunu modelleyecek ve kendine bir nevi yeni yollar açacaktır. Bir nesneye ulaşmanın milyonlarca yolu vardır. Ama anne o nesne ile bir şekilde iletişim kurmaktadır. Milyonlarca yoldan birisini tercih ettiğinden dolayı belirsizlik ortadan kalkmaktadır, kaosa düzen gelmektedir.

Fakat bu esnada çocuk ikinci bir problemle karşımıza çıkar. Evdeki diğer aile bireyleri nesnelerle ilişkilerinde birbirinden farklı yaklaşım tarzlarını benimsiyorlarsa, çocuk küçük ama yeni bir kaosun eşiğindedir. Birkaç yoldan hangisini tercih edecektir. Sehpa sevilecek mi, dövülecek mi yoksa nötr bir alet olarak duracak mı? İşi biraz daha karmaşık hale getirirsek anne, nesne ile iletişim içerisine girerken, nesneyi zaman zaman sevmekte zaman zaman dövmektedir. Bu kurallı ve mantıksal bir yapı içerisinde oluşuyorsa ne zaman seveceği ne zaman döveceği kurallara bağlı ise problem yoktur. Netleşme daha da berraklaşmaktadır. Ama annenin nesne ilişkisinde kuralsız bir şekilde ne zaman seveceğini ve ne zaman kızacağını bilmiyorsak çocuk borderline  bir krize düşmektedir.

Buraya kadar her şeyin normal gittiğini varsayalım, bütün bunların farkına varan ve sorunsuz bir aile ortamında nesne ile sağlıklı ilişkiye giren bir bebek var olduğunu düşünelim. Burada insanoğlunun en büyük açılımı gerçekleşir. İnsanoğlu otomatizmadan çıkmakta nesne ile iletişim kurma ya da kurmama kararını verecek olan irade dediğimiz bir kavramla karşılaşmaktadır. Bu bebeğin tanımadığı bir şey olup insan olarak varoluşun ilk çekirdeğidir. Böyle bir yetisinin var olduğunu fark etmek bebeği şaşırtmaktadır. Eylemin yaratıcısı olduğunu bilmek kadar onu hem hoşnut eden hem de ürküten başka bir şey yoktur. Artık anne veya ebeveyni model alarak eşya ile ilişkinin yollarını öğrenmiştir ve eşya ile ilişkiye girmeme, girecekse hangi tür ilişkiye gireceğinin kararını bebeğin kendisi vermektedir. Burada çocuk ambivalansın tam ortasındadır: Yapmak veya yapmamak. İkisi de yaratmaktır. Yapmayı da yapmamayı da kendisi tercih edecektir. İkisi de güzel ve kıymetlidir. Yaptığı zaman yapmanın gururunu duyarken, yapmama edimini gerçekleştiremediği için onun üzüntüsünü yaşayacaktır. Yapmama tercihinde bulunduğu zaman yapmamanın getirmiş olduğu eylemin yaratıcılığını hissedecek, diğer yandan yapabileceği şeyleri kaçırmanın hüznünü yaşayacaktır. Yıllar boyu bunun ayak izlerini ruhumuzun derinliklerinde hep hissedeceğiz. Bir karar verirken neler kaçırdığımızı düşünerek, karardan vazgeçerken de neler yapmadığımızı düşünerek…

Bu aşamada bebek insan olmuştur. Bu noktadan itibaren kendi kararlarını kendi vererek geleceğini tayin etmekte ve hayatının sorumluğuna sahip olmaktadır. Çocuk birey olmanın heyecanıyla biran önce bağımsızlığını ilan ederek ayrı bir birey olma gayreti peşinde koşar. Anne bu bağımsızlığı destekler ve uzaktan bakarak takip ederse gelişim çizgisi olumlu yönde devam eder.

Bütün ruhsal hadiselerde olduğu gibi olaya birçok bakış açısıyla yaklaşmak gerekir. Bebek ayrılmayı düşünürken, anne neler hissetmektedir. Anne kendisinden bir parça kopmasını istememektedir. Kendi uzantısının ondan ayrılması onun canını yakmaktadır. Anne kendi vücudu üzerinde nasıl mutlak bir hâkimiyete sahip ve bundan gurur duyuyor ve bunu doğal kabul ediyorsa kendi bebeğinin üzerinde hâkimiyet hissetmesi ve onu kontrol etmek istemesi de aynı doğallıktadır. Ama bu bebeğin gelişim sürecine aykırı bir şeydir. Bebek anneden ayrılmakta, ayrılmak istemekte ve ayrı bir birey olarak var olmanın peşinde koşmaktadır. Anne ile bir iktidar mücadelesi başlar, çocuk gücü yettikçe iktidarını korumaya, anne de ona müdahale etmeye çalışmaktadır. Ayrıldığını hissedip anneye sözünü geçirdiğini hissettikçe haz kavramı doruklara ulaşmakta ve varoluşun mutluluğunu yaşamaktadır. Annenin iktidarı kırılıp bebeğin iktidarı geliştikçe anne bir taraftan hüzün duymakta diğer taraftan bebeğin büyüyüp gelişimini seyrettikçe mutlu olmaktadır.
Çocuğun ‘bırak ben kendim yerim, bırak elbisemi kendim giyerim, ben kendim yürürüm’ şeklindeki ben merkezli yaşam anlayışına anne zaman zaman müdahale eder, çocuğun fiziksel kapasitesinin sınırlılığını ve iradesinin mutlak olmadığını ona gösterir ve ispat eder. Anne izin vermediği müddetçe, özgür iradesinin istediği eylemleri gerçekleştirmesi mümkün değildir. Çocuk burada bir acizlik içine düşer, yeni bulduğu ve keşfettiği birey olma duygusu bu şekilde ağır bir darbe almıştır. Anne veya ebeveyn her zaman güçlü ve üsttedirler. Eliyle büfedeki bibloya uzanmaya çalışan çocuk onu almaya gayret etmektedir. Tam ulaşacağı esnada anne bibloyu alıp bir üst rafa koyar. Çocuk orada fiziksel sınırlılığının ve yetmezliğinin ve annenin iktidarının gücünün farkına varmaktadır. Çaresizlik duygusuyla öfkelenmekte kızmakta ağlamakta etrafı tekmelemektedir. Dürtü hedefine ulaşamamış ve haz kaybedilmiştir.

Tam bu esnada çocuk mutlak iktidarı yakalar? Nasıl mı? Bir gün annesi gelir. Çocuğa tuvalet alışkanlıklarını öğretmek amacıyla onu tuvalete götürerek kakasını ve çişini büyükler gibi artık oraya yapması gereğinin vaktinin geldiğini sevecen bir dille söyler. Bu ciddiyet karşısında çocuk sanki şaşırmıştır. Hiçbir konuda muhatap alınmayan çocuk ilk defa bu şekilde ciddiye alındığını fark etmiştir. Anne ile iktidar paylaşımında fiziksel gücünün elverdiği oranda iktidar alanını koruyan bebek burada da iktidarını korumaya karar vermiştir. Annesinin taleplerine karşı ne kadar direnirse o kadar bireysel varoluşun hazzını yaşayacaktır. Ama bunun da bir sınırının olduğunu daha önceki tecrübelerden bilmektedir. Biblo ile oynarken biblosu elinden alınmıştır, kirli kazağını çıkarmak istemediğinde zorla çıkarılmıştır, kirli topun yatak odasına bırakılmasına müsaade edilmemiştir. Bugün ise anne, çişini ve kakasını tuvalete yapmasını istemektedir. Çocuk burada direnmelidir. İktidarını korumalıdır. Ne kadar çok koruyabilirse o kadar var olacak ve o kadar birey olduğunu hissedecektir. Annesinin sözüne karşı gelir, çişini ve kakasını bırakmaz. Ve süreci beklemeye koyulur. Bibloda, elbisede ve topta olduğu gibi anne müdahale ederek kakasını ondan alacak ve tuvalete annesi bırakacaktır.

Ama hikâye böle gelişmez. Annenin kendi içindeki çiş ve kakasını bir biblo gibi alamadığını fark eder. Devasa ve mutlak iktidar sahibi olan anne acziyet içerisine düşmüş ve çocuğun kararına mahkûm olmuştur. O ne zaman isterse çişini ve kakasını kendisi verecektir. İlk defa mutlak güç ve iktidarın hazzı çocuğa geçmiştir: Anneyi bekletme ve istediği zaman ve şartlarda çişi ve kakayı verme. Çişi bırakmak ve tutmak ya da kakayı bırakmak ve tutmak yoluyla yaratıcı gücünü hissetmenin zevkini yaşamaktadır. Bu nedenle ilgi odağı ağızdan, oral tatminden anal bölgeye ve anal tatmine kaymıştır. Burada hazzın iki ekstrem şekli vardır. Birincisi bırakma ve tutma edimlerini yapabilme gücüne ulaşmak, diğer taraftan anneyi kendisinin kararına mahkûm etmek.

Bu evrede haz çocuğun iradesini ve özerkliğini kullanma yetisi üzerine odaklanmaktadır. Anne ile kıyasıya süren bu iktidar mücadelesinde annenin veya ebeveynlerin çocuğa yaklaşım tarzı çocuğun kişiliğini belirleyecektir. Bizim toplumumuzda annelerin çocukları karşısında yumuşak karınları mevcuttur. Çocuklar bunu çok iyi değerlendirir. Mutlak iktidarın elde edildiği alan sadece tuvalet alışkanlıkları olmayıp, yemek yeme ve uykuya yatma fiilleri de çocuk için bir meydan muharebesine dönüştürülebilir. Yeme konusunda çocuğun üzerine aşırı düşen bir anne farkında olmadan iktidar alanını çocuğuna kaptırmaktadır.

Fiziksel bir ihtiyaç olması bakımından acıktığında çocuk yemek yemek için yoğun taleplerde bulunacaktır. Ama anne çocuğa yemek yedirmek için aşırı bir gayretkeşliğe düşer ve bunun kendisi için çok önemli olduğu duygusunu çocuğa hissettirirse çocuk ağız girişinde bir gümrük bölgesi oluşturacaktır. Annenin iktidarının sınırlandığı, bir kaşık çorbanın içilmesi için pazarlıkların yapıldığı ve çocuğun mutlak iktidarının temin edildiği bir zemin yaratılmıştır. Aynı şey çocuğun uykuya yatırılması konusunda da geçerlidir. Zaman zaman çocuk ebeveynlerin açmazda olduğu dönemleri (misafirlerin gelmesi, kalabalık bir market ortamı vb.) keşfederek mutlak istek ve iktidarını bu zamanlarda gerçekleştirir. Aile de bunu pekiştirerek aynı acziyeti gösterir. Buralarda çocuk için hazzın yakalandığı, ebeveynlerin kendine mahkûm kılındığı ender dönemlerden biridir. Muhtemelen temel haz kaynağı elde edilmek istenen obje değil, anne ve babanın mutlak iktidarının kırıldığını gözlemlemek ve bireysel varoluşunu gerçekleştirmektir. Ebeveyn ile girişilen bu iktidar mücadelesinde çocuk hazzını yaşamaya çalışır; haz temel olarak anal bölgenin fonksiyonları üzerindedir ve her alanda yansımaları vardır.

B- Psiko-toplumsal Açıdan

Psikotoplumsal açıdan bu evre ya özerkliğin sağlandığı ya da kaybedildiği bir evredir. Ya insan varoluşunu gerçekleştirecek ve bağımsız bir birey olacak ya da kuralların karşısında köle olacaktır. Yukarıdaki sehpa örneğimizde olduğu gibi. Sehpa ile muhtelif şekillerde iletişim kurulabilir. Bunu bir başka örnek ile açıklayacak olursak, İstanbul’dan İzmir’e çeşitli yollarla gidilebilir. Bu yollar bir nolu karayolu, 2 nolu karayolu, demiryolu, hava ulaşımı, deniz yolu, otomobil, bisiklet, yürüyerek veya elinde bir harita ve güzergâh olmadan yalnız başına rasgele gidiş. Yalnız başına eşya ile iletişim kurma, kaosu ve belirsizliği getirir ki bununla yaşamak mümkün değildir. İstanbul’dan İzmir’e giderken yollardan biri seçilecektir ki bu yollar insanların kişilik örgütlenmesidir. Kişilik örgütlenmesi demek nesne ile devamlı ve tutarlı bir ilişki örgütlenmesidir. Kişilikler çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir.
Bu kişilik örgütlenmeleri  DSM-4′te (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) üç kümede toparlanmıştır. A kümesinde paranoid, şizoid , şizotipal; B kümesinde antisosyal, narsistik, borderline  (sınırda), histrionik; C kümesinde bağımlı, çekingen, obsessif kompulsif ve miks tip. Bunların dışında da normal kişilik örgütlenmesi söz konusu edilmektedir. Buna ilaveten daha önceki sınıflandırmalarda mevcut olan iki kişilik örgütlenmesi daha vardır ki buna da toplumumuzda sıkça rastlanmaktadır. Bu iki kişilik örgütlenmesi pasif agresif tip ile self-defeting  (kendini heder ve kurban eden) kişilik. Bu kişilik örgütlenmeleri bakıcılarla çocuk arasındaki iktidar mücadelesinin sıfırdan yüze ulaşan spektrumunda herhangi bir yerde sınırların belirlenmesiyle ilintilidir. Yelpazenin en başına narsistik kişilik örgütlenmesini, diğer başına da obsesif  kompulsif yapıyı koyabiliriz. Narsist yapı kakasını, istediği zaman istediği yere, istediği şekilde yapan çocuğu simgelerken, obsessif kompulsif yapı spektrumun diğer ucunda kakasını nerede, nasıl ve ne şekilde ne kadar yapacağını kurallarıyla yapan kimliği simgeler.

Ebeveyn çocuğun birey olma özlemlerini destekleyip realitenin acı gerçeklerini de bir taraftan gösteriyorsa bu, özgür, özerk ve bağımsız bir kimliği oluşturur. Çocuk bu kimliği oluştururken iki güzergâhta çalışır. Bunların ilki, anne-babayı modelleyerek nesne ile iletişimin yolunu öğrenir. Anne-baba  özerk ve saygın kişilikleri haiz ise çocuk bunu modelleyerek nesne ile sağlıklı ilişki içine girer. İkinci alanda, anne ve babayla iktidarı paylaşırken kendi iktidar alanına saygı duyulması ve tercihlerine önem verilmesi ama realitenin sınırlarının zorlanmaması şeklindeki bir eğitim modeli çocuğun sağlıklı kimliğinin daha da pekişmesini temin eder. Çocuk ne narsist ne de obsesif  yapıya kayar. Çocuğun bağımsızlık arayışı, bir takım girişim ve kararları aile tarafından ketlenirse çocuk yaptığı eylemlerden hep kuşku duyar. Daha sonraki hayatında bu kuşkunun izlerini hep görürüz. Bağımsız olarak verdiği her karardan kuşku duyarak başkalarından onay alma ihtiyacı hisseden bireyler görürüz. Veya bu dönemde çocuğun ortaya koyduğu bağımsız eylemler ve acemi teşebbüsler aile tarafından alay konusu edilirse çocuk içinde utanç çekirdeğini geliştirir. Daha sonraki dönemlerde toplum içerisindeki yapacağı her eylemden sonra alay edileceği endişesi duyan, utanç çekirdekli bir kimlik meydana getirir Toplum içinde yaptığı her türlü eylemden utanır, korkar, ürker ve çekinir. İşte, bağımlı, çekimser ve sosyal fobik yapının kaynağı budur .

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Oral Evre

Cuma, Ocak 2nd, 2009

A- Hazzın Yönelimi Açısından (Psiko-seksüel Açıdan)

İnsanın biyolojik gelişimini incelerken doğum sonrası dönemde süt çocukluğu dönemini daha önce anlatmıştık. Organizmanın biyolojik gelişiminin nasıl şekillendiği ile ilgili bilgiyi de detaylı olarak vermiştik. Ruhsal bir bileşenin ilk oluşumu çocuğun doğumuyla beraber başlar. Bu dönemde olup bitene ve bu dönemden sonra oluşan yapılara bir anlam kazandırma, psişeyi yorumlama ve bunları bütüncül olarak tanımlama, bilimsel anlamda Sigmund Freud  ile başlamıştır. Freud bu döneme, ‘Oral Dönem’ yani ‘Ağızcıl Dönem’ adını vermiştir. Bu dönemin özelliklerini dinamik psiko-patolojik anlayışa göre Freud ve onun takipçileri özel bir şekilde yorumlayarak değerlendirmişlerdir. Bu bağlamda değerlendirildiğinde oral evrenin oral olarak isimlendirilmesinin temel nedeni Freud’a göre hazzın ilk oluşum yerinin belirlenmesiyle ilintilidir. Buna göre, gerilim içinde olan organizmanın bu gerilimden kurtulup hazza ulaşabilmesi için bebeğin dıştan gözlemlenen ilk davranışının emme reaksiyonuyla ortaya çıkması ve bu emmeyi de ağzıyla gerçekleştirmiş olması bu evrenin tanımlanmasına hareket noktası olmuştur.

Freud, psiko-dinamik teorisini geliştirirken ve oluştururken mihenk noktası hazzın gelişim seyridir. Burada haz kavramının içeriği çok önemlidir. Freud’un kastettiği hazza, orijinal metnin çeşitli dillere tercüme edilmesi esnasında farklı anlamlar yüklendiği kanaatindeyiz. Freud’un kastettiği haz organizmanın gerilimden kurtulması ve dürtülerin deşarj olması anlamındaki hazdır. Ama bu haz kelimesi daha sonraki bilim adamları tarafından ergen  insanın hazlarından birisi olan seksüel bir hazla ilintilendirilmiş ve eşleştirilmiştir. Bu durum, gerçeği ters yüz etmektir. Zira cinsellik de hazlardan birisidir ama sadece birisidir. Burada Freud’un vermeye çalıştığı mesaj, ilk zigot hücrenin farklılaşarak çeşitli dokuları oluşturabilme yeteneğine dönüşmesi gibi, ilk hazzın da farklı hazlara dönüşmesidir ki Freud bunların süreçlerini ortaya koymaya çalışmıştır.

Bebeği gözlemlediğimizde, doğduktan sonra onun dünyayı algıladığı ve dünya ile iletişim kurduğu tek organının ağzı olduğunu görürüz. Açlık duyusu, daha sonraki dönemlerde ilgi ve sevgi arayışı ve bir nesne ile kaynaşma ihtiyacı şeklinde takdim edilen temel dürtüsel ihtiyaçlar veya arzular, ağız yoluyla nesnesine ulaşmakta yani memeyle buluşmaktadır. Bu dürtülerin hedefine ulaşmamasının sonucunda organizmada meydana gelen gerilim yani acı, bebeğin ağız yoluyla memeye ulaşıp, emme eylemini gerçekleştirerek dürtülerini deşarj etmesi ile ortadan kalkmaktadır. Bebek bu şekilde rahatlamakta, dinginliğe ulaşmakta ve haz diye tanımladığımız duygusal süreci yaşamaktadır. Bu dönemde bebeğe ’sen nesin’ diye sorulsaydı, bebek muhtemelen ‘ben ağızım’ diye cevap verirdi. Yine aynı bebeğe, ‘dünya nedir’ diye sorulsaydı ‘dünya bir memeden ibarettir’ cevabını verirdi.
Oral dönem, ortalama olarak on iki ay sürer. Bunun başlangıcı ve bitişi, olayları kavramak için teorisyenler tarafından belirlenmiş olan süreçler olup, bunlar mutlak ve kesin değer sistemleri değildir. Bebek bir yaşında nitel ve nicel bir değişime uğrar. Yatay olarak hareket eden bebek ayağa kalkar yürümeye, daha da ötesi konuşmaya başlar. İşte çocuğun doğumundan yürümeye kadar geçen süre içerisindeki hikâyesine oral dönem diyoruz. Bu dönemde her şeyi oral bölge belirlemez ama ana eksen ağızcıl yapı etrafında teşekkül eder. Egonun ilk oluşum dönemi ve ilk ilkel savunma mekanizmalarının oluşumu bu döneme denk gelir. İlk nesne tasarımları bu dönemde oluşur. İlk self (kendilik) duyumu bu dönemde algılanır; iyi ve kötü nesne ve kendilik temsilleri bu dönemde başlar.

Freud, teorisini oluşturduğu dönemlerde bebeğin ruhsal gelişimi ile ilgili bugünkü bilgilerin çoğundan mahrum idi. Dolayısıyla genel çerçeveyi görmüş ama detayları izah etmekte zaman zaman yetersiz kalmıştır. Bu dönemi dinamik ekol içerisinde en yakından inceleyen kişi Mahler’dir. Dinamik ekolün farklı okullarının temsilcileri bu dönemle ilgili yap-bozun farklı parçalarını bize göstermeye çalışmışlardır. Nesne ilişkileri kuramı, kendilik kuramı, klasik dinamik kuram, ayrılık kuramı ve Adlerci kuram  bu dönemi çok yakından ele almışlardır. Genel hatlarıyla bakacak olursak bu dönemde çocuk bakıma muhtaç, çaresiz ve farkındalık düzeyinde olmayan dürtülerden ibaret bir varlıktır. Ama bu dünyayı keşfetmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya hazır bir potansiyele sahiptir. Çocuk, kendisine bu dünyayı anlatacak, algılatacak ve yorumlayacak bir rehbere ihtiyaç duyar. Bu rehber kendilerine bakan kişidir ve genellikle de annedir. Çocuk dünyayı algılayabilmek için önce ‘içe almak’ zorundadır. Bunun adı introjeksiyondur. İçe almayı ağız yoluyla başlatır. İlk içe alınan şey anne memesidir. Bu içe alma fonksiyonu beş duyu ile devam eder. Beynin biyolojik gelişimine ve zihinsel yapının açılımına uygun olarak içe alınan materyal bütünleştirilip birleştirilir ve anlamlandırılır.
Anne çocuğa bakım yaparak ihtiyaçlarını giderir. Onun bu ihtiyaçlarını giderirken çocuk almayı öğrenir. Annenin verme eyleminden de vermeyi öğrenir. Böylece çocuğun hayatta öğrendiği ilk şey alma ve verme eylemidir. Rahatlıkla veren bir bakıcının ellerinde alma ve verme edimini gerçekleştirmek çocuğun ilk ruhsal oluşumunun en önemli yapı taşını sağlıklı bir şekilde oluşturmasını temin eder. Çocuk bu içe almalarla dış dünyanın bir kopyasını içinde tasarlar. Dış dünya şekil, duygu ve anlam olarak somut bir şekilde içeri alınmıştır. Nesnelerin sürekliliği ve devamlılığı anlamına gelen obje constanti duygusunu oluşturarak zaman ve mekân kavramını meydana getirir. Bunu oluşturabilmesi için çocuğun anneyle iç içe geçmesi gerekir; annenin ruhuyla çocuğun ruhu bütünleşmeli, kaynaşmalıdır. Bu manada oral evreyi araştırmacılar dört alt küçük evreye ayılmaktadır.

Çocuk anne ile birleştikten, kendi vücuduyla anne vücudunu bir gördükten sonra yeterli donanıma ve kapasiteye ulaştığı dönemde, anneden ayrışmayla ilgili egzersizlere başlar. Bu ayrışma dönemi oral evrenin son altı ayı boyunca aşama aşama devam eder. Anne kucağındayken bebeğin başını geriye iterek anneden uzaklaşma yönündeki gayreti ilk ayrışma denemeleri, ilk birey olma mücadelesidir. Altıncı aydan sonra bebek yere bırakıldığında sürünerek anneden uzaklaşmaya çalışır. Aralarında gizil bir aura ilişkisi vardır sanki. Belirli bir metre anneden uzaklaşan bebek aradaki mesafenin açıldığını fark edince paniğe kapılıp tekrar anneye yönelir. Annenin buradaki bakışları çok önemlidir. Ben buradayım korkma seninleyim mesajını içeren ve bir taraftan da onun daha uzağa gitmesini cesaretlendiren bir bakış ve hissediş çocuğun birey olma konusundaki cesaretini artırır ve daha uzağa gitme konusundaki eylemine motivasyon kazandırır. Böyle bir çocuk sağlıklı bir gelişim çizgisinde olan çocuktur. Annenin korkak ve ürkek bakışlarıyla çocuğun kendisinden biraz uzaklaşma hissi karşısında hissettiği negatif duyguları alan bebek aynı panik hissiyle ayrışma isteklerinden vazgeçerek anneyle tekrar kaynaşmaya yönelir. Bu durum da ruhsal gelişmeyi bloke eder. Bu dönemde bebeğini seven, koruyan, kollayan, şefkat duygularını ona hissettiren ve onun birey olma konusundaki ufak çıkışlarını destekleyen bir anne, ideal bir annedir. Aşırı sevgiyle veya aşırı ilgisizlikle çocuğuna yaklaşan anneler ise çocuğun potansiyel gelişimini bloke eden bir süreci başlatmaktadırlar.

Aşırı doyurulan bebekler belirli oranlarda früstre edilmediğinden yani engellenmediğinden doyumsuz olacak ve narsist bir kimlik geliştirecektir. Bağımsızlık arayışları anneleri tarafından bloke edilen ve dış dünyanın tehlikeli olabileceği ile ilgili sinyalleri annesi vasıtasıyla alan bebek bağımlı ve çekimser bir kişilik örüntüsü içine girebilecektir. İlgisiz ve sevgisiz bir ortamda yetişen bir bebek ise ya otistik bir dünya kuracak ya da bu bebeğin motor ve zihinsel gelişimi fazlasıyla yavaşlayacaktır.

Bu dönemde en önemli hususlardan birisi de çocuğun ilk kendilik çekirdeğinin oluşmasıdır. Nesne tasarımlarını içeride şekillendirirken, yani dış dünyanın kopyasını iç dünyasında tasarlarken, o tasarımlar dünyasının içerisine, onlarla ilişki kuran bir birey olarak kendisini de koymak zorundadır. Ama kendisi nedir ve kimdir? Bir bebeğin kendisiyle ilgili bir yargıda bulunması, kendini tanıması ve tanımlaması, en azından kendisinin iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğu hakkında karar verebilmesi mümkün değildir. Yıllardır çocuğun kendilik tasarımının ne zaman ve nasıl oluştuğuyla ilgili sorular hep havada kalmaktaydı. Lacan’ın bu dönemle ilgili bir takım açılımlar getirmesi bu dönemi daha iyi kavramamıza imkân vermiştir. Lacan’ın Aynalama  (mirroring) evresi olarak nitelediği bu süreçte bebek kendiliği ile ilgili ilk tasarımları kendisine bakım yapan insanın gözlerindeki, yüzündeki ifadeden çıkarmakta ve kendisinin nasıl bir nesne olduğu ile ilgili tasarımda bulunmaktadır.

Bu dönemde duyguların ve imajların simgeye ve dile dönüştürülmesinin matematiksel yapısını izah eden Chomsky, epigenetik  bir formülasyondan bahsetmektedir. Dilin gelişiminin de ruhsal aygıtın gelişimine paralel olarak bir nedensellik taşıdığı ve matematiksel bir kurgudan oluştuğunu bize göstermektedir. Kendiliğin (self) ve dilin oluşumundaki bu matematiksel yapıyı tüm detaylarıyla ortaya çıkarmaya yönelik çok ciddi çalışmalar halen devam etmektedir. Yine burada bilmediklerimiz bildiklerimizden çoktur. Ama yap-bozun parçaları gittikçe netleşmektedir. Gerçeklik ilkesinin oluşturulabilmesi için nesneler önce introjekte edilmeli, yani içe alınmalı, ardından iyi ve kötü dünya tasarımına bölünerek ayrıştırılmalıdır. Bu işleme bölme/ayırma (splitting) diyoruz. Bu ayrıştırma işlevi önce bakıcının davranışlarıyla şekillenmektedir. Bakıcının davranışlarıyla bebeğe vermiş olduğu mesajlarla zaman zaman bebekte değerlilik ve kıymetlilik hislerinin oluşturulduğu iyi kendiliği aktive edilmekteyken, zaman zaman da değersizlik ve kıymetsizlik hislerinin oluşturulduğu kötü kendilik aktive olmakta, bunu oluşturan da kötü nesne olmaktadır. Bu durumda bakıcının ya da annenin şahsında dünya birbirinden tamamen farklı bir şekilde algılanan iki parçaya ayrılmaktadır: İyi dünya ve kötü dünya. Bunların aynı varlık olduğu algılanamamaktadır. Bakıcı hangi dünya olarak bebeğe ulaşmışsa bebeğin iç dünyasında o kendilik aktive olmakta ve faaliyet sürdürmektedir. İyi kendilik oluştuğunda çocuk mutlu ve huzurludur, kötü kendilik aktif hale geldiğinde de çocuk bir an önce bundan kurtulmak için mücadele vermektedir.

B- Psiko-toplumsal Açıdan

Ruhsal gelişimin psiko-toplumsal açıdan yorumlanmasını Eric Erickson formüle etmiştir. Freud’un ruhsal gelişim evrelerini aynen kabul eden Erickson insan hayatının tamamını ele alarak bunu sekiz evreye ayırmıştır. Bu evrelerin de ilki oral evredir. Hazzın yönelimi ile ilgili evreleri aynen kabul eden Ericson, bunun yanında psiko-toplumsal gelişimin de aktif olduğu önermesinde bulunmuştur. İlk bir yaşında çocuk, bakıcının elinde temel güven duygusunu oluşturmalıdır. Bu doğal ve olumlu gelişim sürecidir. Temel güven duygusu oluşturamayan bir bakıcı veya bakıcılar çocukta temel güvensizlik duygusunu meydana getirirler. Burada da muhtemelen yorumlamalarda ve tercümelerdeki hatalar sonucu temel güven duygusu yanlış anlaşılmaktadır. Temel güven duygusu sanki bir öz güven duygusuyla eşitlenmiş gibidir. Ama burada kastedilen bebeğin öz güven duygusunun gelişimi değildir. Buradaki temel güven duygusu anne ile kaynaşmış olan bir bebeğin anne vasıtasıyla dünyanın gerçekliğinin, sürekliliğinin ve değişmezliğinin temel bir yapı olarak varolduğuna inanması ve bu noktada temel bir güven ve inanç duygusu oluşturmasıdır. Yani renk, renk olarak, cisim de cisim olarak kalacak, sıcak yakacak, soğuk üşütecek ve fiziksel yasalar her zaman geçerli olacaktır. Anne hep sevecek, koruyacak bakım yapacak ve böylece ihtiyaçlar karşılanacaktır. Ruhun ilk örgütlenişinde bilinmezlik, belirsizlik ve tesadüf söz konusu değildir. Çocuk ruhsal kimliğinin inşasında ilk katını çatarken sağlam bir temel üzerine çıkmalıdır. Bu da bir annenin varlığını ve devamlılığını oral dönem boyunca sürdürmesiyle mümkündür. Annenin oral dönem içerisinde ölmesi, gitmesi, kaybolması veya ilgisini çocuk üzerinden çekmesi çok ciddi bir temel güvensizlik duygusu oluşturur. Bu nesnelerin sürekli olamayacağı ve her eline geçirdiği varlığı kaybedilebileceği ihtimalini çok yoğun hissetmesi temel güvensizlik duygusunu oluşturur. Daha sonraki dönemlerde herhangi bir varlıkla var olan birey bunları her an kaybedebileceği duygusunu bir sıkıntı yumağı halinde içinde sürekli hissedecektir.

Temel güven duygusunu oluşturmuş bir bireyde ise bu duygular hissedilmeyecek ve olaylar reel boyutta değerlendirilebilecektir. Daha açık bir ifadeyle, temel güven duygusunu oluşturmamış bir sevgili her an sevgilisini kaybedebileceği veya sevgilisinin kendisini terk edeceği; zenginliğe ulaşmış varlıklı bir bireyin her an zenginliğini kaybedebileceği; güvenlik içinde olan bir bireyin her an tehdit altında olabileceği, daha da ötesi bilgi sahibi bir bilim adamının bilgisini yitirebileceği ya da bilgisinin değersizleşeceği kaygısını içinde hissetmesi bebeklikten gelen temel güvensizlik duygusuyla ilintili olabilir. Bu bireyler içlerini hep dolduramadıkları bir boşluktan bahsederler. Nesnelere bağlanırken aşırı bağlanma ve bağlandıktan sonra da onları kaybetme kaygıları yüksek düzeydedir. Aynen bir bebeğin anneye bağlanıp onu kaybetmek istememesi gibi. Bu temel güveni geliştirememiş bireyler, temel güvensizlik duygularını örtebilmek için yoğun bir efor harcarlar ve nesneleri hep ellerinde tutmaya çalışırlar.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

İnsanın Ruhsal Gelişim Evreleri

Cuma, Ocak 2nd, 2009

Ruhsal gelişmeyi tam manasıyla kavrayabilmek için biyolojik gelişmeyi model olarak alabiliriz. Biyolojik gelişimde anne rahminde üç evre vardır. Bunlar tıbbi isimlerle birinci trimestır (ilk üç aylık evre), ikinci trimestır (ikinci üç aylık evre) ve üçüncü trimestır (üçüncü üç aylık evre) şeklindedir. Bebeğin organizmasının anne rahminde sağlıklı bir şekilde gelişebilmesi için bu evrelerin sağlıklı bir şekilde geçirilmesi gerekir. Bebeğin biyolojik gelişiminin ilk evresinde meydana gelecek olan bir takım hatalar ve problemler çocuğun biyolojik yapısının çok ağır şekilde bozulmasıyla sonuçlanır.

Yukarıda genişçe ortaya koymuş olduğumuz gibi anne ve babadan gelen 23 tek kromozom anne rahminde birleşerek zigotu meydana getirirler. Bu insanoğlunun ilk nüvesidir. Zigottaki ilk hücrenin kromozomları hemen kendisini kopyalayarak bir benzerini oluşturur. Yani hücre ikiye bölünür. Her hücre tekrar kendini kopyalayarak bir benzerini meydana getirir. Kopyalama çok süratli bir şekilde devam eder. Bu kopyalama sistemi, sıkıştırılmış programların çoğaltılmasıdır. Bütün bu sıkıştırılmış program adenin, trozin, guanin ve urasil bazlarıyla oluşan bir sistemden meydana gelir. Bu dört baz karşılıklı çiftleşerek bir dizilim meydana getirir. Bu dizilimdeki sıra içinde bir insanoğlunun yaratılışının şifresini taşıyan bir hikâye başlatmaktadır. Her kopyalamada bu şifre bir kademe açılarak bir alt şifreye dönüştürülür. İlk üç ay içerisinde hücreler yoğun bir bölünme ile kopyalarını yaratır. İşte bu dönem bebeğin en hassas olduğu dönemdir. Bu dönemde anne rahminde bulunan çocuk, dışarıdan gelebilecek olan x ışını, iyonizen ışınlar, kimyasal maddeler, virüsler, enfeksiyonlar ve annenin kullanmış olduğu ilaçlara karşı hassastır. Bu yapılardan birine veya birkaçına maruz kalan bebeğin ilk hücrelerinde şifre sisteminde bozukluklar meydana gelir. Bir hücrenin dahi bozulmuş olması o hücrenin üstlendiği görevin tamamen bozuk olması sonucunu doğurur.

Diyelim ki bu bölünmenin belirli bir aşamasındaki bir hücre beyin dokusunu oluşturacaktır, diğer bir hücre deri dokusunu, başka bir diğeri ise kan dokusunu meydana getirecektir. Bu hücrenin yukarıda bahsettiğimiz etkenlere bağlı olarak orijinal şifresinin bozulması, ondan sonra oluşacak olan tüm hücrelerin şifreyi yanlış okumasına ve açılımların hatalı çıkmasına neden olacaktır. Sonuç itibariyle beyni, gözü kulağı, kolu vb. olmayan bebekler dünyaya gelebilecektir. Bebeklerin bir kısmı bu tür etkenlere maruz kalmakta ve bunların %90′dan fazlası henüz anne rahmindeki ilk aylarını doldurmadan bilmediğimiz bir mekanizmayla düşük olarak vücudun dışına atılmaktadır. Vücut sağlıklı bir bebek üretemeyeceğini fark edince bu sistemi durdurmaktadır.

Tıp tarihi, doktorlar tarafından oluşturulmuş bu tip facialarla doludur. Bunlardan en çok bilineni TaliDomit faciasıdır. Hamile annelerin hamileliğe bağlı bulantı ve kusmalarını önlemek amacıyla TaliDomit ilacı kontrolsüz bir şekilde annelere kullandırılmış ve sonuçta tüm dünyada yüzlerce kolsuz ve bacaksız bebek dünyaya gelmiştir. Bir ilacın dahi bu kadar insan organizmasına etki ettiği düşünülecek olursa diğer faktörlerin ne denli tehlikeli olabileceği tasavvur dahi edilemez.

İlk üç aylık evreyi koruyucu bir şekilde geçiren ve zarar verici bir etkene maruz kalmayan anne rahmindeki bebek, ikinci trimestıra (üç aylık dönem) geçecektir. Bu dönemde çocuğun ana organları oluşmakta ve organların detayında organları fonksiyonel hale getirmeye yönelik çalışmalar yürütülmektedir. Bu aşamaya gelmiş olan embriyo insan şeklini almakta; kalp, böbrek, beyin ve kan gibi organlar fonksiyonel hale gelmeye çalışmaktadır. Burada da yine hücreler genetik şifrelerinde yazılı olan sıkıştırılmış dosyaları açarak her biri kendi görevini yapmaktadır. Organizma geliştikçe ve organlar spesifikleştikçe görevler de netleşmekte ve özelleşmektedir. Bu dönemde meydana gelebilecek olan zararlı etkenler, bebeğin canlılığını tehlikeye sokmamakta ancak fonksiyon görmeyen ya da yeteri kadar fonksiyonel olmayan organların gelişimine neden olmaktadır. Kulak organı var, ama işitmiyor, göz organı var ama görmüyor, böbrek organı var ama fonksiyonel değildir.

Bu dönemi de atlatan fetüs, gebeliğin üçüncü evresine ulaşır. Bu evrede organlar ana yapıları itibariyle çalışır haldedir ve sanki organizmanın makyajı yapılmaktadır. Hücrelerin deşifre sistemi insanı güzelleştirmek, organları yerli yerine oturtmak ve makyajı tamamlamak üzere açılımlarını tamamlamaktadır. Bu dönemde meydana gelebilecek zararlı etkiler çocukta hafif kusurlara neden olur.

Dokuz ay on gün sonra anne rahminden çıkarak doğan bir bebek sanki yeni bir rahime düşmektedir. Bu rahime ruhsal rahim diyebiliriz. Bu ruhsal rahimde bebeğin anne rahminde geçirdiği türden üç evreden bahsedilebilir. Ruhsal rahim süreci anne rahmiyle kıyaslandığında oldukça uzun olup toplam süresi beş-altı yıl civarındadır. Bu ruhsal rahimde geçirilen süreyi üç evreye ayırmak mümkündür. Birinci evre, oral evre dediğimiz ağızcıl evre, ortalama olarak bir yıldır. İkinci evre, anal evre dediğimiz dışkılama evresi ortalama iki yıldır. Üçüncü evre fallik evresi yani cinsel kimlik evresi ortalama olarak iki yıl sürmektedir. Aşağıda bu evrelerin detaylarını geniş bir şekilde göreceğiz.

İnsanın ruhsal gelişim evrelerini birbirinden net çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Ruhsal gelişim dinamik bir süreç içerisinde hem büyümeyi hem de gelişmeyi barındıran bir süreçtir. Çocuğun beyin yapısı ve organizması biyolojik gelişimini sürdürürken zihinsel yapı da buna paralel olarak gelişimini devam ettirmekte, kapasitesini artırmakta niteliksel ve niceliksel bir değişime uğramaktadır. Değişim evrelerini belirlemek, tanımlamayı ve karşılıklı anlaşmayı kolaylaştırmak için gerekli olan bir kategorizasyondur. Bir yapının diğer yapıdan keskin sınırlarla ayrılması mümkün değildir. İnsanın gelişim evrelerinin neye göre ve nasıl sınıflandırılacağı, bulunduğunuz yere ve temel aldığınız referans noktasına göre çok geniş bir yelpazede değişkenlik arz eder.

Bahsedilen sınıflandırmayı temel almamızın nedeni, referans noktası olarak da beynin biyolojik olarak doğum öncesi dönemdeki dengeli veya dingin haline ulaşmayı hedef alması ve bunun için ruhsal olarak dinginliğin karşılığı olan mutlak haz duygusunu esas almasıdır. Çok çeşitli sınıflandırmalar yapılabilir: Genel kabul görmüş sınıflandırma ve bizim de tercih ettiğimiz sınıflandırma hazzın yönelimi açısından yapılan sınıflandırmadır. İnsanın gelişiminde haz, önce ağızda odaklanmakta, sonra dışkılama fonksiyonlarında, sonra cinsel kimlikte, sonra sosyal rolde daha sonra da kimliğin onaylanmasında oluşmakta ve devam etmektedir.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Depresyon Tedavisi

Depresyon, psikiyatrik hastalıklar içinde en sık rastlanan ve tedavi edilemez ise insan yaşamını tehdit edebilen bir hastalıktır. Bu psikiyatrik bozukluğun özü kişinin benlik saygısında azalmadır. Bundan köken alan diğer bulgular ise, suçluluk duyguları, kişisel hijyen azalması, uyku ve iştah azalması, özkıyım (intihar), ağlama ve kişiler arası ilişkilerin zayıflamasıdır.

Psikoterapi , Psikiyatrik sorunlar

Psikoterapi nedir? Bilimsel bir aktivite yürütebilmek için ilgili bilim dalının kullanacağı bir teknik dil lazımdır. Belirli disiplinlerde ve alt disiplinlerde bilim adamlarının birbirlerini anlayabilmesi için belirli kelimelere standart bir anlam yüklenmesi gerekir. Bilimsel aktivitenin temel şartı bir kavramın bilinen teknik anlamında kullanılmasıdır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde psikiyatrinin de kendine ait teknik kavramları mevcuttur. Bilimsel aktivite bu teknik kavramlar sayesinde yürütülür, çalışmalar yapılır, tartışılır ve yorumlanır. Belirli bir kavrama farklı anlamlar yüklenirse bunun sonucunda kaos ve karmaşa çıkar. Psikiyatri genç bir bilim dalı olarak bu kavramlaşma sürecini henüz tamamlamamıştır.

Vaginismus(Vainusmus) Tedavisi? (Vajinismus psikoterapist, cinsel terapist ve hipnoterapistler tarafından çözümlenecek bir psikolojik bozukluktur.)

Kadında cinsel ilişkinin olduğu anatomik bölgeye vajen adı verilir. Vajenin etrafındaki kasların kasılması, tüm vücutta bir kasılma, endişe, korku ve panik hali, kadının bacaklarını sıkıca kapatması ve elleriyle eşini itmesine yol açan, istemsiz bir şekilde yani kadının kontrolü dışındaki bilinçdışı vajinal kasılmalara vajinismus denir. Halk arasında evli bakireler, tamamlanmamış evlilik veya cinsel fobi,  tıp literatüründe cinsel işlev bozuklukları sınıflamasında ise cinsel ağrı bozukluğu da denilir. Ağrılı cinsel ilişki ile vajinismus birbirlerini tetikleyebilen iki patolojidir.

Vajinanın giriş bölümündeki 2 cmlik düz kaslardan oluşan ağzı gergin ve serttir. Bu nedenle cinsel birleşme olanağı vermez. Penis vajinaya giremez.

Vajinismuslu kadınlar cinsellikle ilgili konuşmayı sevmezler, cinselliği iğrenç olarak algılayabilirler. Vücutlarının eşleri tarafından beğenilmeme korkusu yaşayabilirler, vücutları ile barışık değillerdir. Eşleri tarafından terk edilme duyguları ve güvensizlik yaşayabilirler.

Erken Boşalma Tedavisi (Erken boşalma Vaginismus gibi psikoterapist, cinsel terapist ve hipnoterapistler tarafından çözümlenecek bir psikolojik bozukluktur)

Erken Boşalma, erkeğin devamlı bir şekilde çok az bir cinsel uyarı ile bile istediği veya planladığı zamandan önce boşalmasıdır. Boşalmanın denetimi yoktur veya istenildiği kadar ertlenememektedir. Tanının konabilmesi için erken boşalmanın devamlı ve kontrol dışı olması gerekmektedir. Bu tanı konulurken klinisyen uyarılma fazının süresini, partnerin yeniliğini, cinsel ilişki sıklığını ve süresini, hastanın yaşını göz önüne almalıdır.

Tıbbi açıdan baklıdığında, kişi boşalma denetimini öğrenmemiştir. Süre tek geçerli kriter değildir ancak cinsel birleşme olmadan veya ilk 3 dakika içinde boşalmak kesin olarak Erken Boşalma olarak kabul edilmektedir. 4 – 7 dakika arasındaki boşalma süresi ise kişinin kendisinin veya eşinin bu durumu sorun olarak görmesi ve doyum sorunu yaşaması var ise Erken Boşalma olarak kabul edilir.

PANİK BOZUKLUĞU (PANİK ATAK) (Panik Bozukluğu(halk arasındaki adıyla panik atak) pisikoterapist ve hipnotrapistler tarafından çözümlenecek bir psikolojik bozukluktur Panik bozukluk belirtilerini ölçmek için sitemizdeki panik bozukluk testini kullanabilirsiniz.)

Anksiyete belirtileri ataklar halinde gelir. Ataklar genelde 15-30 dakika kadar sürer. Atakların sıklığı ve şiddeti tanı açısından önemlidir. Panik atağın ne zaman geleceği bilinmez ve bu da kişilerin kaygısını artıran sosyal uyumunu bozan en önemli etmenlerden biridir.

Genelde gençlik döneminde ortaya çıkar. Gerçek nedeni bilinememektedir, ancak sıklıkla stres yaratan önemli yaşam olayları ile ilişkisi vardır (okulu bitirmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak, yeni bir işe başlamak, yakınını kaybetmek, ağır hastalık geçirmek gibi).

Panik atağı sırasında aşağıdaki belirtilerden en az dördü bir arada bulunmalıdır:

  • Çarpıntı
  • Terleme
  • Nefes darlığı, boğuluyormuş gibi hissetme
  • Titreme
  • Baş dönmesi
  • Bulantı
  • Yaşadıklarının gerçek olmadığı hissi
  • Ateş basması veya üşüme hissi
  • Bedeni uyuşuyormuş gibi hissetme
  • Göğüs ağrısı
  • Ölüm korkusu
  • Aklını yitirme veya çıldırma korkusu

Dinamik Açidan Ruhsal Aygit ve Parçalari

Cuma, Ocak 2nd, 2009

Ruhsal evrelerin gelişimini görmeden önce bu evrelerdeki gelişimi daha iyi anlayabilmek ve insanın ruhsal aygıtının çalışma dinamiğini kavrayabilmek için konuyu bir metaforla açıklamak istiyorum. Beş yaşını tamamlamış bir çocukta ruhsal kimlik, ruhsal aygıt ve bilinçlilik durumunu denizde yüzen bir buzdağı ve üzerindeki bir buluta benzetebiliriz. Çocuk doğduğunda, buzdağının suyun üstünde kalan kısmı henüz yoktur. Doğumla başlayan süreçte daha sonra ‘ego’ diye isimlendireceğimiz realiteyi temsil  eden kimlik parçamız oluşacaktır. Buzdağının suyun üzerinde kalan kısmının nasıl oluştuğu, nasıl geliştiği ve nasıl değiştiği ile ilgili detay kısmını aşağıda anlatacağız. Suyun üstünde olan bu kısım reel kimliğimizi yani egomuzu temsil etmektedir. Suyun altında olan ana kütle ise biyolojik varlığımızı, biyolojik varlığımızdan çıkan içgüdüleri ve dürtülerin kaynağını temsil etmektedir. Aysbergin tepesinde dolanan bulut ise aysbergin yakasını hiç bırakmamakta, tepeden ona hep talimatlar göndermektedir. Bu da süperegoyu temsil etmektedir. Su seviyesi ise şuurlu kimliğimiz ile şuur dışı kimliğimizin sınırını göstermektedir. Yani bilinçli halimiz sadece suyun üzerinde görülen yapı ile sınırlı kalmaktadır. Suyun altındaki kısım ise bilinçdışı  yapımızdır. Suyun hemen altındaki alan ise zorlamakla hatırlayabileceğimiz bilinç öncesi kısımdır.

Ruhsal aygıtı dinamik perspektiften anlayabilmek için bu metaforik anlatım bize birçok yarar sağlayacaktır. Ruhsal aygıtı bilinçle bağlantılı bir perspektiften değerlendirdiğimizde üç katmandan bahsedebilmekteyiz. Birinci katman, bilinçli halimiz; ikinci katman, bilinç öncesi halimiz; üçüncü katman ise bilinçdışı  halimizdir. Ruhsal aygıta parçaları açısından baktığımızda ise bu katmanları İd, Ego ve Süperego diye isimlendiririz.

Bebek doğduğunda hiçbir şuurluluk hali söz konusu değildir. Ruhsal aygıt farklılaşmamış bir matriks halindedir. Bu matriks kendisini nöronal yapıyla entegre etmekte, bütünleştirmekte ve haberleşmektedir. Organizma muhteşem bir dizayn ile hücre içi, hücreler arası, organ içi, organlar arası, doku içi ve dokular arası bir iletişim ağı ile örülmüştür. Bu karşılıklı geribildirim  sistemleriyle örülmüş olan muhteşem dizayn, tek bir şeye hizmet etmektedir: Organizmanın canlılığını devam ettirme. Bu da ancak mükemmel bir haberleşmeyle mümkündür. Haberleşmenin ana parçası ise sinir sistemidir. Fakat bunun yanında kan biyokimyasındaki hormonlar vasıtasıyla veya dokulardaki bir takım salgı maddeleriyle de bölgesel ve genel haberleşme mümkün olabilmektedir. Bütün bu haberleşmelerin ana amacı hemaostasisi, yani vücudun optimal dengesini korumaktır.
Organizma bir şekilde, yaratılışının gereği olarak bu dengeden çıkacaktır, yani bu denge hep bozulacaktır. Çünkü organizmada dinamik bir yapı mevcuttur. Organizmanın dengesinin bozulması genetik şifremizde programlanmış olan dengeyi yeniden tesis edici otomatik fiziksel refleksler devreye sokularak giderilmeye çalışılmaktadır. Organizmanın dengesinin bozulduğu durumlarda bu dengeyi yeniden tesis etmek için muhtemelen adına içgüdü ve dürtü  dediğimiz sinyaller, istekler veya arzular devreye girmektedir. Bunlar bilinçdışıdır ve otomatiktir. Zaten bu dönemde çocuğun bilincinden bahsetmek mümkün değildir.

1. İd: Ruhsal Yapının İlk Bileşeni
Dinamik yapıya göre id, vücutta yeri belirlenemeyen afakî bir şekilde tanımlanan içgüdülerimizin ve dürtülerimizin kaynağı olarak tanımlanan insanoğlunun ilk ruhsal bileşeni olarak tasavvur edilir. Bu bileşenin başlangıç noktası ve sınırları dinamik yapıda net bir şekilde çizilememektedir. Teorik bir tartışma olarak burada id’in bu yapısını biraz irdelemek istiyoruz.
Canlılığın ilk başlangıcı olarak bakteriyofajlardan, gelişmiş insan modeline kadar tüm canlılar, varlıklarını sürdürme ve devam ettirme genetik şifresiyle donatılmıştır. Bu şuurlu bir varoluş değildir. Canlılar üzerlerine yüklenen görevleri tam manasıyla yerine getirmeye çalışmaktadırlar. He¬ma¬os¬ta¬sisi (üst denge hali) yani metaforik olarak cenneti öncelikle muhafaza etmeye, sonraları ise yakalamaya çalışan temel güdüye, yapıya, id denilebilir mi? İdi bu şekilde tanımlarsak bir bakteriofajın, bir virüsün ya da bir bakterinin canlılığını devam ettirmek için verdiği mücadeleyi de id olarak adlandırmak gerekir. Bu ne kadar doğru olur! Biz insanoğlunun ruhsal aygıtının ilk bileşeninden bahsedeceksek id, biyolojik bir yapıdan öte bir anlam ifade etmelidir. Bu durumda bebek anneden ayrıldığında yani göbek kordonunun kesilmesi anından itibaren farklı bir oluşum başlamaktadır. İdin ilk oluşumunu bu devreyle başlatmak mümkündür. Bebeğin bağımsız bir birey olarak kendi varlığını muhafaza etmesi için, genetik şifresinde yazılı olan programa uygun bir şekilde hemaostasisi sağlamak amacıyla içgüdüsel ve dürtüsel talepleri ortaya çıkacaktır. Edilgen bir yapı içerisinde olan bu varlık, bu taleplerin çevre tarafından yani bakıcıları vasıtasıyla giderilmesini bekleyecektir. Açlığının giderilmesi, susuzluğunun ortadan kaldırılması, sıcaktan, soğuktan ve mikro-organizmalardan korunabilmesi ancak bakıcılarının yardımıyla mümkün olacaktır. Burada içgüdüsel davranışlar ve dürtüler yoluyla bakıcıya mesaj gönderilir. Kendisinin sağlayamadığı üst denge durumunu başkaları vasıtasıyla tesis etmeye gayret edilir. Ki artık ötekine ihtiyaç duyulan dönem başlamıştır. Burada şuurlu bir dürtüden bahsetmek mümkün değildir. Acaba buna id demek mümkün müdür? Freud’un kastettiği id’in ana kaynağının bu biyolojik kökenden alındığını kabul edebiliriz.

Başka bir yaklaşım tarzıyla ise bebeğin ilk primitif farkındalık düzeyi ile ağzının bir memeye yönelmesi memeyi talep etmesi, id’in ilk kaynağı olarak nitelendirilmektedir. İd’sel dürtü  bir nesne arayışı içindedir. Bu nesne memedir. İd, memeye yönelmekte, memeyi alıp emdiğinde rahatlamakta ve denge haline gelmektedir. Bu farkındalık halinin artmasıyla dürtülerin ve içgüdülerin nesneye yönelik hareketleri ve eylemleri “id” olarak isimlendirilebilir. Daha sonraki gelişim evrelerinde id’in dürtülerinin hedefe yönelik talepleri ego, gerçeklik ve süperego  tarafından bazen engellenecek, bazen çarpıtılacak, zaman zaman da izne tabi tutulacaktır. Bu bağlamda dinamik ruhsal aygıtımızın id bileşeninden tam manasıyla bahsetmek mümkündür. İdi biz de bu manada alarak id’in gelişimini takip etmek istiyoruz.

İdin ilk çekirdeğini üstün denge halini korumaya yönelik olarak açlık dürtüsünü ortadan kaldırmak amacıyla bebeğin ağzının bir nesneye yönelmesiyle başlatmak mümkündür. Bu sanki bir nevi ruhsal zigot halidir. Bu zigot, kopyalarını üretecek, dürtüler çoğalacak, farklılaşacak ve özelleşecektir. Açılımlar devam ettikçe ve id’in sanal programı geliştikçe milyonlarca dürtünün hedef nesnesine yöneldiğini göreceğiz. Bir ömür boyu bu dürtüler hep hedefini arayacaktır. Hedeflerine ulaştıkları müddetçe dürtüler yüklendikleri yükten ve gerilimden kurtulacak ve nötralize olacaktır. Bu da organizmanın bütünüyle rahatlamasını, yani cehennemden cennete geçişini temsil  edecektir. Dürtünün hedefine ulaşamaması, gerilimin devamına yol açacak, bu da bebeğe ebedi bir cehennem hali yaşatacaktır.

Bebeğin memeye yönelmesiyle başlayan ilk ruhsal zigot oluşumu henüz kaynağını bilemediğimiz bir yolla, tıpkı sıkıştırılmış sanal bir programın açılması gibi kademe kademe açılmakta ve yetişkin insanı oluşturmaktadır. Bu açılımın çeşitli evrelerinde meydana gelebilecek olan tıkanıklıklar ruhsal gelişimin yer yer engellenmesine, tıkanmasına, patolojik seyir göstermesine ve hastalıkların oluşmasına temel oluşturacaktır. Burada matematiksel bir matriksten ya da kaos içerisinde bir determinizmden bahsetmek mümkündür. Erişkin yaşta karşımıza gelen bir bireyde organik bir hata gördüğümüzde bunun, biyolojik gelişmenin hangi evresinde meydana geldiğini tam manasıyla söylemek mümkün olmaktadır. Aynı şekilde ruhsal haritanın aşamaları tam manasıyla çıkarılmamış olsa bile erişkin hayatta karşımıza gelen bir bireyde ruhsal aygıtlardaki bir patolojinin hangi gelişim evresinden kaynaklandığını ana hatlarıyla tayin ve tespit etmek de mümkün görünmektedir. Modern çağın bilim adamının bu deşifreyi yapacağına, ruhsal gelişim evrelerinin katmanlarının haritasını tam manasıyla çıkaracağına inanıyoruz. İd’in memeyle başlayan yolculuğu, tüm dürtülerin nesnelerine ulaşma yolundaki çabaları belli seyriyle sürmektedir. Bu yolculuğun nasıl geliştiğini birlikte izleyeceğiz.

Kapalı bir devre halinde çalışan bir buzdolabı için zamandan, mekândan ya da mantıktan bahsetmek ne kadar saçma ise bir bebeğin de dünyaya geldikten sonra, zaman, mekân ve mantığı bilmesini iddia etmek aynı şekilde saçmadır. Bunların oluşabilmesi için memeyle temas eden id’in ilk realiteyle karşılaşması ve bir kısmının farklılaşarak realiteye adapte olmuş bir yapıya dönüşmesi gerekmektedir. Bu, sanal programın yazılımına uygun bir açılım doğrultusunda olmaktadır. İd’in bir alanı id’den farklılaşarak daha sonra ego  ismini vereceğimiz ilk benlik çekirdeğini meydana getirmektedir. İd bir kapalı devre sistem iken, realiteyle bağlantıya geçtikçe bir kısmı farklılaşmakta, realiteyi algılamakta, özümsemekte ve onunla uyum içerisine girmektedir. Bu durum, bir taraftan beynin biyolojik yapısının gelişimini sürdürdüğü sürecin işlemesini diğer taraftan ruhsal aygıtın sanal açılımının aynı şekilde devam etmesini gerektirmektedir. Yani beynin biyolojik gelişimiyle ruhsal yapının sanal gelişimi başbaşa gitmek zorundadır. Beynin biyolojik yapısı gelişimini sürdürürken bir tıkanıklığa uğrarsa ruhsal aygıtın gelişimini tamamlaması mümkün değildir. Beyni bir müzik aletine benzetecek olursak bir enstrümanın çalınabilmesi için enstrümanın fiziki varlığının tam teşekkül etmesi ve tüm notaları çıkarabilecek hale gelmesi şarttır. Fakat o enstrümanı çalabilmek için enstrümanı kullanabilecek kabiliyetlerin geliştirilmesi gerekir ki bu bir senkronizasyon işidir.

Beynimizin biyolojik yapısının gelişimi 18′li yaşlara kadar devam eder. Beynimizin ruhsal yapısının gelişimi ise dinamik yapı içerisinde hayat boyu oluşmakta ve değişmektedir. Bu manada ruhsal aygıtına baktığımızda id’in yaşamının tek bir felsefesi vardır. Bu da haz ilkesidir. Burada kastedilen haz organizmayı üst denge (hemaostasis) haline getirecek içgüdülerin ve dürtülerin deşarjı yani nesnelerine ulaşmasıdır. İdin yaşamda başka hiçbir dayanağı yoktur. Başka hiçbir şeyi bilmez. İd  eşittir hazdır. Yani biyolojik manada denge haline ulaşmaktır.

Bu tanım zihninizi karıştırabilir ve bu tanımla id’i anlayamamış olabilirsiniz. İdi anlayabilmek için id’de olmayanları anlatmak gerekir. Buna göre id’de zaman yoktur, zira zaman kavramı insanoğlunun egosu tarafından oluşturulmuş sanal bir gerçeklik halidir. Zaman, sonradan bizim sanal dünyamızda yaratılmıştır. Suyun üzerinde, yani buzdağının suyun üstünde kalan kısmında ise zaman kavramı bulunur ve çizgisel (lineer) bir şekilde işler. Suyun altında ise zaman yoktur ve burada olmayan zaman, egodan bakıldığında, yani egonun bakış açısına göre döngüseldir. İd’de zaman, bir dairenin siglisundaki dönüşüm gibidir. Önü ve arkası belirsizdir. Kim neyin önünde ve kim neyin arkasında, dairede buna karar vermek mümkün değildir. Egoda ise zaman çizgiseldir, doğrusaldır yani geçmişi, anı ve geleceği vardır. Bilinmez bir geçmişten gelir, bilinmez bir geleceğe gider. İnsanı gerçek manada anlamak istiyorsak ana yapımız olan id’in zaman kavramının bulunmadığını ve zamanın orada işleyişinin döngüsel olduğunu hep hatırımızda tutmamız gerekir.

Bu size uzak bir düşünce gibi gelebilir. Hemen yanı başımızdaki küçük çocuğunuza, kardeşinize veya yeğeninize yüzünüzü çeviriniz. Üç, dört ya da beş yaşındaki bu küçüğe, dünü, bugünü ve yarını bir saat, bir gün, bir yıl sonrayı kavratabilmek için yıllarca beynini yıkamanız gerekir. Uzağa gitmenize gerek yok, kendi içinize dönün. Birincil süreç dediğimiz düşünce süreçlerinde yani rüyalarımızda ve fantezilerimizde zamanın ne kadar döngüsel olduğunu, geçmişin, şimdinin ve geleceğin nasıl iç içe girdiğini doya doya seyredebilirsiniz. Daha da ileri giderek bir akıl hastanesinde birincil düşünce sürecine dönen bir psikotik hastanın nasıl zamanın dışında yaşadığını gözlemleyiniz. Kısacası esas kaynağımız olan id’de zaman yoktur ve olmayacaktır. İşte biz böyle bir yapı üzerine hayatımızı ve medeniyetimizi bina ediyoruz.

İkinci olarak id’de mekân yoktur. Mekân da insanoğlunun egosu vasıtasıyla oluşturduğu sanal bir illüzyondur. X, y,z koordinatlarının oluşturduğu bir dünya tasarımının uzamsal algısı bizde mekân olarak adlandırılır. Yerimizi bu koordinatlara bakarak tayin ederiz ve mekânın varlığına inanırız. Bu da beş duyu ile alınacak olan algılara bağlıdır. Beş duyu ile algılanan algılar ise sadece elektriksel uyaranlar/potansiyeller ve kimyasal mediatörlere bağlıdır. Yine mekân kavramının bu sanal yapısını algılayabilmek için yanı başımızda bulunan küçük bir insana eğilelim. Beş yüz km. uzakta oturan babaannesini gecenin on ikisinde görmek isteyen çocuğumuza onun uzakta oluşunu bir türlü anlatamayız. Uzaklık ve yakınlık yani mekân kavramı onun zihninde henüz yoktur. Zaman kavramında olduğu gibi mekân kavramının oluşabilmesi için yıllarca ona bir eğitim vermemiz gerekir. Gökyüzünde gördüğü güneş gözleri kadar küçük, ay bir simit gibi koluna takacağı büyüklüktedir.

İd’i daha iyi anlayabilmek için ne olmadığını gösteren üçüncü bileşen mantıktır. İd’de mantık yoktur. İlginçtir ki, biyolojik yapının kurulumu, yani beynimizin nöronal aktivitesi, mantıksal kurguya açık ve onunla senkronizasyon/eşzamanlılık gösteren bir tabiattadır. Mantıksızlığı, birbiriyle çelişen kavramlaşmayı beyin otomatik olarak reddetmektedir. Mantıksal zıtlığı ve tersliği yine mantıksal mekanizmalarla birbirine bağlamak gayreti içindedir. Bunu bebeğin gelişimindeki otomatik uyarı açlığına, yaşı dolduğunda yürüme potansiyeline, vakti geldiğinde konuşma istidadına benzetebiliriz. Bu insanoğlunun yaratılışında var olan bir programdır. Ama id’in özünde mantık yoktur. Bir çocuktan mantıklı bir davranışı beklemek mümkün değildir.

İnsanoğlunun yeryüzünde bir medeniyet oluşturabilmesi için zamana, mekâna ve mantığa ihtiyaç vardır. Mantık determinizmle iç içe geçen bir yapıdır. Her sonucun bir sebebi, her etkinin bir sonucu vardır. Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan hiçbir şey de yok olmaz. Ama çocuk ve ilkel yapımız bu şekilde düşünmez. Bir çizgi filmde kahramanın pencereden çıkarak uçtuğunu gören 4 yaşındaki bir çocuk kendisinin de uçabileceğine hükmederek pencereden atlayabilir. Onlarca çocuk bu gayretkeşliğin peşine düştüğü için birçok çizgi film yasaklanmıştır. Mantıksızlıklarla dolu çocukluk hayatımız aklımıza geldikçe tatlı tatlı gülümseriz. Hâlbuki aynı yapı, şu anda içimizde buzdağının altında aktifliğini ve işlevini sürdürmektedir. Ana yapımız, yine zamansız, mekânsız ve mantıksız olarak hayatiyetine devam etmektedir. Bu yapıyı rüyalarımızda net bir şekilde görürüz. Ölü insanlar canlanır, canlı insanlar parçalanır, tekrar bütün haline gelebilir. Yoğunlaştırma mekanizmasıyla birçok şahsı bir şahıs üzerinde birleştirebiliriz. Çocuğumuza mantığı öğretebilmek için yine beş altı yıllık bir eğitim gerekmektedir. Bazılarımız ise ömür boyu öğrendiğimiz halde mantıklı davranamamaktadır.

Dördüncü bileşen olarak id’imizde ahlâk yoktur. Ahlâk ego ya da toplum tarafından sonradan üretilmiş, medeniyetin devamı için gerekli olan kurallar bütünüdür. İçimizde hiçbir ahlâki engel tanımayan, her zaman dürtülerinin tatmini yönünde faaliyet gösteren canavarca bir ruh parçamız vardır. Bu ahlâksız yapıyı ego ve toplum denetiminin olmadığı psikoz hallerinde çok net görebiliriz. Ulu orta soyunan ve mastürbasyon yapan psikotik insanlar zaman zaman gazete manşetlerine çıkmıştır. Ergenlik döneminde cinsel dürtüleri yoğun olan gençlerin rüyalarında ve fantezilerinde karşı cinsten ebeveynlerini gördüğü ve intihara kadar giden bir süreci başlattığı hepimizin malumudur.

Yine idimizde suç ve ceza bulunmadığı gibi agresyonun boşaltılmasında da suç ve ceza arasında orantı yoktur. İd’in yapısına göre, herhangi bir dürtüyü deşarj etmek herhangi bir şekilde ceza gerektirmediğinden dolayı ceza diye bir kavram da yoktur. Ancak eğer bir dürtü  başkaları tarafından engellenirse, en ağır şekilde cezayı vermek id’in görevidir. Burada suç ile ceza arasında orantı yoktur. Çocuğu tarafından istenen şekeri almayan baba o an çocuğu tarafından öldürülebilir. Ayhan Songar Hoca’nın psikotik depresyonda olan bir hastayla ilgili olarak şunları aktardığı bildirilir; hekim hastayı muayene etmek için, hastanın omuzuna dokunduğunda uyuyan hastayı uyandırmış, hasta dönüp bakmış, yastığının altındaki silahı ateşleyerek doktoru öldürmüş ve uykusuna devam etmiştir.

Hepimiz yıllarca masallarla büyütüldük ve bu masallar yukarıda anlatmış olduğumuz yapısal açıklamaları en özlü bir ifade tarzıyla bizlere sunmaktadır aslında. Şöyle başlar bu masallar:
Bir varmış, bir yokmuş
Evvel, zaman içinde
Kalbur saman içinde
Develer tellal iken
Pireler berber iken
Ben babamın beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken
Az gittik uz gittik
Dere, tepe düz gittik
Gide gide gittik ki
Bir arpa boyu yol gitmişiz
… ve zamanın behrinde bir kral varmış… diye devam eder tüm bu masallar. Burası id’den egoya geçiş çizgisidir. Her masalın dibacesi olan bu ifadelerde id’imizin ana yapısını görmek mümkündür. Bu ifadelerde görüldüğü gibi evvel, yani geçmiş bugünkü zamanın içerisinde, kalbur yani samanı elemek için kullanılan aygıt samanın içindedir. Hâlbuki samanın kalburun içinde olması lazımdır. Burada develere tellallık yaptıran, pirelere berberlik yaptıran bir mantık hâkimdir ve babasının beşiğini sallayan döngüsel bir zamandan bahsedilmektedir. Az gidilip uzak gidilip ovaların geçildiği bir mekân anlayışı, bir arpa boyuna sığdırılmakta… Aslında nesiller boyu ruhumuzun hakikati bilindiği halde biz bundan bihaber yaşamaktayız. Böyle bir yapı üzerine kurulmuş olan ego, tıpkı masalların girişindeki kaotik ve bulanık anlatım üzerine inşa edilen düzenli yapılarında olduğu gibi medeniyetin oluşturulabilmesi için reel bir kimlik yapılandırmaya çalışmaktadır. Zira masalın içerisinde bu giriş üzerine oturan geniş bir zaman, mekân, mantık, determinal yapı ve ahlâk vardır, suç ve ceza arasında bir orantı vardır. Bu da insanoğlunun reel dünyasıdır.

2. Ego
Ruhsal yapının en önemli kısmı ego diye tanımladığımız benlik kısmıdır. İnsanı izah etmeye yönelik teoriler çoğunlukla benlik (ego) odaklıdır. Ego kelimesi teknik terim itibarıyla Freud’un teorisinde, ruhsal yapının yapısal açıdan ayrıştırılmasındaki ikinci önemli öğesidir. İd’imiz, dürtüleri ve arzuları temel alıp hazza ulaşmaya çalışırken; egomuz, gerçeklik ilkesini temel alarak var olur. Ego insan ruhunun gerçeklik yönünü temsil  eden parçasıdır. Gerçeklik, yaşadığımız evren içerisindeki geçerliliğini yitirmeyecek olan fiziki kuralların ve bunların üzerine bina edilmiş bir medeniyetin varlığını kabul etmektir. Ego bu gerçekliğe uyum gösterdiği oranda egodur. Doğumla birlikte başlayan realiteyle ilk yüzleşme, insan beyninde biyolojik bir takım değişmelere neden olmaktadır. Bu değişmeler ruhsal aygıtın otomatik olarak yeni açılımlara doğru yönelmesini gerektirir. Bilim adamları buna epigenetik  bir bakış demektedir. Nasıl ki zigotun oluşmasıyla başlayan insan organizmasının gelişmesi, aşama aşama belirli süreçlerden geçiyorsa, ruhsal yapının gelişimi de benzer bir özellik göstermektedir. Saf bir şekilde id halinde var olan ruhsal aygıt, gerçekliğin acımasız çarklarıyla karşılaştığında egoyu oluşturabilecek epigenetik bir açılım meydana gelmektedir. Bu, çocuğun yürümesinde, konuşmasında ve uyarı açlığında gördüğümüz içsel dünyada var olan şartlar meydana geldiğinde de fonksiyonel olan bir yapıdır.

Aynı şeyi egonun oluşum sürecinde de gözlemlemek mümkündür. Ruhsal yapının kaotik materyalinden içgüdü ve dürtülerin, nesnesine doğru yönelmesi esnasında realite karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda bu kaotik materyalden oluşan matriks kısmının bir parçası farklılaşarak yani epigenetik  bir açılım sağlayarak egonun ilk çekirdeğini meydana getirmektedir. Burada egonun ilk fark etmesi gereken şey zaman kavramını, mekân kavramını, mantık kavramını ve determinal yapıyı oluşturmaktır. Bebeğin memeyi emebilmesi için bir zamana, bir memeye ve bunun için de bir emeğe ihtiyaç vardır. İlk ego  oluşum çekirdeğinde memenin gecikmesiyle başlayan dürtülerin ertelenmesi yavaş yavaş açılımlaşarak tüm dürtüleri bekletebilme, erteleyebilme zaman ve zemin şartlarını ayarlayabilme yeteneğini temin etmektedir. Ego, bu basit fonksiyonları oluşturarak realitenin daha karmaşık açılımlarına doğru yolculuğuna devam eder. Hayatta var olup yaşayabilmenin tek koşulu gerçeklik ilkesini algılayabilmek ve buna uyum gösterebilmektir. Bu çok zor bir olaydır. Beş duyu ile algılanan milyonlarca bilgi girdisinin beyinde bir merkez tarafından değerlendirilebilmesi, tanınabilmesi ve kaydedilebilmesi için, hem beyin yapısının hem de zihinsel yapının belirli bir gelişmişlik evresine gelmesi gerekmektedir.

Bebekte id’in farklılaşan kısmı olan ego gitgide gelişerek ve büyüyerek farkındalık ve bilinç kavramını geliştirir. Kendini fark etme, diğerlerinden ayırabilme egonun en önemli ve ilk yaptığı fonksiyonlarından biridir. Bebek için uzun bir yolculuk başlamıştır. Kendisi ile ötekinin sınırlarını ayrıştırarak kendi bedeninin sınırlarını netleştirecek ve ötekinin veya nesnenin var olduğunu bilecektir. En önemlisi de dış dünyanın var olduğunu ve değişmezliğini anlayabilmek için informasyonun zihne kaydedilmesi gerekmektedir. Yani hafıza işlemlerinin çalışır halde olması gerekir. Bebekte ilk başta bu özellik de yoktur. Beş duyu ile elde edilen enformasyon zamanla beyindeki hafıza kalıplarına alınır ve çocuk dışarıdaki nesnelerin aynı kalacağına olan inancını temin etmeye başlar. Bunu oluşturabilmesi için de uzunca bir yolculuk yapması gerekir. Anne, gözü önünde olduğu müddetçe vardır, anne veya nesne göz önünden uzak olduğunda da bebek onun yok olduğuna inanır. Ama bu nesnelerin zihinde içsel bir tasarımının oluşturulmasıyla annenin yokluğunu telafi edecek geçici bir kompensatuar  (telafi edici) mekanizma kurulmuş olur. Daha sonra egonun fonksiyonları geliştikçe, mantıksal bağlantı kurma yoluyla gözden kaybolan nesnenin tasarımsal olarak bir başka yere gittiği şeklinde çıkarım yapar ki bu çocuk için devrim niteliğinde bir şeydir.

Buradaki gelişimler sanki epigenetik bir materyalin derece derece oluştuğunu, safha safha açıldığını göstermekte ve insanoğlunun ego  oluşum hikâyesi her insanda ortalama olarak aynı süreçlere bağlı gözükmektedir. Bu süreç devam ederken çocuğun; geçirmesi gereken evreler olan hayalle gerçeğin ayrılması, canlı ile cansızın ayrışması, içten gelen duyum ile dıştan gelen duyumun ayrışması aşamalarını da yaşaması ve öğrenmesi gerekmektedir. Tüm bunlar aşama aşama gerçekleştikten sonra ancak yetkin bir egodan bahsedilebilir. Yetkin bir ego zamanın çizgiselliğini ve sürekliliğini; mekânın üç boyutsal yapısı, mantıksal kurguyu, olaylar arasındaki determinal bağı, somut olan bilgiyi ve bu bilgilerin dil ile ifadesini ve bunlardan sonra soyut olan bilgiyi çıkarsamayı öğrenir. Bu şartları yerine getiren ego yetişen bir egodur. Bu açılımların birisinde meydana gelecek olan tıkanıklık egonun bütüncül görevlerini yapma konusunda eksiklikler ortaya çıkaracak ve belki de birçok bozukluklar meydana gelebilecektir.

Ego yetenekleri gelişmemiş bireylerle veyahut hiç egosu olmadığını düşündüğümüz hayvanlarla bu yapıyı karşılaştırdığımızda, egosu gelişmiş insanlarda ne gibi farklı özellikler bulunur?

İnsanoğlunu hayvanlardan ayırt eden temel özellik bilinç, farkındalık ve konuşma yeteneğidir. Başka bir deyişle simgeleri kullanarak iletişim kurma becerisidir. Biyolojik olarak insana baktığımızda hayvandan farklılaşan temel özelliği, insan beyninin korteks  yapısının olmasıdır. Korteks kitabımızın başında da belirttiğimiz gibi insan beyninin en üst kısmında bulunan ve tüm beyni kuşatan çok ince bir tabakadır. Bilgilerin koordine edilmesi, birleştirilmesi, ayrıştırılması, hafızaya kaydedilmesi benzerliklerinin ve farklılıklarının tespit edilmesi; yine ayrıca akıl yürütme yoluyla bir takım sonuçların çıkarılması, korteksin temel fonksiyonlarıdır. Korteksin altındaki tabaka sub-kortikal  bölgeler denilir ki bu sub-kortikal bölgeler bağımsız çalışan örgütler gibidir. Oradaki idrak birbirinden farklı kompartmanlarda farklı yaşantıları barındırabilir ve farklı çıkarımları oluşturabilir. İşte bunların arasındaki bağlantı ve ahengi sağlayan orkestra şefi ise kortekstir.

Egonun temel fonksiyonunu gerçekleştirmesi korteksin varlığı ile mümkündür. Korteks tüm beynin dış yüzeyini kapladığı halde insanın entegratif bütünlüğünü temin eden korteks  kısmını ise pre-frontal korteks dediğimiz alın kısmımızın altına düşen korteks parçası oluşturmaktadır. Bazı cerrahi müdahalelerden sonra, trafik kazalarında meydana gelen yaralanmalar sonucunda, kanser ve başka nedenlerle bazı bireylerin pre-frontal korteksleri hasar görmektedir. Bunlar incelendiğinde ego  fonksiyonlarının entegratif özelliğinin kaybolduğunu görüyoruz. Bu kazalardan önce entegratif bir kimliği muhafaza edip bir kimlik ve kişilik çeperi oluşturmuş bireylerin bu kazalardan sonra farklı kimlik parçalarıyla, farklı zaman dilimlerinde var olduğunu, esas kimliğe uymayan davranış düşünce ve duygulanım içinde bulunduklarını tespit ediyoruz. Kimlik çok farklı şekilde hareket etmektedir ve bir tutarlılık bulunmamaktadır. Buradan yola çıkan bazı bilim adamları ruhsal aygıtın ego denen parçasının beynin pre-frontal korteksi vasıtasıyla fonksiyonunu sürdürdüğünü göstermişlerdir. Yine aynı sonuca deneysel olarak da ulaşmak mümkündür. Alkol veya uyuşturucu almış bireylerde pre-frontal kortekste inhibisyonlar oluşmakta ve fonksiyonlarını yürütemez hale gelmekte ve bu kişilikten beklenmeyen davranış kalıpları parça parça aktive olabilmektedir. Hatta hipnotik trans  hallerinde pre-frontal korteks devre dışı bırakılarak egonun temel fonksiyonları dışlanmakta, dağılma (disosiasyon) dediğimiz ruhsal fenomenler ortaya çıkarılabilmektir.

Ruhsal aygıtın ego kısmını anlayabilmek ve bunu beyinde görüntüleyebilmek için teorik bir sistem tartışması yapabiliriz. Bu teorik sistem tartışmasını yapabilmek için bildiklerimiz, bilmediklerimiz ve öngörülerimiz olacaktır. Bu bağlamda, sadece bir maddeden müteşekkil olan beyin cevheri, vücudun içinden ve dışından uyaranlarla uyarılmaktadır. Birinci varsayım, bir bebeğin uyarı açlığı içinde olmasıdır. Bir bebeğe dışarıdan beş duyuyla uyarı verilmediğinde bebeğin gelişiminin durduğu gözlemlenmiştir. Bu çok önemli nesnel bir bilgidir. Demek ki insanoğlu uyarı açlığı içinde ve bunun doyurulmasını istemektedir. Bu olmayınca da ruhsal gelişim bloke olmaktadır. Peki, bu uyarılar nasıl oluşmakta, nasıl etki bırakmakta ve nasıl saklanmaktadır. İster içerden ister dışardan olsun her uyarı nöronlarda elektriksel bir impuls  yaratmakta, bu impulslar belirli merkezlere ulaşmakta, o merkezlerde uyarıları düzenlemekle görevli diğer sinir hücreleri tarafından algılanmakta ve depo edilmektedir. İşte bu depolama bir arşivleme sistemini getirmektedir. Bu arşivleme sisteminin de bir mantığı olduğu tespit edilmiştir. Bebek, nöronlardaki bu iletişimleri ilk etapta primer hafızasında saklayabilirken, ilerleyen aylarla beraber bir üst sistem olduğuna inandığımız sekonder hafıza kayıtlarına da geçirmeyi başarmaktadır. Gelen bilgiler, primer hafızada 20–25 milisaniye civarında tutulabilirken ve sınırlı sayıda bilgi saklanabilirken epigenetik  bir gelişim modeliyle izah edebileceğimiz sekonder hafızanın devreye girmesiyle birlikte bu bilgiler sonsuza kadar saklanabilecek ve sonsuz materyali içerebilecek bir depoya yerleştirilmektedir. Bu yer, beynin tüm alanını içeren ‘nöronal kimyasal’ bir arşiv niteliğindedir. Bu depolama işleminde, yine yaratılışımıza uygun bir açılımla bu bilgiler arasında bağlantı kurma, sistematik bir yapılandırma, akıl yürütme, çıkarım yapma ve soyut düşünme gibi temel yeteneklerin hiyerarşik bir şekilde geliştiğini gözlemlemekteyiz.

Bu arşiv bilgilerinin değerlendirilmesi, ilişkilendirilmesi ve akıl yürütülmesine farkındalık, bilinç veya düşünce diyoruz. Arşivdeki paketlenmiş bilgi materyallerinin muhteşem bir süratle transferlerinin gerçekleştirilmesi, bunların ortak olarak vektörel bir bütünde birleşmesi; insanın bilincini ve farkındalığını geliştirmektedir. Bu sürecin gelişimiyle ilgili nesnel bilgiler, varolan materyalin büyüklüğü karşısında çok küçüktür. Bu materyalin değerlendirilişini kaba hatlarıyla gösterebilmek ve gelişim evrelerini izlemek mümkün olabilmektedir. Ama bunların hangilerinin ne şekilde, hangi kimyasal kodlarla nerelerde saklandığı, nasıl açığa çıkarıldığı ve değerlendirildiği tamamen meçhulümüzdür. Bu sadece kimyasal kod mudur? Bir elektriksel potansiyel midir, elektromanyetik bir dalga mıdır ya da bu üçünün rezonans halinde belirli oranlarda birleşmelerinden ortaya çıkan bir sonuç mudur bunu bilmiyoruz. Ama bildiğimiz açık ve net gerçek şudur: İçten ve dışardan gelen her türlü uyaran, elektriksel bir yapıya dönüşmektedir, yani maddeleşmektedir. Dışarıdaki bir uyaranın bir madde koduyla algılanması o kimyasal maddenin kendisi değildir. Dışarıdaki ve içerdeki uyaranın simgesel bir karşılığıdır. Yani madde ile enerji aynı şey değildir. Madde enerjinin şifresini yüklenmiş görevli bir materyaldir. Bu yapı dinamik bir yapı olarak her an yenilenmekte ve yenilenen bilgiler kendi içinde de dıştan uyarı gelmeden tasarımsal dünyamızda etkileşim içine girmektedir. Bu durumda realite ikiye ayrılmaktadır. Birincisi, dışta var olan nesnel dünyanın doğrudan bir şekilde bizde uyardığı bilgi bombardımanı ve ikincisi de bunların beynimizdeki kimyasal izdüşümleridir.

Diğer taraftan dış dünyanın kodlanmış bilgilerinin içerde arşivlenmesi sonucu oluşan iç dünyamızdaki tasarımsal varlığı, dış dünya olmasa da varlığını devam ettiren ayrı bir evren olarak vardır. Nesneler dünyasının içimizdeki hafıza kayıtlarındaki sürekliliğini koruyan bu varlığı, çeşitli içsel ve dışsal müdahalelere açık, değişken ve dinamik bir yapı içermektedir. Burada egonun fonksiyonları daha da karmaşıklaşmaktadır. Nesne tasarımlarıyla oluşturduğumuz kopya dünya ile dıştan bize her an bilgi akışını sağlayan gerçek nesnel dünya, birbirine paralel bir şekilde varlığını sürdürürken iç dünyadaki tasarımsal yapı dış dünyadan gelen bilgiyi çarpıtabilmekte, değiştirebilmekte, eksiltebilmekte ve artırabilmektedir. Tersi de aynı şekilde geçerlidir. İç dünyadaki bilgi materyali ve tasarımsal yapı, dış dünyanın nesnel gerçekliğini algılamamızı engelleyebilmekte, değiştirebilmekte veya küçümseyebilmektedir. Bu da sistemler arasındaki egonun bütünlüğünü korumak için epigenetik  bir açılımdır.

Ruhsal gelişme evrelerinde ego, bütünlüğünü ve saygınlığını koruyabilmek için, eğer sağlıklı bir gelişim çizgisi izlememişse, nesnel dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine bir çözüm olarak nesnel dünyanın varlığını çarpıtma yoluna başvurabilir. Birçok bozukluğun temelinde bu bilişsel çarpıtmaları tespit etmek mümkündür. Ego realiteye uyum göstermek zorunda olduğundan dolayı fonksiyonları açısından birçok görevler yüklenmektedir.

Ego, id’in üzerinde bir kontrol görevlisidir. İdin dürtülerinin rasgele bir şekilde ulu orta deşarjının gerçeklik ilkesine uymaması nedeniyle bu dürtülerin kontrol mecburiyeti vardır ve bu görevi ego  üstlenir. Ama dürtüleri yoğun bir baskı altında deşarj etme imkânı vermeden tutabilmek oldukça zordur. Dürtülerin aşrı baskısı sonucunda egonun tüm fonksiyonları çöküp devre dışı kalabilir. Bu nedenle de ego, id’i belirli bir dereceye kadar memnun etmek ve onun dürtülerine alternatif çıkış yolları bulmak durumundadır. Ego id’i hoşnut tutmak mecburiyetindedir. Birinci görevi budur. Aksi takdirde hayatta kalması ve sosyal varlığını toplum içinde devam ettirmesi mümkün değildir.

Egonun ikinci görevi ise realiteye uyum sağlayıp onu hoşnut etmektir. Bir başka ifadeyle on un görevi, çevresindeki dünya ile iyi geçinmek, realiteye uymak, fiziksel şartların sınırlarını bilmek ve ona göre davranmaktır. Gerçekliği yani çevreyi tatmin edemeyen ve ona uyum gösteremeyen ego  varlığını devam ettiremez.

Egonun üçüncü bir görevi ise, aşağıda anlatacağımız süperegoyu hoşnut tutmaktır. Süperego değer yargılarımızın hepsini temsil  eden, ideal kimlik olarak benimsediğimiz kimliğimizin bizden istediklerini yerine getirme konusundaki fonksiyonudur. İd dürtülerin tatminini isterken süperego  dürtülerin bastırılmasını talep eder. Realite bu dürtülerin uygun zemin ve zamanda gerçeklik ilkesine uygun bir şekilde deşarjını talep eder. İşte böylece egomuz üç tane efendisi olan bir köleye benzetilebilecek bir konumda betimlenebilir. Bu köle efendilerini memnun etmek üzere çalışmaktadır. Bu efendiler id, gerçeklik ve süperegodur. Bu fonksiyonlarını icra edebilmesi için de egonun güçlü, deneyimli ve epigenetik  gelişimini sağlıklı bir şekilde tamamlamış olması gerekir. Neticede her şey egonun sağlıklı gelişip gelişmediği ile ilgilidir.

3. Süperego
Ruhsal aygıtın üçüncü parçası süperegodur. Bebek gelişim evresinin üç yaşlarına yaklaştığı dönemlerde, ruhsal yapının bir kısmı farklılaşarak süperego  fonksiyonlarını yerine getirmeye başlar. Süperegonun oluşabilmesi için ruhsal aygıtın gelişim basamaklarının sağlıklı bir çevrede oluşması gerekir. Süperego, realitenin de ötesinde anne ve babanın çocuktan beklediği davranış kalıplarının, doğru ve yanlışların içselleştirilmesidir. Yani anne ve babanın tasarımsal olarak içeri alınması, introjekte edilmesidir. Anne-baba  ile birlikte tüm değer yargılarının; örf, adet, gelenek, din ve kültürün yüklemiş olduğu kodlamaların iç dünyamızda tasarımının oluşturulmasıdır. Üç yaşına kadar ego, id’in dürtülerini tatmin etmek, egonun reel beklentilerine veya şartlarına uyum göstermek mecburiyetini hissederek davranış sergilerken üç yaşından sonra reel şartlar uygun olsa dahi içe alınmış olan anne-baba tasarımlarının onayına müracaat etmek zorunluluğunu hisseder. Günah, yasak, ayıp gibi kavramlarla iyinin ve kötünün ayrıştırıldığı bir tasarımsal dünyada, çocuk bir takım dürtülerini tatmin etmeyi arzu  etse dahi içindeki bu süperego baskısı sebebiyle eylemlerini belirli oranlarda kontrol eder veya durdurur.

Burada sorun değerler sistemini çocuğa aktaran anne-babanın bu değerler sistemine vermiş olduğu önem derecesidir. İnsanoğlunun temel yapısı olan içgüdüsel ve dürtüsel mekanizmaları bilmeyen, realitenin, dürtüleri deşarj edici ve kolaylaştırıcı veya telafi edici çıkış yollarını göremeyen çok katı bir değerler sistemini yüklenerek bunu çocuğuna aktarmaya çalışan bir ebeveynin yaptığı uygulama çocukta çok katı bir süperego  oluşumuna neden olacaktır. Bu durum dürtülerin ve egonun nefes alamadığı çok baskılanmış bir kimlik yapılandırmasını getirecek ve iç dünyamızdaki ahengi bozarak patolojik bir takım gelişmelere sebep olabilecektir.

Tam tersi yönde dürtülerin serbestçe boşalabilmesine imkân tanıyan, realitenin varlığını zaman zaman yadsıyarak, zaman zaman da hileli yollarla atlayarak dürtülere serbestçe dolaşım hakkı sağlayan bir ebeveynin yetiştirdiği çocukta da sağlıklı bir süperego  gelişemeyeceği için ciddi ruhsal patolojilere ortaya çıkabilecektir. Antisosyal kişilik örüntüsü bu tip bir eğitim modeli sonucunda ortaya çıkan bir kişilik yapısı olup, bütün toplumların başına bela olmaktadır.

Süperegonun kendi içerisinde de ahenkli bir şekilde dağılımının olması gerekir. Bazı durumlarda ahenkli bir süperego  varlığı şeklinde gözlemlenen kişilik örüntülerinin bir kısmında da süperego i çinde delikler oluşmaktadır. Bu deliklere denk gelen dürtüler çok rahat bir şekilde deşarj edilebilmekte ve kişi bundan bir rahatsızlık duymamaktadır. Başkalarının haklarına aşırı hassasiyet gösteren, ilişkilerinde adaletli bir şekilde davranan bir birey çocuğuyla ensest  bir ilişki yaşayabilmekte ve bunu yadsıyarak hayatını yıllarca devam ettirebilmektedir. Veya sosyal hayatta uyumu çok mükemmel, ailesine sevgiyle dolu bir eş, sadakat üzerine nutuklar atarken evlilik hayatı içerisinde bir başka birisiyle aşk yaşamayı doğal görmekte, bununla ilgili, süperegosunun vicdani şekilde eleştirebileceği bir muhasebeyi hissetmemektedir. Bu da süperego deliklerine bir başka örnek olarak verilebilir.

Süperego toplumsal yaşamın devam edebilmesi için insanın kendi içerisinde, kendini durduracak olan sınırları belirleyen bir çeper gibidir. Bu çeperin kalktığı durumlarda insanın ne kadar vahşileştiği, ne kadar dürtülerinin ve öfkesinin esiri olduğu bilinen bir gerçektir. Özellikle gerçeklik ilkesinin yürütülmesinde temel ilke olan hukukun geçerliliğini yitirdiği bir takım ortamlarda, bazı bireylerin kendilerinden beklenilmeyecek kadar vahşileştikleri ve katliamlar yaptıkları bilinen tarihi gerçeklerdir. Bunlar da ancak iç dünyalarında süperego  zayıflığı olan bireylerin yapabileceği eylemlerdir. Sağlıklı bireylerden oluşan toplumlar meydana getirebilmenin temel şartı ise esnek bir süperego oluşturmaktan geçer.

Toplumumuzda süperego kavramı vicdanla eş tutulmaktadır. Bu tanımlama bir noktaya kadar doğrudur. Ancak süperego vicdandan daha geniş bir alanı kapsamaktadır. Süperego bir nevi yargı sistemi gibidir. Kişinin yaptığı eylemleri ya ödüllendirir ya cezalandırır. Güzel bir eylem yaptığımızda içimizde hissettiğimiz rahatlama duygusu süperegonun bize fısıltısıdır. Yanlış bir iş yaptığımızda gece sabaha kadar uykumuzun kaçması ve terleyerek bunalmamız da süperegonun gönderdiği bir ceza faturasıdır. Dünyada altı milyar civarında insan vardır ve bu bağlamda altı milyar farklı ego  ve altı milyar farklı süperego vardır. Birbiriyle aynı olan iki süperegodan bahsetmek mümkün değildir.

Süperegonun büyük bir kısmı bilinçdışıdır. Medeniyetin devam etmesini sağlayan elastik bir süperego ve bireyin varoluşunu engellemeyen esnek bir süperego arzulanan bir süperegodur. Demokrasinin denetim mekanizmalarıyla, cuntanın denetim mekanizmaları arasındaki farkı iyi bilmek gerekir. Esnek bir süperegodan kasdımız, demokratik süreçler içerisindeki karşılıklı saygıya bağlı esnek bir denetim mekanizması iken; katı bir süperego bireyin varoluşunun engellendiği, özgürlüklerin yok edildiği ve emir-komuta zinciri altındaki katı bir denetim mekanizmasıdır.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Bilişsel Psikoterapi 2

Cuma, Ocak 2nd, 2009

a. Seçici Algılama: İçsel ve dışsal malzeme değerlendirilir. Bu değerlendirme sonucu bizi sonuca götürecek, hedefe ulaştıracak materyaller titizlikle seçilir ve gündeme taşınır. Bizi sonuca götürecek özellikle sonucun aleyhine olacak tüm malzeme bir şekilde yadsınarak göz ardı edilir. Sanki bir filtre sistemi özel olarak devreye sokulmuştur. Bir insanı kötü görmek istiyorsak o insanla ilgili malzeme değerlendirilip onu kötü yapacak her türlü materyal gündeme taşınır. Onu iyi yapabilecek tüm materyal de göz ardı edilir. Konuyu bir eş terapisi perspektifinde ofisimize müracaat eden bir çift üzerinden tartışacak olursak, konunun daha açıklığı kavuşacağı kanaatindeyim; on yıllık evli olan bu çift kavgalar yüzünden boşanmadan önce bir eş terapisi için bize başvurmuştu. Eşlerle yapılan görüşmelerde diğer eş hakkındaki düşünceleri ve yargıları öğrenilmeye çalışıldı. Eşiniz nasıl biri diye sorulduğunda evlilik süresi boyunca yapılmış olan tüm hatalar yanlışlıklar ve çatışmalar bir çırpıda peş peşe anlatılıyordu. Anlatılan eşi zihninizde canlandırdığınızda karşınıza canavar gibi bir yapı çıkıyordu. Hikâyeyi diğer eşten dinlediğinizde o da aynı şekilde, eşiyle ilgili olarak aynı tabloyu çok kısa sürede oluşturabiliyordu. Yapılan şey burada her iki eşin de 12 yıllık evliliği süresinde yaşadıkları mutsuzluklarını seçici algılama ile taramaları, onun dışında bu verileri yalanlayacak tüm bilgileri yadsımaları üzerine kurulmuştu. Düşünce süreci karşı tarafın suçlu olduğu yargısı üzerine kurulmuş ve sistem buna göre çalışıyordu. Sonuca ulaşmak için bu bilgiler de yetmemişti. Sistem ek payandalarla desteklenmeliydi. Kararın oluşmasında kalben ve vicdanen müsterih olunmalıydı.

b. Abartma: Olumsuz karara ulaşmak için algıda seçicililik ile toplanan materyaller kararın oluşmasına yetmemiştir, mevcut negatif malzemenin şişirilmesi gerekmektedir. Bunun için de yaşanmış hadiseler çok abartılı bir şeklide hekime yansıtılmaya çalışılır. Karşı taraf bu kadar vicdansız bu kadar merhametsiz bu kadar saldırgandır… Tüm bunlara rağmen mızrak çuvala girmemekte, akıl ve vicdan müsterih olamamaktadır; çünkü ilişkide birçok güzel ve iyi yan da mevcuttur, bu da kendiliğinden sırıtmaktadır. Bunların da kapatılması gerekir.

c. Küçümseme: Süreç anlatılırken ve bir takım olaylar izah edilirken ister istemez eşin pozitif yanları olay bağlamında gündeme gelmektedir. Eşin vericiliği, tertipliliği, temizliğe düşkünlüğü, ilgisi, sevgisi, merhameti bir şekilde konunun içinde işlenmektedir. Hastaya bunlar aktarıldığında, materyali inkârı mümkün olmadığından hasta bunlar üzerine dürbünün tersinden bakarak, küçültme fonksiyonunu devreye sokmaktadır. Bu tip davranışlar takdir edilesi, olağanüstü davranışlar olmayıp her sıradan insanın ve her bireyin yapması gereken asgari insanlık boyutudur. Hele hele bir eş diğerine bu tip şeyler yapıyor diye onun taltif edilmesi ve takdir edilmesi çok anlamsızdır. Bu, olması gereken doğal bir zorunluluktur. Negatifler abartılırken pozitifler bu şekilde küçültülür. Amaç sonuca ulaşmaktır.

d. Genelleme Yapmak: Eşler birbirinin aleyhine, fırtınalı bir şekilde delil getirip destek bulmaya çalışırken ellerinde yaşanmış fazla bir malzeme yoktur. Bu durumda bulunan, herhangi bir olay üzerine, ‘İşte her zaman bunu yapıyor, böyle yapıyor’ şeklinde genellemelere gider. Hekimin ısrarlı bir şekilde ‘bana birkaç örnek daha verebilir misiniz’ yaklaşımına karşı eşler şu klasik cevabı verirler: “Hangi birisini söyleyeyim doktor bey, o kadar çok ki!” Doktor ısrarla birkaç örnek daha istemesine rağmen genellikle bu amacına ulaşamaz, çünkü yoktur.

e. Bireyselleştirme: Hekim, eşlerle ilgili olarak bireysel gözlemini anlatıp, göstermek istedikleri tabloyu göremediğini, diğer yakınlardan da olumlu yönde bilgiler aldığını belirtince eşler problemin ikisi arasında olduğunu beyan ederler. Eşlerden birisi ısrarla; “doktor bey, sorun burada zaten, herkese melek, bize cehennem zebanisi” der. Bütün sıkıntı ve problemin kendisine yönelik olduğunu söyler. Herkesle iyi olan diğeri, maalesef aklını kendisine takmıştır ve onunla özel olarak uğraşmaktadır. Başkasının da bunu anlaması mümkün değildir; çünkü onlara iyi davranmakta, rol yapmaktadır.

f. Ya hep ya hiç tarzında düşünme: Eşler, karşı taraf hakkında belirli bir noktaya kadar geldiklerini hissederlerse, o anda kararı verip bu işin artık kesin olarak yürüyemeyeceğini deklare ederler: Artık dünya siyah beyazdır; ya evet ya da hayırdır, bu ilişki artık sürmez. % 51′e ulaşıldığında bu oluşum, sonucu ilan etmek için yeterli kabul edilir. Bir olay veya bir insan hakkında bu şekilde rahatlıkla bir yargıya varılabilir. Ancak tüm bunlara rağmen eşler rasyonel mantık süreçlerini içlerine sindiremezlerse yavaş yavaş irrasyonaliteye doğru kayma eğilimi gösterirler. Mantıklı düşünerek sonuca varmak zor gibi görünmektedir. Düşünce, sonuca ulaşmak için çarpıtmalardan vazgeçmemektedir. Israrla yeni stratejiler aramaya devam ederler. Bu yeni stratejiler kümesine keyfi çıkarsama denir. Keyfi çıkarsamanın hiçbir mantıksal, rasyonel ve determinal tarafı yoktur, ama sonuçları kendilerince kesindir.

g. Keyfi çıkarsama: İdam veya boşanma kararını vermek için yukarıdaki mantıklı süreçler işletildiği halde sonuca ulaşılamazsa keyfi çıkarsama devreye sokulur. Buna göre; bireyin olay veya kişi hakkında güçlü sezgileri vardır. Bireyin altıncı hissi güçlüdür. Gece rüyasında görmüştür; bu ona bir işarettir. Burçları zaten tutmamaktadır. Yıldıznameye bakılmıştır. Tarot falı ve kahve falında da aynı şeyler ortaya çıkmıştır. Bir takım kötü işaretler buna delildir. Son günlerde evin önünden iki sefer kara kedi geçmiştir. Kehanette bulunma, zihin okuma gibi bir takım yöntemler, bu madde içerisine dâhil edilebilir.

d. Düşüncenin Doğruluğu Ne İfade Eder? (Düşey İniş)
Düşüncenin doğruluğu bu sonucu çıkarmaya yeterli midir? Yukarıda belirttiğimiz gibi düşünce ve düşünceye bağlı duygu birlikte hareket etmektedir. Doğal düşünceler doğal duyguları ve hareketleri oluştururlar.
Sosyal fobik olan bir hastamız grup terapisine davet edildiğinde katılmak istemedi. Niçin diye sorduğumuzda; “hatalı bir davranış yaparım ve arkadaşlarım benimle alay ederler, bu da benim için dayanılmaz bir acı oluşturur. Onun için bu ortamlara girmek istemiyorum” dedi. Hatalı bir davranıştan kastının ne olduğunu sorduğumda da hatalı yürüyebileceği, hatalı konuşabileceği, elindeki herhangi bir şeyi düşürebileceği, soru sorulduğunda cevap veremeyeceği gibi kaygılarını dile getirdi. Ben; “diyelim ki bunlar gerçekten oldu; hatalı yürüdün, hatalı konuştun, elindeki çay bardağını yere düşürdün, ne olur?” diye sordum. “Aptal durumuna düşerim ve diğer insanlar benimle alay ederler, bana gülerler. Ben de kendimi çok kötü hissederim; yetersizliğim ve değersizliğim kanıtlanmış olur ve buna dayanamam.” Dedi. Bu hastamıza her insanın hata yapabileceği, bunun doğal olduğu, bu hata sonucunda normal bir insanın diğeriyle alay etmeyeceği, bir takım kişilik zaafları olan problemli kişilerin böyle davranabileceği belirtildi. Ona: “Birisinin size gülmesi, sizinle alay etmesi, sizin değerinizi düşürmez; o insanın basitliğini gösterir. İnsanın değeri, o güne kadar getirmiş olduğu bireysel bilgi ve becerileriyle ilgilidir. İnsanın özellikleriyle bağlantılıdır. Sizin insani özellikleriniz bir başkasının yoğun taltifleriyle yükselmediği gibi aşağılamasıyla da hiçbir zaman düşmez, bu mümkün değildir. Bu tip hatalar yapılabilir, doğaldır insanidir. İnsanlar bu tip hatalar yapabileceklerini kabul edebilmeli, bundan olumsuz felaket tabloları çıkarmamalıdır” denildi. Bu arkadaşımız, grup terapisine katılıp duygularını grupla paylaştığında diğer grup üyelerinin hiç de öyle düşünmediğini ve herkesin anlamsız benzer kaygıları olduğunu fark ederek iç görüsünü geliştirdi. Bu da tedavisinde olumlu bir ilerleme sağlamasına neden oldu.

e. Altta Yatan Düş ünceyi Tesbit
Otomatik düşüncenin ve davranışın arka planında bunları indükleyen temel kabuller ve önyargılar mevcuttur. Bireye bu temel kabullerin ve fonksiyonel olmayan ön yargıların, tutum ve kanaatlerin nasıl oluştuğu ve bunlar arasındaki bağlantısal zincirin ne olduğu gösterilmeye çalışılır. İletişim eksikliği içinde olan bir bireyin birisiyle tartışmaya girdiğinde ilk verdiği tepki küsmek, içine kapanmak ve olay mahallini terk etmek şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki bu birey, karşı tarafla iletişimi devam ettirse, kırgınlığını ve gücenikliğini anlatsa, karşı tarafın kendisine vermiş olduğu sıkıntıyı iletse iletişim devam edecek ve süreç tamamlanacaktır. Karşı tarafın kendisine yöneltmiş olduğu bir takım eleştiri ve sataşmalara dayanamayan bu birey, kendini savunmak yerine kaçmayı, küsmeyi ve gücenmeyi yeğlemiştir. Bu alışılmış bir davranış stratejisidir. Çocukken aile içinde eleştirildiğinde, azarlandığında kendini savunmak için sağlam bilgi ve yeteneklere sahip değildi. Yapabileceği tek şey küsmek, içine kapanmak ve gücenmekti. İleriki yaşlarda bireyin birçok bilgi ve beceresi geliştiği halde kendini korumak için yeni stratejiler geliştireceğine eski alışılagelmiş telafi edici stratejileri uygulaması bundan dolayıdır, bu da iletişimi bozmaktadır. Kişiye bu durum fark ettirildiğinde yeni telafi edici stratejileri geliştirmesi sağlanabilir.

f- Düşüncenin Maliyeti ve Kârı
Terapist, hastadan düşüncesinin tüm avantaj ve dezavantajlarını listelemesini ve avantajlar ile dezavantajlar arasını yüz puana bölmesini ister. Bu, hastanın düşüncesini değiştirmek için motive edilmesine yöneliktir. Bireyin düşüncesinin bir kısmı kendisine haz ve mutluluk verirken diğer bir kısmı ise acı vermektedir. Birey düşüncenin kavşağında otururken iradesiyle bu yönlerden birisini seçebilir. Negatif bir şey seçtiğinde bireyin ne kadar mutsuz olacağı, yani zarar edeceği anlatılır. Pozitif düşünceyi seçtiğinde mutlu olacağı, yani ne kadar kâr edeceği gösterilir. Makul akıllı bir insanın her zaman kâr edecek yönde eyleme geçeceği, bunu tercih edeceği ifade edilir. Hastanın şimdiye kadar yaptığı şeyin, hep zarar eden bir ticaret şeklinde yürüdüğü kendisine gösterilir. Tüm bu stratejilerden amaç hastanın yanlış kurgulanmış olan düşünce prosedürünü her yönden ortadan kaldırmak ve sağlıklı düşünceyi temin etmektir.

g. Delillendirme
Hasta düşüncesini destekleyen delilleri listeler. Deliller ne kadar ağırlıklıdır? Delillerin niteliği nedir? Kişi düşüncesini doğrulayacak olan delilleri ve mantıkları listelemeye çalışır. Çoğu zaman görülür ki olumsuz otomatik düşüncelerde, önyargılarda, temel kabullerde düşüncelerini doğrulayacak hiçbir delil yoktur. Delili olmayan ve mantıklı bir yapısı bulunmayan düşünceye yönelmenin yanlış olduğu bir kez daha gösterilir. Hasta düşüncesini delillendirirken ya bilgi işlemede sistematik hatalar yapmakta ya da keyfi çıkarsamada bulunmaktadır.

h. Olayı Perspektife (Yelpazeye) Oturtmak
Hastadan olayı 0′dan 100′e kadarlık yelpazede incelemesi istenir: ‘Eğer olay gerçekleşirse ne olur? Ardından daha kötü ya da iyi ne olabilir? Eğer olay gerçekleşirse hala ne yapılabilir?’
Kognitif terapinin amacı, bireye rahatsızlığı ile ilintili bilişsel çarpıtmalarını fark ettirmektir. Bilişsel çarpıtmalar temel kabuller ve fonksiyonu olmayan şemalar ya da otomatik olumsuz düşünceler düzeyinde olabilir. Bireyin şikâyetine neden olan olgu, gerek bir fenomen gerekse gerçekleşme ihtimali olan bir süreç olabilir. Yaşanmış veya yaşanabilecek olan böyle bir fenomen birey tarafından abartılı olarak algılanabilir. Öncelikle bireye bu abartıyı göstermek lazımdır. Devam eden süreç sonucunda varsayalım ki olay gerçekleştiğinde bu ne anlama gelmektedir. Olay sıfırdan yüze kadar bir puanlama esasına göre değerlendirilecek olursa kişiye sıkıntı, acı ve şiddet verme derecesi nedir? Olayın şiddet derecesi reel olarak tespit edilmeye, yelpazedeki yeri belirlenmeye çalışılmalıdır. Bunun üzerinde hissedilebilecek olan sıkıntı, hüzün veya çaresizliğin anlamsızlığı gösterilir. Süreç sonucunda negatif bir olay olmuş veya böyle bir şeyin olabilme ihtimali mevcutsa bunun için neler yapılabileceği, yani yaşanmış olan bir negatif olguyu veya yaşanabilecek bir negatif olgunun gidişatını olumlu anlamda değiştirebilmek, engelleyebilmek veya zararı asgariye indirebilmek için yapılabilecekler üzerine düşündürülür. Hastanın göremediği, olayı kontrol altına alabilecek ve olumlu yöne kanalize edebilecek tüm alternatifler gözden geçirtilir. Bireyin abartılı bir şekilde olumsuz otomatik düşüncelerin etkisi altında negatif sonuçlar üretmesi ve felaket tellallığı yapması önlenmeye çalışılır. Olayın tüm hadiseler içerisindeki yeri ve tüm hayatın, yaşamın içerisinde ne anlama geldiği değerlendirilir. Negatif bir sonuç varsa bunun nasıl kontrol edilip iyi bir noktaya yönlendirileceği ve bununla ilgili yapılacak olan şeylerin neler olduğu belirlenmeye çalışılır. Bu şekilde hastanın her an olumlu düşünce geliştirebilme, sıkıntının ne anlama geldiğini bilip bunu sağlıklı bir şekilde değerlendirebilme ve en kısa zamanda bundan kurutulabilme düşünce sistematiği geliştirilmeye çalışılır.
Üniversite giriş sınavlarına hazırlanan bir genç ciddi bunalım ve sıkıntı içindedir. Sınavları kazanamama riski oldukça yüksektir. Sınavı kazanamama ihtimali yüzünden yaşadığı anksiyete  nedeniyle daha da büyük sıkıntıya girmekte ve kendi kendini ketlemektedir. Böyle bir durumda yapabileceklerini dahi yapamamaktadır. Bize geldiğinde hayatının bittiğini, mahvolduğunu, geleceğinin olmadığını, artık hiç bir şeye yaramadığını çünkü üniversite imtihanını kazanamayacağını belirtmektedir. Bu olayı yelpazeye oturttuğumuzda; bu gencin 18 yaşına gelene kadar büyük bir mücadele verip ilkokulu başarıyla bitirmiş, ortaokulu başarıyla bitirmiş, liseyi başarıyla bitirmiş, her türlü sosyal ilişkisi olan, gelecekte birçok şey yapabilecek potansiyele sahip bir birey olduğu ortaya konmuştur. Toplumun katmanlarına baktığımızda, büyük bir kesimi ilkokuldan sonra bu yarışı bırakmakta, geri kalanın büyük bir kısmı ortaokulu bitirerek yarıştan çekilmekte, geri kalanların büyük bir çoğunluğu da ancak lise mezunu olabilmektedir. Çok az bir insan da üniversiteye girip başarıyla bitirebilmektedir. Çevremize baktığımızda başarılı insanların bir kısmının da az ya da orta eğitimli olduğunu görmekteyiz. Eğitim yapmak güzel bir şeydir, yapılmalıdır ama yapılamadığında da bu her şeyin bittiği anlamına gelmez. Eğitim düzeyleri farklı farklı olan ve ülkeye yön veren birçok başarılı insan mevcuttur. Üniversiteyi kazanmak elbette arzu  edilen bir şeydir; ancak kazanamamak felaket demek değildir. Hayatın içinde var olabilmek için onlarca kapı onu beklemektedir.
Bu genç delikanlıya üniversiteyi kazanamamanın bir felaket olmadığı bu şekilde anlatılabilir. Her zaman alternatiflerin olabileceği ona gösterilir. Gencin alternatiflerinin olabileceği ihtimalini hissetmesi ve kabullenmesi, ondaki performans kaygısını ortadan kaldıracak, sınava çalışırken konsantrasyonunu artıracak ve daha başarılı olabilecektir.

i. Çifte Standart
Hasta ısrarlı bir şekilde kendisiyle ilintili olarak katastrofik sonuçlara ve yorumlara ulaşmaktadır. Bu düşünceye bağlı olarak da birçok davranış geliştirmekte, hayatını ciddi manada sınırlandırmaktadır. Bu hastaya gerçeği anlatma konusunda sıkıntıya düştüğümüzde, bu düşüncelerini başka insanlar için de tavsiye edip etmediği kendisine sorulur. Kardeşi, annesi, babası, arkadaşı, öğretmeni veya herhangi bir dostu için aynı şekilde düşünüp düşünemeyeceği sorgulanır. Eğer kendi düşüncesi doğru ve güzel ise bu düşünceyi tüm arkadaşlarına tavsiye etmesi gerekir. Dostlarını veya arkadaşlarını, olabilecek felaketlerden bu şekilde kurtarmış olur. İşte bu noktaya gelindiğinde hasta bir gerçeği idrak eder: Kendisinde varolduğunu düşündüğü olumsuz düşünceleri aynı şartlarda ve koşullarda olan başka insanlar için düşünmemektedir. Bireye bu şekilde çarpıtması fark ettirilir.
Mesela bir evlilik problemi nedeniyle bize müracaat eden hastamızın düşüncelerinde evlenmek aptalca bir şey, evlilik kurumu da sıkıntı verici bir kurum olarak nitelendirilmekte ve genelleme yapılarak topyekûn bir karşı duruş sergilenmektedir. Hastama kendisini çok sevdiğimi, çok saygı duyduğumu ve önemsediğimi belirttim. Bu düşünceleri de aynı şekilde saygın, değerli ve önemliydi. Bu düşüncelerine değer verdiğim için bu akşamdan itibaren eşimden ayrılacağımı ve evlilik kurumuna karşı olduğumu beyan edeceğimi kendisine ilettim. Çünkü hastamın mutlaka benim mutluluğumu ve huzurumu isteyeceğini, ben de düşüncelerine inandığım için onun görüşlerini uygulamaya koyacağımı belirttim. Hastam şiddetle itiraz etti: “Hayır doktor bey, bu yanlıştır” dedi. Ben de: “Kendin için düşündüğün bir şeyi niçin benim düşünmemi ve yapmamı istemiyorsun?” dedim. İşte bu esnada hastam, kendisi için düşündüğü şeylerde nasıl bir çifte standart uyguladığını; bu şekilde çifte standart uygulayarak olumsuz otomatik düşüncelerini hayata geçirip kendisini mutsuz kılmayı başardığını fark etti. Çifte standardı gördükten sonra niçin böyle düşündüğünü irdelemeye ve incelemeye geçebildik.
Bir iş sınavına müracaat eden danışanım sınav sonuçlarını beklemekteydi. Yüzlerce kişi arasıdan 40 kişilik ön eleme grubuna girmişti. Bu grubun da yarısı ikinci mülakatta elenecekti. Sınavla ilgili form günü yaklaştıkça danışanımın kaygısı arttı ve olumsuz otomatik düşünceleri faaliyete geçti: “Kesinlikle beni sınava çağırmayacaklar, beni elediler ve ben asla bu sınavda başarılı olamayacağım” iddiasında bulunmaya başladı. “Delilin nedir?” diye kendisine sorduğumuzda; “15 gün oldu, hala beni kimse aramadı, hiçbir yerden haber gelmedi, ayrıca beni çağırmayacaklarını hissediyorum.” diye cevap verdi. Ben de: “Ne güzel! Müthiş delillerin var, aynı kuruma müracaat eden benim dostlarım vardı. Onlar da ikinci sınava çağrılacakları ile ilgili beklenti içindeydiler. Sizin delillerinize inanarak ve güvenerek, onlara da 15 gündür haber gelmediği için haber vereceğim. Sizin delilinize göre 15 gündür cevap verilmemiş olması sizin işe alınmayacağınızı göstermektedir. Bu durumda ben dostlarıma şimdi telefon ediyorum; kesinlikle işe giremeyeceklerini söyleyeceğim. Deliliniz nedir diye bana sorduklarında sizin düşünce sisteminizi onlara aktaracağım.” dedim. Hastam bu şekildeki yaklaşım tarzıma kahkahalarla gülerek cevap verdi: “Doktor Bey, siz manyak mısınız!” dedi. Bu şekilde bu hastama nasıl çifte standart uyguladığını göstermeye çalıştım. Sınav sonuçları geldiğinde hastamızın ilk üçe girdiğini gördük.

j. Düşünceler Hakkında Münazara Tekniği
Gençliğimizde, okul yıllarında bizlere münazara yaptırılırdı. Bunlar çok yararlı çalışmalardı. Öğretmenimiz bir konu belirler, bu konunun lehine ve aleyhine konuşmalar yapmamızı isterdi. Bu bir nevi zihin egzersizi idi. Bir olaya çok farklı boyutlardan nasıl bakılabileceğini gösteren rasyonel bir yaklaşım tarzıydı. Her türlü alternatif fikir, gözler önüne serilebiliyordu. Sağlıklı, bir biriyle bağlantılı, mantıklı savlar ileri süren ve kendi içinde bir bütün oluşturan taraf münazarayı kazanıyordu.
İşte bu münazara şekli olumsuz negatif düşünceler için hasta ve hekim açısından kullanılabilir. Olumsuz düşüncenin aleyhine hastanın konuşması istenir, alternatif açıklamalar ve izah tarzlarının neler olabileceği tartışılır. Bilişsel çarpıtmalarda kişi tek boyutlu düşündüğünden ve negatife odaklandığından hep olumsuz sonuçlara ulaşır. Bu yaşam tarzını yıllardır uyguladığından, olaylar karşısında şaşkın, bitkin ve olumsuz bir tavır içindedir. Bireye olumsuz düşüncelerin aleyhine münazara yapma yetisi kazandırılırsa; birey kendi düşüncelerini sorgulayabilme ve alternatif açılımlar temin etme imkânına sahip olabilmektedir.
Hastanın yetersiz kaldığı, düşünce üretemediği durumlarda hekim bilgi ve tecrübesine dayanarak olumsuz düşüncelere karşı yeni fikirler geliştirir. Bu, hastaya her olaya değişik açılardan bakma yetisi kazandırır. Olayları reel düzeyde algılama ve anlama kabiliyeti verir.
Burada önemli olan konulardan birisi de olumsuz düşüncenin aleyhine konuşacağız diye olayın abartılmaması, reel ve objektif sınırın hep muhafaza edilmesidir. Olayın gerçekçi bir yönü var ise kişinin bunu kabul ve ona karşı mücadele etme gücünü artırmasını sağlamak gerekir.

k. Hatalı Bölgesel Çıkarımda Bulunma
Hasta gelecekle ilgili bir takım programların içindedir. Bir takım sosyal ilişkiler, sınavlar, hayat mücadelelerinden bahsetmektedir. Onlarla ilgili ciddi hazırlıklara girişmekte ve onlara hazırlanmaktadır. Ancak olayın gerçekleşme anı gelmeden, kişi bu olayın bir felaketle sonuçlanacağını ifade etmekte ve bu sonuca dayanarak da kendisinin yıkılacağını belirtmektedir. Ortada doğrulanmış herhangi bir bilgi veya bir çalışma olmadığı halde kişi sanki bunlar olmuş gibi sonuç çıkarmaktadır.
Evlilik hazırlıkları içerisinde olan bir hastam müstakbel eşiyle bağlantılı olarak, cinsel hayatıyla ilgili olumsuz sonuçlara ulaşmaktaydı. Evlendiklerinde cinsel hayatlarında başarısız olacaktı. Sertleşme ya da erken boşalma problemi yaşayacak ve eşini tatmin edemeyecekti. Bunun sonucunda da eşinin sevgisi ve ilgisi azalacak ve bu olay boşanmayla sonuçlanacaktı. Cinsel hayatında gayet sağlıklı olan, herhangi bir problemi olmayan bu hastamız, olumsuz otomatik düşüncelerle çeşitli kaygılar yaratmaktaydı. Bu kaygıların sonucunda kendisinin iyi bir koca olmadığı, bir erkek olamayacağı; dolayısıyla iyi bir insan olamayacağı şeklinde sonuçlara ulaşıyordu. Ulaştığı sonuçlarla dile getirdiği olası şikâyetler arasında direkt hiçbir bağlantı yoktu. Bu şikâyetlerin ortaya çıkabilme ihtimali çok zayıftı. Kaldı ki bu tip şikâyetler ortaya çıksa dahi bunlar rahatlıkla tedavi edilip düzeltilebilecek konulardı. Düzeltilememiş ve devam eden bir cinsel problem dahi olsa bu, kendisinin kötü bir koca, kötü bir erkek ve kötü bir insan olmasının delilli olamazdı.
Bir başka hastam zihninde zaman zaman eşcinsel flashbackler yaşıyordu. Sağlıklı bir evlilik hayatı ve çocukları vardı. Çok sağlıklı bir sosyal hayatı olan bu danışanımız, kendisinin çok kötü birisi olduğu şeklinde sonuçlara ulaşıyordu. Kendisinin beş para etmez, aşağılık bir insan olduğunu, bu haline rağmen utanmadan çevre içerisinde saygın bir konumda bulunduğunu ve insanları bu şekilde aldattığını düşünüyordu. Burada da görüldüğü gibi zaman zaman zihne gelen obsesif  eşcinsel tasarımlar, hiçbir realite taşımadığı halde bireyin kendini suçlu ilan etmesi için delil olarak kullanılabiliyordu. İleride eşcinsel olabileceği korkusuyla kendisini bugünden toplumdan soyutlayarak aşağılıyor ve doğrulanmamış ve anlamlı olmayan bir bilgiyle alakasız bir sonuç çıkarılabiliyordu.
Sınava girdiği zaman kesinlikle başarılı olamayacağını iddia eden genç, kendisinin değersiz, önemsiz ve yetersiz biri olduğu sonucunu çıkarıyordu. Annesi, babası ve çevresi ona gereğinden fazla ihtimam gösteriyor, bu durum da genci bunaltıyordu. Çünkü bu genç gireceği sınavda mutlaka başarısız olacaktı. Bu durum, onun değersiz ve yetersiz olacağının kesin deliliydi. Dolayısıyla kendisine çevreden yapılan olumlu yaklaşımlar hatalıydı. Çünkü o başarısız ve kötü birisiydi. Bu düşüncelerle üniversite sınavına hazırlanırken ablaları tarafından desteklenen, motive edilmek için bir takım kıyafetler alınan genç kızımız, bunların yapılmasını arzu  etmiyordu. O, ablalarının düşündüğü gibi çalışkan ve zeki değildi. Sınavda mutlaka başarısız olacak, herkes onun ne kadar aptal olduğunu görecekti. Bu düşünceler nedeniyle zaman zaman ders çalışmaktan vazgeçiyor, bu işin başarılamayacağına dair kanaatini artırmaya çalışıyordu. Her ne kadar burada narsist bir zedelenmekten korunmak için bu bilişsel çarpıtma uygulanıyor ise de bireyi bundan kurtarmak, narsist zedelenebilirlik derecesini artırmak gerekir. Bu konuya, ilgili yerde değineceğiz. sözkonusu hastamız başarılı bir şekilde sınava girdi, yüksek bir puanla çok önemli bir fakülteye kayıt yaptırdı.

l. Alternatif Bir Açıklama Arama
Olumsuz otomatik düşüncelerin etkisi altında hastalar kendilerini bunaltıya sokacak en kötü ihtimalleri sıralarlar. Ellerinde bu düşünceleri için hiçbir delilleri yoktur. Dolayısıyla tecrübe edilmemiş, sonuca ulaşılmamış ve doğrulanmamış bilgi kaynaklarıyla kişi kendisine bir cehennem yaşatmaktadır. O sonuçlara ulaşılana kadar geçen süre içinde kişi bunaltı ve sıkıntı hissedecek ve depresif bir duygu durumda bulunacaktır. Aynı konuyla ilintili olarak farklı düşünce alternatiflerinin olup olmadığı incelenmelidir. Kişiye daha az sıkıntı verecek, daha az zarar getirecek alternatif düşünceler veya açıklamalar olup olmadığına bakılır. Bu, hayalî bir senaryonun işlenmesi şeklinde olabileceği gibi yaşanmış olan bir sürecin sonundaki yorumlamalarda da kullanılabilir. Kişiye daha az sıkıntı verebilecek bir açıklama varsa, ondan düşüncenin kârı ve zararı açısından o alternatif açıklamayı tercih etmesi istenir.

m. Problem Çözücü Yaklaşım
Bize müracaat eden hastalarımızın büyük bir kısmında gözlemlediğimiz en önemli konu sıkıntılarına ve problemlerine bir problem çözücü olarak yaklaşmamalardır. Bu ne demektir? Birey hekime gelirken sorunu halletmek amacıyla gelir. Sorununu halletmek isteyen insan, soruna odaklanarak onu nasıl çözeceğini düşünür. Ancak çoğu hastada bu mümkün olmamaktadır. Bireye öncelikle problemin ne olduğu sorulur veya fark ettirilir. Böylelikle bir problemin varlığı ve sınırlarının neler olduğu gösterilir. Problem net ise, problemin içeriği belirgin ise ve problem ile ilgili datalar elimizde ise yapılacak tek şey bu problemi nasıl çözeceğimizle ilgili zihinsel egzersizler yapmaktır. Çoğu birey bir problemin varlığını algılayamamakta, algıladığı problemi çözmek için ise uğraşmamaktadır. Rasyonel bir kimlikle karşımıza gelen, bir an önce sonuca ulaşmak isteyen ve çözüm arayan bireyler olaya bir problem çözücü olarak yaklaşıldığını görmekteyiz. Amaç üzüm yemektir, bağcı dövmek değil. Ama çoğu hastada amaç üzüm yemekten çıkıp bağcı dövmeye dönüşür. Olaya problem çözücü olarak yaklaşıp, adapte olan hastalarımızla çalışmalarımız kısa sürede olumlu olarak sonuçlanırken, diğer grupta bu mümkün olmamaktadır. Bu hastalarımıza öncelikle olaya bir problem çözücü olarak nasıl yaklaşacağımızı öğretmekteyiz.
Mesela bir eş terapisi nedeniyle bize müracaat eden çiftler, ayların veya yılların birikimiyle, hekimin önünde karşı tarafa öfkelerini dile getirmekte ve haklılıklarını ispata çalışmaktadır. Tarafların tedaviye geliş nedenleri evliliklerini devam ettirip mutlu birlikteliklerini sürdürmektir. Ancak ilk seanstan itibaren problem unutulmuş, kimin haklı kimin haksız olduğu çatışmasına dönüştürülmüştür. Bu çiftlerle yaptığımız ilk çalışma, olaya problem çözücü olarak yaklaşmaları gerekliliğini göstermektir. Birinin haklı birinin haksız olması, birisinin hekimin seans odasında öfkesini deşarj etmek için uygun bir ortam bulması, hekimin söylediği bir takım cümlelerden hekiminin kendi yanında olduğu gibi bir anlam çıkararak tedaviyi baltalamaları problem çözücü olarak olaya yaklaşmadıklarını göstermektedir. Bu durumda hastalara bu tip kavgaların anlamsız olduğu, öncelikle problemi çözmek için olaya yaklaşmaları gerektiği anlatılmaya çalışılır. Hastalar problem çözücü olarak olaya yaklaştıklarında kısa sürede yol aldıkları gözlemlenir. Birçok klinik tabloda bireyler veya çiftler olaya bir problem çözücü olarak değil problemi devam ettirici bir tarzd yaklaşırlar. Bunun birçok nedeni vardır. Bunların birkaçını burada irdelemek istiyorum. Bunlar:

a. Bilinçdışı Dirençler
Rasyonel kimliğimiz bir problemi çözmek için hekime giderken, içimizdeki dinamik diğer güçler bu problemin çözülmemesi yönünde bilinç dışı süreçleri başlatabilir. Bu da tedaviye karşı bir direnç olarak ortaya çıkar. Direncin ortadan kaldırılmasıyla ilgili ön çalışmalar yapılmadığı müddetçe tedavi ilerlemez. Konuyla ilgili detaylı bilgi direnç bahsinde anlatılmıştır.

b. Sekonder Kazanç
Bireyler bir takım rahatsızlıklardan bilinç dışı bir takım yararlar elde etmektedir. Bu şekilde çeşitli sorumluluklardan kaçınmakta, zaman zaman ilgi ve alaka odağı olabilmektedir. Sekonder kazançlar ile ilgili ön çalışma yapılmadığı müddetçe probleme bir çözücü olarak yaklaşmak mümkün olmamaktadır. Konuyla ilgili detaylı bilgi sekonder kazançlar bölümünde verilmiştir.

c. Temaruz
Hastanın problemi çözdüğünde kaybedeceği birçok şeyi vardır. Şuurlu ve planlı bir şekilde problemin devamı için tedaviyi baltalamaktadır. Bu, ilginç gelebilir. Hem tedaviye gelinecek, hem de tedavi şuurlu bir şekilde baltalanacaktır. Bu tip bireyler tedaviye gelirken gerçek amaçları tedavi olmak değildir. Elde edecekleri yararlar tedaviyi devam ettirmeyi gerektirmektedir. Bununla ilgili iki örneği sizlerle paylaşmak istiyorum. Eş terapisine gelen çiftlerden birisi soruna problem çözücü olarak yaklaşmıyor, tedavi süreçlerini hep baltalıyordu. Yaptığımız incelemelerde bu eşin dışarıda bir başka yaşantısı olduğu ve evliliğin devamıyla ilgili hiç bir beklentisinin bulunmadığı görüldü. Tedaviye geliş nedeni ise çevreye karşı; ‘biz elimizden gelen her şeyi yaptık ama olmadı’ düşüncesiydi., uyuşturucu bağımlısı bir delikanlı bir başka hastamız tedaviye kabul edilmişti. Ailesi eğer tedaviye devam ederse ona belirli bir miktarda harçlık vereceklerini ve daha iyi davranacaklarını belirtmişlerdi. Harçlık alabilmek, daha iyi bir konumda yaşayabilmek için inanmadığı bir tedaviye gelmeyi sürdürmüştü.

d. Öfke ve Kızgınlığın Boşaltılması İçin Terapi Süreçlerinin Kullanılması
Kişi bireysel problemlerini çözmek yerine tedavi süreçlerini, kendisini bu duruma sürüklediğine inandığı insanların ne kadar kötü olduğunu anlatmakla geçirebilir. Bu hastanın tek derdi, diğerlerinin kötülüğünü bu tedavi sürecinde ispat etmektir. Bu şekilde anne-babasının, eşinin kaba davrandığı iddiası ile tedavi süreçlerini aylarca tıkayan hastalar mevcuttur. Bu tip hastaların diğer bir menfaati de, tedavi ücretleri kızdığı insanlar tarafından ödendiği için onlara böylece zarar verebilme imkânı bulabilmeleridir.

e. Narsist Zedelenmekten Kaçınmak
Bazı bireyler, probleme bir problem olarak yaklaştıkları takdirde problemin sorumluluğunun kendilerinde olduğunu fark ederler. Bu da onlara dayanılmaz bir acı verir. Narsist bir kişilik örüntüsüne sahipse mümkün olduğu kadar olaya bir problem çözücü olarak yaklaşmamalıdır. Çünkü sorun kendi hatalarıyla veya eksiklikleriyle ilintilidir. Konuya bir problem çözücü olarak yaklaştığında, bu eksiklikler ve kusurlar ortaya çıkacaktır. Kişinin buna dayanabilme gücü yoktur. Kişinin önce zedelenebilme gücünü artırmak ve früstrasyona (engellenmeye) tahammülünü sağlamak gerekir. Ardından konuya girmek daha uygun olur.
f. Borderline (sınırda) Kişilik Örüntüsünde Durum
Border line yapı iki ayrı kimlik örüntüsünü içerdiğinden bir yerde yaşanan sorun diğer taraftan algılanamaz. Dolayısıyla konuya, entegre edilmiş bir kimlik gibi problem çözücü olarak yaklaşması zordur. Dolayısıyla bir sorun nedeniyle hekime müracaat eden bir border line kişilik yapısındaki hasta öncelikle kişilik örüntüsünü entegre edecek bir tedavi programına alınmalıdır. İyi ve kötü kendilik entegre edildikten sonra olay üzerindeki rasyonel yapı değerlendirilir. Soruna bir problem çözücü olarak yaklaşması sağlanır. Aksi takdirde dürtü  ve öfkeler her halükârda boşalma yolu arayacak, mantığı kendine uyduracaktır.

n. Kabul
Konuşma bozukluğu nedeniyle bize müracaat eden hasta, konuşma bozukluğunun tedavisinin çok zor olduğunu, bazen de mümkün olmadığını bizden öğrenince çok üzüldü. Genç delikanlı, hayatın kendisi için artık bittiğini ve anlamsızlaştığını belirtti. Son çare olarak başvurduğu hekim ona kapkaranlık bir tablo çizmişti. Bunu niçin yapmıştı?
Eğer hayatta kabul edilmesi gereken bir takım gerçekler varsa bunları baştan kabul etmek ve onlara karşı donanımlı olmak gerekir. Bu genç arkadaşımıza, gözleri kör olsaydı elleri tutmasaydı ve kulakları işitmeseydi hayattan vazgeçip vazgeçmeyeceğini sordum. Bu durumun oldukça zor olduğunu ama bir şekilde yaşamın devam etmesi gerektiğini belirtti. Bedensel engeli olan insanlardan birçoğunun coşku ile hayatı yaşarken diğer bir kısmının bedensel engelli olma nedeniyle bir ömrü depresyonda geçirdiğini görmekteyiz. Buradaki fark nedir? Buradaki temel fark kabul edilebilecek bir gerçeği kabul edip hayata onunla devam etme kararını alabilmektir. Gözleri görmeyen bir genç buna rağmen hayatta var olabilmeyi, kendini var edebilmeyi sağlamakta, coşkuyla hayata sarılabilmektedir. Gözleri görmediği halde avukat olabilmekte, işveren olabilmekte, şarkıcı ya da bestekâr olabilmekte velhasıl hayatın birçok alanında var olabilmektedir. Konuşma bozukluğu bundan çok daha hafif, çok daha kolay katlanılabilir bir problemdir. Bu problemin düzelme ihtimali oldukça yüksektir. Kör bir insanın gözlerinin açılması mümkün değildir. Ancak konuşma bozukluğu olan bir gencin ciddi bir mücadeleyle konuşmasının düzeltilmesi mümkündür. Bunun birçok örneği toplum içinde mevcuttur. Bu delikanlı, probleminin hiç düzelemeyeceği ihtimalini kabul ederek hayata dört elle sarılmalıdır. Her yerde ve her zeminde ‘benim konuşma bozukluğum var’ diyebilecek, bundan korkmayacak, çekinmeyecek bir ruh gücüne ulaşmalıdır. Ben özgüven duygumla nasıl ki kelliğimi her ortamda çekinmeden ifade edebiliyor, onunla dalga geçebiliyorsam bu genç arkadaşımın da aynı şeyi başarmasını istiyorum.
Burada da terapi bir nevi tersinden işlemektedir. Sınavı kazanamama ihtimalini kabul eden ve performans kaygısını ortadan kaldıran bir genç daha rahat bir şekilde sınavlara hazırlanmaktadır. Aynı şekilde konuşma bozukluğunu kabul edebilen ve içine sindirebilen bir genç, konuşması bozuk şekilde toplumun her katmanında kendini ifade edebileceğini kabullenmeli ve hissetmelidir. Bu durumda konuşma bozukluğunu oluşturan performans anksiyetesi ortadan kalkacağından konuşması kendiliğinden düzelecektir.
Psikolojik veya organik herhangi bir problem varsa kişinin bunu kabul etmesi temin edilir. Bir gerçekten kaçmak mümkün değildir. Kişi şizofren olabilir, manik-depresif olabilir veya kanser olabilir. Tüm bu gerçekleri kabullenmeli, hayatı daha kaliteli yaşayabilmek için alternatif stratejiler geliştirebilmelidir .

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Bilişsel Psikoterapi

Cuma, Ocak 2nd, 2009

“Akıl bir gemi, fikir onun yelkeni, kullanabilirsen kendini, yoksa el kullanır seni” vecizesini küçüklüğümde büyüklerimden sık sık dinlemişimdir. Henüz soyut düşünceye geçmediğim, somut düşünce aşamasında söylenen bu sözleri somut bağlamında algılar ve anlardım. Denizde yüzen bir gemim olduğunu ve bu geminin fikir denen yelkenleri bulunduğu ve bu gemime ben sahip çıkmazsam başkalarının alıp göteceğini düşünürdüm. Bu vecizede akıl kelimesi geleneksel anlamda akletmek, doğruyu tercih etmek, bireyin kendisine yararlı olacak olana yönelmesi ve akl-ı selim davranma bağlamında kullanılmıştı. Fikir ise eskilerin tefekkür, yenilerin düşünce ismini verdiği bilgi işleme sürecidir. İnsanların hepsi düşünürler ve tefekkür ederler. Düşünebilmek için beynimizin alt yapısının buna uygun olması gerekir. Düşünme, alternatifler arasında kıyas yapabilme, farkında olabilme, fikir ileri sürebilme ve sonuca ulaştırabilme yetisidir. Düşünülen şeyin bireyin veya toplumun yararına mı, zararına mı olduğu konusu ahlaki bir konudur ve kültürel normlarla belirlenir. Düşünmek ise beynin bir fonksiyonudur.

Düşünce, primitif halden olgun hale doğru bir gelişim çizgisi gösterir. Bebek, düşünmeden uzak bir yapıyı simgelerken olgunlaşmış yaşlı bir fert, düşünmenin en üst düzeyini simgeler. Düşünceyi, bu bağlamda ele aldığımızda dikey ve yatay iki eksendeki gelişiminden bahsedebiliriz. Dikey manada gelişim, yaşla beraber içeriğin zenginleşmesi, gerçek manada düşünce süreçlerinin oluşmasını içerirken; bireyin nesne ile olan ilişkilerinin zenginliğinden elde edilen yatay anlamdaki gelişme çepersel bir büyümedir. Büyüme ve gelişmenin senkronize bir şekilde ortaya çıkması üretkenliği, belki de sıçramalar oluşturan dehayı yaratan ana kombinasyondur. Düşünce her ne kadar beynin bir fonksiyonu ise de yalnız başına tanımlanamaz. Düşünceyi tanımlayabilmek için onu meydana getiren parçaları ayrı ayrı tanımlamak gerekir. Düşünce bu parçaların hepsinin aktif katılımı ile senkronize olmuş bir bütüncül çalışma sonucunda ortaya çıkabilir.

Düşüncenin oluşabilmesi için şu alt kompartımanların bulunması gerekir: Dikkat ve odaklanma yetisi, konsantre olabilme kabiliyeti, irade, üçlü hafıza kaydının çalışması, hafıza kaydından geri çağırabilme yetisi, olaylar arasındaki bağlantı kurma yetisi olarak zekâ, algılama organlarının işlevselliği, kavrama ve algının entegrasyonu.
Burada bahsettiğimiz düşünceyi oluşturan bu yapıları ayrı ayrı anlamadan ve idrak etmeden düşüncenin nasıl oluştuğunu biyolojik anlamda kavramak mümkün değildir. Biyolojik manada beynin bu fonksiyonel yetilerinin nasıl çalıştığı ile ilgili bilgileri kitabımızın başında belirtmiştik. Burada bunların detayına girmeden bunların psişik dinamikler, öğrenme süreçleri ve akletme çerçevesinde nasıl bir süreçten geçtiğini, nasıl bir sonuca ulaştığını ve hangi düşünce sistematiğinin uygulandığını inceleyeceğiz.

Düşünce bir süreç iken, düşündüğünü idrak edip düşünceyi iradi dikkatle belirli bir alana yönlendirme, odaklanabilme ve sonuca ulaştırabilme yetisi ise bir bilinç ve şuurluluk halidir. Bilinç birçok bileşenin bir araya gelmesi sonucunda düşünce fonksiyonunun belirli bir soyut veya somut nesneye yöneltilebilme yetisidir. Bilinçli olmak, idrak etmek, farkında olmak ve üzerinde düşünmek, insanı insan yapan temel ve karmaşık fonksiyondur. Düşünce süreçlerinin tamamen normal çalıştığını kabul edersek, kişinin iradesiyle neyi düşüneceğine ve nasıl düşüneceğine dair bir yapılandırma karşımıza çıkmaktadır. Burada iş karmaşık bir hal almaktadır. Ancak biz bu karmaşık yapıyı mümkün olduğu kadar ayrıştırmaya ve netleştirmeye gayret edeceğiz. Düşünce süreçlerinin hangi etkiler altında hangi yollara yöneldiğinin matematiksel kurgusunu ortaya koyabilir ve bunu anlayabilirsek bir takım düşünsel kaynaklı rahatsızlıkların tedavisinde neler yapabileceğimizi daha iyi kavramış olacağız.

Bilinç anlıktır ve tek bir şeye odaklanabilir. Bu bilincin temel açmazıdır. Geniş olarak farkındalık düzeyimizin yüksekliği bilinç ile alakalı değildir. Bilinç, sahayı tarayan bir projektör gibi geçtiği alanlara geçici ve anlık ışık tutar. Projektörü yönlendiren arka yapıdaki karmaşa ve üst idrak seviyesi; projektörün zaman zaman nerede ne kadar duracağını ayarlayan, bilinçle karşılıklı etkileşim içerisinde fonksiyon sürdüren bir yapıdır. Çevrenizdeki herhangi bir şeye odaklandığınızda iradi dikkatinizle o nesne üzerinde düşünce sahibi olursunuz ve bilincin farkındalığı o nesne ile ilintilidir. Zihinde aktif olarak var olan ise o nesnedir. Ancak o nesne etrafında oluşturulan tüm dış dünya, daha önce oluşturulan nesne tasarımlarının hafıza kayıtlarında olduğu gibi kullanılır. Eğer kişi bir odada bir vazoya odaklanmış, vazonun üzerindeki figürleri inceliyorsa, düşüncesi, dikkati ve farkındalığı vazo üzerindedir. Yan tarafında koltuk üzerinde bulunan bir nesnenin oradan düşmesi, uçması veya alınması fark edilmiyorsa, kişi iç dünyasında vazo dışındaki diğer nesnelerin aynılığını ve devamlılığını idrak içerisinde düşünce sürecine devam edecektir. İlginçtir ki bir düşünceye odaklanırken, üzerinde odaklandığımız düşüncenin önem derecesine göre dikkat ve konsantrasyon  ortaya çıkar. Önem derecesini ise kişinin kimlik ve kişilik özellikleri belirler. Bu da değişken ve dinamik bir süreçle ortaya çıkar.

Bireysel gelişmemizde belirli bir alandaki nesne veya objelere aşırı bir ehemmiyet vermiş isek, onlara karşı yoğunlaşma o derecede yüksek olacaktır. Bu çok önemlidir, çünkü değişmezliğini kabul ettiğimiz içteki nesne tasarımlarının hafıza kayıtlarında bulunması gibi konsantre olduğumuz nesnenin dışındaki dünyanın aynılığını ve sürekliliğini hep muhafaza ederiz. Ancak civardan bize ulaşan beş duyumuz ile zihnimize intikal eden milyonlarca uyaran, bu konsantrasyonu, idraki ve teğetsel bilinci engelleyemez. Ne zaman ki içteki önem derecesine göre bu gelen bu milyonlarca uyarıdan herhangi birisi özel bir anlam içeriyorsa, yani önem olarak eşik değerin üzerine çıkıyorsa, teğetsel bilinç ilgilendiği olaya değil arka planda duran diğer olaya yönelir. Çünkü o, eşik değeri geçmiş olan ve kendi üzerine dikkatin çekilmesini isteyen diğer bir nesnedir. Birey o nesneye yöneldiğinde vazo örneğindeki gibi vazo arka planda kalır. Diyelim ki vazo ile ilgilenip vazo üzerindeki motifleri incelerken civardan geçen bir sivrisineği ya da içerde ağlayan çocuğu fark edemeyebiliriz. Ancak sivrisineğin ve bebek ağlamasının bizce önem derecesi yüksek ise, vazoya olan ilgi ve odaklanmamız sivrisineğe veya bebeğin ağlamasına yönelebilir. Burada bilinç diğer bir alana kaymıştır. Vazo ve bebek dışındaki tüm dünya daha önce algıladığımız içsel tasarımlarımızın iç dünyamızdaki sürekliliğinden başka bir şey değildir. Fakrında olduğumuz şey vazo üzerindeki anlık teğetsel odaklanmalar veya bebeğin anlık ağlama dilimleridir.

Burada sanki bilinç zamanın en küçük birimi ile var olmakta, onun dışında hemen yok olmaktadır. Bilincin sürekli varlığını devam ettirdiğini sandığımız şey ise hafıza kayıtlarındaki nesne tasarımlarının sürekliliğini muhafaza etmesi duyumudur. Bizi ilgilendiren konu, önem derecelerinin nasıl oluştuğu, önceliğin neye göre verildiği, önem derecesi olarak ehemmiyet verilen algının pozitif mi negatif mi olduğu hakkındaki yorumlama ve ondan kıyas yoluyla yapılan çıkarımdır. Bu kısmı aşağıda detaylı olarak işleyeceğiz.
Anlık teğetsel bilinç fonksiyonları ile hayatı idame ettirmek ve her an yeni bir varoluşu gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu insanda kaos oluşturur. Bunu ortadan kaldırabilmek için insanlar mükerrer defalar yaşadıkları bilinçlenmelerle ve nesne ile ilişkilerindeki bir takım temel kabullerle sürekliliğe ulaşırlar. Bu temel kabuller artık sorgulanmadan kullanılan otomatik kalıplar halini alır. Bunlar artık öğrenilmiş, otomatik kullanılan ve üzerinde düşünülmeyen hayatı kolaylaştırıcı şemalardır.

Temel soru bireyin vazoya mı yoksa sineğe mi odaklanacağı ve vazoya odaklandığında, sivrisineği niçin fark ediyor ya da etmiyor oluşudur. Yine vazoya odaklandığında bundan mutluluk mu doyuyor yoksa sıkıntı mı, vazoya odaklandığında etrafındaki diğer nesnelerin mutluluk veren taraflarına mı odaklanıyor yoksa sıkıntı veren taraflarına mı; etrafındaki nesnelerin kendisine haz ve mutluluk verenlerine mi yoksa sıkıntı verenlerine mi ehemmiyet veriyor olduğudur. Ayrıca konu dönüp dolaşıp çocuğun ruhsal kimliğinin oluşumuna gelmektedir. Kaotik nesne ilişkilerinden kurtulmak isteyen ve her an yeniden var olmak yerine nesne tasarımları sayesinde varlığını ve sürekliliğini aynıyla devam ettiren çocuğun bunlar için birçok aşamadan geçmesi gerekiyor. Konuyla ilgili detaylı bilgileri insanın gelişim evrelerinde anlatmıştık.

Çocuk ebeveynin veya bakıcıların nesne ile ilişki şeklini modeller. Bir ev içerisindeki nesnelerin önemlilik derecesi aile tarafından sanki zımnen kodlanmaktadır. Sehpa üzerindeki kristal vazonun önemliliği ile kül tablasının önemliliği aynı kategoride değildir. Ebeveyn kristal vazoya yaklaşırken jest, mimik ve hareketleriyle pahalı ve önemli bir şeye dokunduğunu zımnen çocuğa göstermektedir. Aynı ilişkiyi kül tablasıyla ortaya koyarken basit bir şekilde kül tablasının önem derecesinin azaldığı görülmektedir. Çocuk kül tablasına uzanıp almaya çalışırken, ailenin yüzündeki tedirginlik ile baba yadigârı kristal vazoyu almaya çalışırken ailenin yüzünde beliren tedirginlik farklı farklıdır. Bu durum ayrı ayrı kodlanmış önemlilik derecesinin farklılığını gösteren bir yapılandırma sürecidir. Biz her ne kadar burada sadece bir vazo ve kül tabağı üzerinden bu örneği göstermiş olsak da bütün sosyal ilişkilerin ikili, üçlü ve tüm nesne ilişkilerinin ehemmiyet derecesi aynı şekilde ruhumuza kodlanmaktadır. Bu kodlanmış sistemi aynen kopya ettiğimizde nesne ile ilişkiler kaotik olmaktan kurtulacak, matematiksel bir sürekliliğe ve geçerliliğe sahip olacaktır. Bebeklik dönemindeki bu kodlama kişiliğin ana temel kabullerini oluşturacaktır. Artık bunların üzerinde düşünmek, fikir yürütmek, yordamda bulunmak ve yeni bir sonuç çıkarmaya gerek yoktur.

Çocuğun modellediği ebeveynin nesne ile ilişkileri sağlıklı ve normal ise çocuğun geliştireceği kişilik örüntüsü o oranda normal olacaktır. Bu temel kabuller üzerine çocuk eşya ile ilişkilerinde bir takım tecrübî bilgiler ve beceriler elde edecektir. Zamansal süreç içerisindeki nesne ile ilişkilerde bu tecrübeler bireye haz duyumu oluşturduğu müddetçe kalıcılığını sürdürürken nesne ile ilişkide sıkıntı ve acı duyulması aynı şekilde o ilişkinin bu bağlamda kodlanması sonucunu doğuracaktır. Önem derecesinin birinci ayağında; anne-babanın önem derecesinin bebeğin ruhuna kopyalanması söz konusu iken ehemmiyet derecesinin ikinci ayağında; çocuğun gelişim evrelerinde nesne ilişkilerinde yaşadığı haz ve elemin şiddet derecesine göre yeni bir kategorizasyon yapılacaktır. Bu kategorizasyona göre de daha sonraki nesne ilişkilerinde ön yargılı olarak yaklaşılarak sonucun o yönde olacağı ihtimali önkabulünden dolayı ya olayı peşinen negatif olarak kabul edilecek ya da acı duymamak için o nesne ile baştan hiçbir ilişkiye girmeyerek ondan kaçınılacaktır.
Bunlar fonksiyonel olmayan davranışlardır. Temel arkaplan öğretileri üzerindeki bir katmanda yer alırlar. Yine bunlar önyargılar, tutumlar ve tabulardır. Birey, yaşamını ve yaşam alanını temelde anne-babadan aldığı temel kabuller çerçevesinde, kendi tecrübeleriyle oluşturduğu fonksiyonel olmayan kabulleriyle birleştirerek yeni bir alan seçer. Bu alan içerisinde yaşamını ve nesne ilişkilerini sürdürür. Bunların devamlılığı kişinin varoluşunu devam ettirir. Ancak bu varoluş bazı bireylerde mutluluk ve keyif halini alırken, bazılarında sıkıntı, bunaltı ve çaresizlik meydana getirir. Temel kabulleri ve ana şemaları sorgulama ve değiştirme imkânı olmadığından yeni olaylarla karşılaştığında otomatik düşünce kalıpları aktive olarak arka plandaki ana yapının işlerliğini devam ettirmeye çalışırlar. Bu da kişinin hayat içerisindeki varlığını sürdürmesine neden olur ve de hiçlik ile yokluk karşısında alınması gereken en önemli tedbirdir. Ancak bireyin ebeveynden aldığı temel kabulleri, tecrübesiyle elde ettiği yargıları ve bunlara bağlı yeni nesne ilişkilerinde otomatik düşünce aktivasyonu bireyi bir sonuca götürür. Bu sonuç sağlıklı bir zeminde gelişmiş ise birey mutlu ve huzurludur. Bu zincirin halkaları patolojik bir yapılandırma şeklinde oluşmuş ise birey mutsuz huzursuz ve sıkıntılıdır. Bizim görevimiz patolojik bir süreç işleyerek oluşturulmuş olan bu bilişsel yapılanmanın hatalı tarafını bularak bu kısımları daha sağlıklı yapılarla donatıp değiştirmeye çalışmaktır. Bu durumda karşımıza savaşılması gereken üç bilişsel katman çıkar:
Birinci katmanda temel kabuller yer almakta ve burada biyolojik öğrenmenin ilk nöronal yollarının meydana geldiği veya bilinçdışı  kişilik örgütlenmelerinin dinamik süreçleri bulunmaktadır. İkinci katman ise kişinin olaylar ve nesneler karşısında önyargılı bir şekilde iletişim sistemini oluşturan katmandır. Üçüncü katmanda ise alt katmanın geçerliğini temin edecek otomatik olumsuz düşünceler veya savunma düzenekleri yer alır. Olumsuz otomatik düşünceler göreceli olarak daha kolay düzeltilip olumluları ile ikame edilebilirken, afonksiyonel şemalar ve temel kabullerin değiştirilmesi daha zor ve daha uzun süreli derinliğine çalışmayı gerektirirler.

Klinik Örnek:
Hastam karşımda oturuyordu. Kısa hayat hikâyesini aldığımda üniversite tahsili yapmış ve iyi bir işe girmiş evli ve bir çocuk babasıydı. Oturuşu, jest ve mimiklerinin bana verdiği intiba karşımda ezilen, sıkıntıya girmiş, korkan bir görünüm arzetmekteydi. Hastamın bu tavrını bilişsel süreçler açısından incelediğimde temel kabulünün, yetersizlik ve değersizlik üzerine kurulmuş olduğunu tespit ettim. Daha sonraki yaptığım incelemelerde hastanın çok çocuklu ailesi içerisinde devamlı horlandığını, aşağılandığını, özerkliğinin tanınmadığını ve bu duygularla dolu travmatik bir çocukluk hayatı geçirdiğini gördüm. Bu yetersizlik ve değersizlik hislerini aşabilmek için hayat mücadelesine girmiş, imkânsızı başarmış, büyük şehre gelerek üniversiteyi bitirmiş, bir işe girmiş, ancak bunların hiç birisi kendisinde önemli ve değerli biri olduğu duygusunu oluşturamamıştı. Çevresindeki insanların onu aşağıladığı, ona önemsizmiş gibi baktığı şeklinde ön yargıları vardı. Bu önyargılar perspektifinde o arkadaşlarıyla ilintili olarak birçok olumsuz otomatik düşünce zihninden geçiyordu. Arkadaşları kendisine yakınlık göstermese bunu adam yerine konmadığının ve değersiz olduğunun kanıtı olarak kabul ederken; kendisine yakınlık gösteren arkadaşları karşısında ise onların kendisinin bu durumunu fark ettikleri ve ona acıdıkları için yakınlık gösterdikleri şeklinde bir düşünceye sahip oluyordu.
Bu örnekte de görüldüğü gibi düşünce zinciri çok basittir. Çocukluk döneminde bir ebeveynin yanında kendilerini önemsiz ve değersiz hissedenler onların da aşağılamalarıyla birlikte çok daha önemsiz ve değersiz olduğu hissine dayanan bir temel kişilik yapısı oluşmuştur. Kırsal kesimdeki insan ilişkilerinde birey olarak varlığının tanınmaması her ortam ve mekânda aşağılanmanın ve dışlanmanın mükerrer defa ortaya çıkması, diğer insanlar hakkında temel yargıların ve ön kabullerin netleşmesini getirmiştir. Başkaları onu sevmezdi onu değerli görmezdi. Eğer böyle bir yaklaşım söz konusu ise bunun altında başka bir şey aranmalıydı.
Bu iki yapıyı doğrulayabilmek için ömür boyu düşünce sistematiğini bu çerçevede çalıştırmıştı. Bilgi işleme süreçlerini istediği gibi yanıltarak içteki yapıyı doğrulamaya yönelik farkındalık oluşturuyordu. Nerede negatif olgu var, nerede negatif yorum imkânı varsa, dikkat ve algı otomatik olarak o yöne kayıyordu. Temel kabulleri ve önyargıları değiştirme imkânı olan tüm yaşantılar eşik değerin altında kalıyor, dikkat ve konsantrasyon  bunlar üzerine odaklanmıyor ve mecburen algılanan pozitif materyal de hatalı yorumlarla çarpıtılıyordu. Gerçek yapıya baktığımızda yakışıklı, zeki, üniversite mezunu, çok iyi bir evliliği, çok iyi bir işi ve çok iyi bir geleceği olan insan bunları değerlendirmekten ve algılamaktan çok uzaktaydı. Burada zihin tamamen kendini aldatmakta, reel ve objektif yapıyı çarpıtmakta, temel kabullerine uygun bir kişiliğin devamına imkân tanımaktaydı. Ancak bu yapı kişinin ruhsal enerjisini tükettiğinden dolayı birey depresyona girmiş, mutsuzluk ve hüzün doruklara ulaşmıştı. Bize geliş nedeni depresyonuyla ilintili idi.
Böyle bir klinik yapıya yaklaşırken klinik tabloda temel kabuller, afonksiyonel şemalar ve otomatik olumsuz düşüncelerle ilintili bir yapılandırma ağırlıklı ise tedavi uygulamamızı daha çok bilişsel terapiler üzerine odaklamamız gerekir. Bilişsel terapileri bu klinik tablolarda uygulayabilmek için birçok strateji geliştirilmiştir.

2- Bilişsel Terapide Tedavi Stratejileri
a. Olumsuz Düşünceleri Belirleme
Yaşamını devam ettiren bir birey dış dünyasından ve iç dünyasından binlerce uyaran alır. Bu uyarılar bireyin önem derecelendirmesine göre bilinçlendirilir ve kişi o şeyin üzerine odaklanır. İç dünyamızda geçmişte yaşadığımız bir yaşantı, bir travma, bir mutluluk, bir hüzün veya vücudumuzun organlarından biri veya birkaçının çalışmasıyla ilgili bir uyarı tercih edilip zihnimize ulaşabilir. Yani şuurlandırılır. Ya da dış dünyadan beş duyu vasıtasıyla aldığımız bilgilerin herhangi birisine odaklanılan şey üzerinde bir şuurlanma yani bir bilinçlenme hali kazanılır. Bu durum düşüncenin doğal bir akışıdır. Düşünce böyle bir akışa yöneldiğinde her düşüncenin ikiz kardeşi yanı başında at başı şeklinde birlikte gider. Bu duygu halidir. Her düşünceye mutlaka bir duygu eşlik eder. Duygu spektrumu sıfırdan yüksek bir dereceye kadar gelişen bir yelpaze şeklinde tasarlanabilir. Doksanıncı derece nötr bir durumu ifade ederken, sıfır en mutlu hali, 180 ise en acı verici hali simgeleyebilir. Düşüncenin belirli bir yolakta ilerlemesi ve farkındalığın oluşmasıyla birlikte kişi bir duygu hisseder. Bu duygu pozitif bir duygu ise kişi mutlu olur, haz alır. Hissedilen duygu negatif bir duygu ise kişi acı hisseder ve mutsuz olur. İnsan temel yaratılışı itibarıyla hazza ulaşmak ve elemden kaçmak doğrultusunda harekete eğilimlidir. Kişinin düşünce süreçleri içteki ehemmiyet derecesine göre belirli yolaklarda yer alırken negatif sonuçlara ulaşıyorsa kişi mutsuzluk ve acı hisseder.
Bazı insanlar olaylara yaklaşırken ve olayları değerlendirirken sonuçta hep mutsuzluk ve acı hissederler. Çünkü bu bireyler olumsuz otomatik düşünce yolaklarının etkisi altında hayatlarını sürdürmektedirler. Temel kabulleri ve afonksiyonel şemalarını doğrulamak için otomatik olumsuz düşünceler her düşünce prosedürüne iştirak eder. Kişi bunları o kadar otomatik yapar ki, niçin bunu böyle düşündüğünü sorgulama fırsatı olmaz. Sonuçta sadece acı ve mutluluğu duyumsar. İşte böyle bir bireye olumsuz duygu, acı, keder, sıkıntı, bunaltı hissettiğinde bu histen önce gelen düşüncenin ne olduğunun farkına varması istenir kişi her olumsuz duygusunun önünde olumsuz bir düşünce sürecinin ayrımına vardırılmaya çalışılır. İşte bu duruma biz olumsuz düşünceleri yakalama stratejileri diyoruz. Kişiye gelen olumsuz duygu ve anksiyete  hali aslında kişinin belirli düşünceleri üreterek olumsuz sonuçlara ulaşmasından kaynaklanır. Kişi bu düşüncelerin içerisine girdiğinde bunların rasyonel bir tarafının olmadığı, çarpıtıldığı, herhangi bir delile dayanmadığı ve otomatik olarak ortaya çıktığını fark eder. Tedavinin herhangi bir basamağında hangi olumsuz duygunun, hangi olumsuz düşünceden kaynaklandığı bilinci kazandırılmaya çalışılır.
Burada bizim düşmanımız olan anlık ve teğetsel biliş ve bilinç halini, bizi negatife götüren süreç üzerine odaklayarak kendi aleyhimize işleyen süreci fark etmeye çalışmaktayız. Projektörün ışığı hatalı ve olumsuz düşünce üreten sistemin işleyişinin kaynağına yönelmiştir. Rasyonel bir şekilde projektör burayı aydınlattığında olumsuz düşüncenin ne kadar saçma olduğu fark edilir dolayısıyla bu saçma düşünceye bağlı duygunun ortaya çıkması engellenmiş olur. Sistem bir yerinden yakalanmış ve tedavi süreci başlamıştır.
Bu olumsuz düşüncelerin yerine sağlıklı rasyonel olumlu düşünceler ikame edilir.

b. Düşüncedeki İnancın ve Düşünceye Bağlı Duyguların Derecesini Değerlendirmek
Olumsuz düşünceleri yakalama kısmında bahsettiğimiz gibi her olumsuz düşüncenin ikiz kardeşi olan bir duygu söz konusudur. İnsanı mutsuz eden her duygu olumsuzdur. Bunun içine bunaltı, sıkıntı, iç daralması, korku, acı, keder, hüzün, mutsuzluk, çaresizlik, yetersizlik, değersizlik, önemsizlik, acınma, aşağılanma, kızgınlık, öfke, şiddet, kıskançlık, haset ve yenilmişlik gibi duygular girer. Bu duyguların oluşabilmesi için bunların öncülü olan bir düşünce sürecinin işlemesi gerekir. Bireylere önce bu duyguların tanımı öğretilir. Hissettiği duygunun içeriği nedir. Yukarıdaki duygulardan birini veya birkaçını negatif hissetmekte ve kişi mutsuz olmaktadır. Hissedilen bu duyguların, 0 ile 100 arası bir derecelendirmede kişi tarafından derecelenmesi istenir. 0 en hafif düzeyi ve bu duygunun yokluğunu belirtirken, 100 bu duygunun en üst düzeyde hissedilmesini betimler. Böyle bir haritanın çıkarılması, kişinin hangi duyguları hangi şiddette hissettiğini bildirir. Bu aynı zamanda hastanın kendi duygularını onların şiddet derecesini tanıma imkânını sağlar. Hemen ardından bu duyguları oluşturan düşüncelerin neler olduğu incelenir ve irdelenir; çünkü her duyguyu oluşturan bir düşünce süreci vardır. Her düşünce bir duyguyla beraber yol alır. Bu düşüncenin doğruluğu halinde kişinin bu düşünceyle orantılı şekilde belli bir duygulanım içine girmesi doğal ve normaldir; negatif bile olsa bu böyledir. Normal bir duygulanım sonucu hissedilen negatif duyguya itiraz edilmeksizin abartılı bir duygulanımın normal hale dönüştürülmesine çalışılır.
Burada en önemli konu düşüncenin rasyonel olup olmadığının incelenmesidir. Kişi düşündüğü şeyin doğruluğunu ve geçerliğini test etmelidir. Farkındalığını fark eden bir akıl devreye sokulmalıdır. Eğer düşünce rasyonel değilse veya düşüncenin rasyonalitesi düşükse kişi buna ne kadar inanmaktadır. Düşünceye olan inanç sıfırdan yüze kadar puanlandırılır. Sıfır, o düşünceye hiç inanılmadığını gösteren düşünceyken yüz tam inanıldığını gösteren bir düşüncedir. İlginçtir ki duyguya eşlik eden düşünce bu bağlamda irdelendiğinde çok az inanılan bazı düşüncelerin bireyde çok yoğun negatif duygular oluşturduğu tespit edilmektedir. Bu stratejinin amacı da budur. Kişi, hiç inanmadığı ya da çok az inandığı düşünceye çok yoğun duygusal tepki verir ve etki altında kalır. Kişiye bu fark ettirildiğinde bu duygusal tonunun azaldığı veya ortadan kaybolduğu gözlemlenmektedir. Olabilirliği çok az ihtimaller üzerine bina edilen negatif düşünceler kişiyi zaman zaman panik durumuna düşürmekte, birçok klinik tablonun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. İnanılırlığı ve geçerliliği çok düşük veya hiç olmayan bu düşünceler bireye fark ettirildiğinde bunların oluşturduğu duygusal yapı ortadan kalkmaktadır. Burada bu düşünce sistematiğini oluştururken biraz sonra izah edeceğimiz bilgi işlemedeki sistematik hatalar detaylı bir şekilde devreye girmekte ve düşüncenin sonucuna ulaşılmaya çalışılmaktadır.

c. Olumsuz Düşünceyi Sınıflandırma
Az gelişmiş bir ülkede yönetimi ele geçirmek isteyen demokrasi dışı güçler, zaman zaman iktidara müdahale ederler bunu da genellikle askeri güçle yaparlar. Böyle bir askeri güç demokratik olmayan yollardan iktidarı ele geçirmiş veya ülkede ihtilal yapmış ise iktidardakileri suçlu ilan edip hapse atar. Dünya ile iyi ilişkiler içinde, yönetimin onanmasını temin amacına yönelik olarak daha önce iktidarda bulunanların suçlu olduğunu dünyaya ispat etmek zorundadır. Bu, ancak bir yargılama ile mümkün olabilecek bir süreçtir. Bu yargılamanın sonucu baştan bellidir. İktidarı ele geçirenler hayatlarını garanti altına alabilmek için eski iktidar mensuplarını mutlaka ortadan kaldırmak zorundadırlar. Bunun için de göstermelik bir mahkeme oluşturularak bir yargılama süreci başlatılır. Sonuç baştan bellidir; karar her halükarda idam olacaktır. Mahkeme heyetinin görevi, mevcut dataları değerlendirerek eski iktidar mensuplarını idama götürecek delilleri ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Nitekim süreç bu şekilde işler, dünya önünde yapılan yargılama sonucu mahkeme kararıyla eski iktidar mensupları idam edilir ve bir devir kapanır.
Düşüncemizdeki otomatik düşünceler aynı mantıkla çalışır; karar baştan bellidir ama bu kararı ortaya çıkarmak için düşünce çarpıtılmalı, yamultulmalı ve belli kanallardan geçerek belli hedeflere ulaştırılmalıdır. Bu nasıl yapılır? Bunun için aşağıdaki sürecin izlenmesi gerekir.

Bilişsel Psikoterapi 2

Dinamik Psikoterapi 3

Cuma, Ocak 2nd, 2009

10. Rüyanın figür değiştirme ilkesi
Rüyada esas veya özü gizlemeye yönelik olarak çeşitli figürler çeşitli figürlerin yerine ikame edilebilir. Bir genç kızı bir büfe ile anlamlandırmak, haset ve kıskanç bir hanımı bir yılanla ifade etmek mümkündür.

11. Simgeleştirme, rüyaların simge kullanma ilkesi
Rüyalar esas içeriği saklamak amacına yönelik olarak esasla fonetik açıdan, kelime benzerliği açısından, anlam açısından, materyal açısından ve kıyas açısından yakınlık arz edebilecek her türlü malzeme ile simgeleşebilir. Simgeleşen materyal rüyanın gizli içeriğini bize anlatır ve ifade eder. Simgelerin incelenmesinde ortak bir takım özellikler vardır:
a- Simgelerin evrensel özellikleri: Her kültürde ve her toplumda ortak anlamlar içerebilecek figürler, insanoğlunun dürtü, duygu ve düşüncelerinin ortak simgeleri olabilmektedir. Bunlar da rüyalarda aynı şekilde ortaya çıkmaktadır. Aydınlığın, ferahlığı; karanlığın, sıkıntıyı; güneşin, bereketi; karanlığın, gizliliği ve korkuyu; toprağın, üretkenliği; yağmurun, vericiliği ve bereketi; suyun, iyiliği ve hoşluğu; yeşilliğin, dinginliği ve muradı simgelemesi gibi evrensel simgeler mevcuttur. Bunlar bütün kültürlerde ortak rüya simge dili olarak kullanılagelmiştir.
b- Kültürlere özgü simge dili: Her kültürün değer yargılarına göre iyiliği, kötülüğü, mutluluğu, cinselliği ve şiddeti simgeleyen öğeler ve figürler vardır. Bir insanın kültürel özelliklerini, yaşadığı toplumsal çevreyi bilmiyorsanız bu bireyin rüyasını doğru bir şekilde yorumlamanız çok zordur. Bir kültürde yaşlı bir kadın iyi bir nesneyi simgelerken bir başka kültürde bir cadıyı simgeleyebilir. Bir kültürde bir yabancıyı misafir etmek insanî hasletler ve misafirperverliği simgelerken bir başka kültürde başkalarından zarar görebilme ihtimalini simgeleyebilir.
c- Bireyin kişisel simgeleri: Evrensel ve kültürel simgeler genel olması, özünde fazla sırlar barındırmaması ve rüyanın özünü saklayabilme kabiliyetinden uzak bulunması nedeniyle her birey kendine has bireysel simgeler geliştirebilmektedir. Bireysel simgeleri ortaya çıkarabilmek çok önemlidir. Bir rüyayı yorumlayabilmenin, bilinçdışı  içeriğini açığa çıkarabilmenin ve şifreleri çözebilmenin temel sırrı bireyin simgesel dünyasına girmekle mümkündür. Her insanın da simgesel dünyası farklıdır. Bu nedenle bireyi tanımadan, bireyin iç dünyasını bilmeden, bireyin o zaman dilimindeki sürecini anlamadan bir rüyayı tam manasıyla yorumlamak mümkün değildir. Bu çerçevede bireyin simgesel dünyasını kavrayabilmek için etkilendiği kişiler, kitaplar, kurumlar, filmler, anılar çok yakinen bilinmelidir. Özellikle rüya görüldüğü esnada etkisi altında olduğuna inanılan olaylar, filmler, kahramanlar, kitaplar çok iyi değerlendirilmelidir. Bunların içerisinden alınacak materyaller rüyada bir simge ile dile gelerek kişinin iç dünyasındaki istek ve talepleri belirleyebilir.

12. Rüyaların ardıcıllığı ilkesi
Rüyalarda esas materyal bir simge aracılığıyla, bir çağrışımla veya bir olguyla verilebilir. Burada bir dürtünün bir kerede hedefi bulmasından ve deşarj olmasından söz edilir. Bazı ego  idealleri bir rüya fragmanına sığmayacak kadar detaylı ve uzun ilişkiler barındırabilir. Bu durumda bir dizi filmi seyreder gibi ardıcıl bir şekilde rüyaların peş peşe, bölüm bölüm senaryolaştırıldığı görülür. Narsist kişilik örgütlenmesine sahip olan bir birey ülkeyi kurtarma misyonuna soyunabilir. Bu misyonu gerçekleştirmek için de tarihsel süreç içinde büyük insanlardan birisiyle (Gandhi, Churchill, Mustafa Kemal Atatürk vb.) gizli bir özdeşim yaparak onun yaşantısını tekrardan yeni mekânlarda, yeni zaman dilimlerinde, yeni figüranlarla hayata veya rüyaya sokabilir. Bu durumda rüyayı kavrayabilmek için birçok rüyayı takip etmek, parçaları bir araya getirmek ve senaryonun bütününü görmek gerekebilir.

13. Rüyaların bir figür üzerinden izlenmesi ilkesi
Bireyler ruhsal sıkıntılarını, değişimlerini ve gelişimlerini simgesel olarak bir figür üzerinden uzun vadeli bir şekilde anlatabilirler. Hastalarımızda rüya işleyiş mekanizmasının çoğunlukla bu periyotta oluştuğunu gözlemlemekteyiz. Özellikle kişilik analizi yapıp kişilik değişimini hedeflediğimiz hastalarımızda tek bir figür üzerinden bir gelişme ve değişme, ısrarlı bir şekilde rüyalara aksetmektedir. Bu figürler:
a- Ayakla ilintili olabilmektedir: Ayağa giyilen bir ayakkabı, bir alet, kişilikle ilintilenmektedir. Ayakkabının dar ya da geniş gelmesi; ayakkabının çalınması, kaybolması, bir tekiyle diğer tekinin farklılık arz etmesi, hep kişiliğin değişim sürecini simgeleyen bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişi ayakkabılarını giyerek yola çıktığında ayaklarının çıplak olduğunu fark edebilmektedir veya ayakkabılarının değiştiğini görmektedir. Kişi belirli bir hedefe doğru yönelmekte, o hedefe ulaşabilmek için hep ayakkabısıyla ilgilenmektedir. Bu durum tedavi sürecinin bir indikatörü olarak takip edilmektedir. Kaybolan, değişen, dayanıklılığı az olan ayakkabılar yerine ayağına tam oturan, rahatlıkla yürümesini temin eden ve hedefe kadar onu götürebileceğinden emin olunan ayakkabı rüyaları görülmeye başlandığında süreç tamamlanmaktadır.
b- Otomobil veya araç rüyaları. Kimliği ve kişilikleri en çok simgeleyen simgelerden birisi de araba rüyalarıdır. Terapi süreçlerinde hastalarımız özellikle arabayla ilintili rüyaları ardıcıl bir şekilde sıkça önümüze getirmektedir. Bu rüyaların niteliğine göre hastamızın, terapinin hangi sürecinde olduğunu tespit etmek kolaylıkla mümkün olabilmektedir. Bu araçlar basit bir bisikletten otomobile, otobüsten kamyona, sandaldan gemiye, helikopterden uçağa kadar bir değişiklik arz edebilmektedir. Burada hep binilen bir araç ve gidilmek istenen bir hedef vardır.

Terapi süreçlerinde kişilik değişimi ile ilgili tedavi uygulanırken, rüyaların üç ana bölümde geldiği gözlemlenmiştir: Tedavinin başlangıcı, ortası ve sonu. Tedavinin başlangıcında bir araca binilmekte, bir hedefe yönlenilmektedir. Bu bir bisiklet, bir otomobil, bir kamyon veya uçak olabilir. İlginçtir ki bu araçlar kullanılırken, aracı kullanan şoför bireyin kendisi değildir. Aracın kendisine ait olduğunu, kendisinin kullanması gerektiğini, ancak aracın bir başkası tarafından kullanıldığını ifade ederler. Aracı kullanan kişi çoğu zaman flû görülmekte veya hiç görülmemekte ve direksiyon boş durmaktadır. Birey ya şoförün yanında ya da arka tarafta oturmaktadır. Bu tip rüyalarda hastalarımız şaşkınlıklarını dile getirmektedir. Yapılan incelemelerde görülmüştür ki bu dönemlerde aracın emanet edildiği kişi genellikle tedaviyi yürüten hekim olmaktadır. Bu da hekime olan güven derecesinin yüksekliğini gösteren bir göstergedir. Henüz hekime güven yok ise aracı kendi götürmeye çalışmakta, ancak araç yerinden hareket etmemektedir. Orta seviyedeki terapi sürecinde hasta aracı kullanmakta fakat araç belirli bir istikamette, belirli bir hedefe doğru giderken ya kontrolden çıkmakta ya direksiyon elde kalmakta ya da gaz veya fren pedalları çalışmamakta veya bir şarampole yuvarlanmakta, en iyi durumlarda da yolun ortasında aracın benzini bitmektedir. Bu dönem çeşitli kazaların yaşandığı, arabanın kaportasının veya motorunun hasar gördüğü ve tadilat-tamirat işleriyle uğraşıldığı bir süreç olarak gözlemlenmektedir.

Tedavinin son aşamasında ise rüya içerikleri değişmekte, araçlar kaliteli, kaportası ve motoru sağlam, hedefe emniyetle gidebilen araçlar haline dönüşebilmektedir. Araç rüyalarında özellikle aile reisi ve sorumluluk mevkiinde bulunan hastalarımızla yaptığımız çalışmalarda minibüs ve otobüs gibi araçların devreye girdiğini, eş ve çocukların ve bakmakla yükümlü olduğu bireylerin ise yolcu olarak taşındığı gözlemlenmektedir. Aynı sıkıntılı süreçler bu araçlar için de devam etmektedir. Rüyaların ekonomikliği prensibi perspektifinde, rüyalarda seçilen araçlar bazen gemi, bazen savaş uçağı olabilmektedir. Bu durumda da kişi kimlik değişimiyle uğraşırken ego  idealinin arzu ve isteklerini de yerine getirerek dürtülerini deşarj edebilmektedir. Hatta bir rüyada savaş pilotu olarak uçan bir hastamız, sevdiği kızın köyünün üzerinden geçerek iki kavağı biçmiş, ardından paraşütle atlayarak canını zor kurtarmıştı. Bu rüyada hem kimliğin durumu belirlenmekte, hem ego ideali gerçekleşmekte, hem de sevgilisinin köyüne paraşütle inerek sevgilisine ulaşılmakta idi.

14. Rüyaların zaman dışılığı ilkesi
Rüyalarda, geçmişte yaşanmış bir acı ve travma yeni bir senaryoyla değiştirilerek veya ortadan kaldırılarak farklı sonuçlara ulaşılabilir. Bugün yaşanmış bir gerçek, sıkıntı veriyorsa bu gerçek rüyalarda farklı şekillerde canlandırılarak bireyin rahatlaması sağlanabilir ve gelecekte olması istenen beklentisel bir durum, beklemeye gerek kalmadan rüyalar yoluyla o gün realize edilebilir. Her üç durumda da ego  rahatlamakta ve dürtüler hedefine ulaşmaktadır.

15. Rüyaların sindirme ilkesi
Midemiz, gıdaları sindirmek için gıdaları tekrar tekrar döndürmek zorundadır. Hayvanlarda bu, daha da öteye giderek geviş getirme sistemini oluşturmuştur. Bir travmanın hafifletilebilmesi için o travmanın tekrar tekrar canlandırılması ve dile getirilmesi gerekmektedir. Özellikle post-travmatik stres  bozukluğunda gördüğümüz klinik tabloda bireyler, yaşadıkları travmayı ne kadar çok anlatır ve paylaşırlarsa o derece sindirir ve patolojik bir hastalığa neden olmadan atlatabilirler. Bu manada yaşanmış travmaların hafifletilebilmesi için zihinde bunların mükerreren yaşantılandırılması ve sindirime tabi tutulması gerekir. Rüyalar bu fonksiyonu görerek kişiyi tedavi ederler.
Aynı şekilde korkuların ve olabilecek felaketlerin önünü alabilmek ve kişinin egosunu ona hazırlayabilmek için ön egzersizler amacıyla rüya hazırlanır. Böyle bir durumda sınava girecek delikanlı, sınavdan kalma riskini hazmedebilmek ve egosunu buna hazırlayabilmek için sınavdan kaldığı rüyalarını görür veyahut da çok sevdiği bir nesnesini (baba, çocuk, eş vb.) kaybedebilme riski karşısında hazırlıksız kalmak istemeyen ego, böyle bir kayba hazırlanabilmek için bunların öldüğünü rüyalarında tekraren yaşar. Bir servetin, bir uzvun kaybı, hatta şampiyon olmasını dilediği takımın şampiyon olamamasını görme, bir sindirme ve hazırlanma olayıdır. Bazı sindirme rüyalarında aşırı obsesif  bir kişilik örüntüsünün olayı abarttığı, doğal bir mekanizmadan patolojik bir mekanizmaya dönüştürdüğü gözlemlenmektedir. Buradaki problem, rüyanın savunma düzeneği ile ilgili değil kişinin kişilik örüntüsünün patolojisiyle ilgilidir.

Yukarıdaki sansür mekanizmaları, genellikle rüya senaryosu oluşturulurken baştan hesaplanır ve planlanır; hazırlanmış olan senaryo uygulamaya konulur. Muhtemelen rüya uygulamaya girdikten sonra veya uygulamanın tam ortasında tehlikeli olabilecek durumlarda, rüya senaryosunu fazla değiştirmeden yukarıdaki sansür mekanizmalarından bir kısmı kullanılarak tehlike bertaraf edilmeye çalışılır. Rol verilmesinde başlangıçta tehlike bulunmayan bir aktör, son anda veya rüya uygulamaya alındıktan sonra tehlike arz edecek olursa; aktörü tanınmaz hale getirmek için üzerinde deformasyon mekanizmaları uygulanır. Bu şekilde aktör yazılan senaryoda görevini ifa ederken, her şeye rağmen yine aktörün kimliği açığa çıkma tehlikesi oluşmuş ise veya hissedilirse, o anda aktörün görüntüsü tamamen devre dışı bırakılabilir.

10- İçgörü
Sınırda zekâ seviyesinde olan ve kocası ile zorunlu olarak evlenmek durumunda kalan hastamız bize eşiyle arasındaki bir iletişiminden bahsetti. Çok iyi niyetli ve çok saf olan kocası bir evlilikten ziyade bir anne bulmanın heyecanı içerisinde mutlu bir şekilde evliliğini devam ettiriyordu. Organik bir takım rahatsızlıklar nedeniyle cinsel hayatı da yok denecek kadar azdı. Zekâ seviyesi ortalamanın üzerinde ve farkındalık düzeyi yüksek olan hastamız bu evliliği sürdürmeye çalışıyordu. Evin neresine gitse, arkasında kocası onu takip ediyordu. Onsuz hiçbir iş yapamıyor, yalnız başına hiçbir yere gidemiyordu. Bütün sosyal ilişkileri ve bakımı hastamızın üzerinde idi. Bu evlilikten ciddi olarak bunaltı hisseden hastamız, evliliği bitirmek için zihninde çalışmalar yapıyor, ancak buna düşünce düzeyinde dahi muvaffak olamıyordu. Çünkü kocası kendisine o kadar bağlı ve o kadar muhtaçtı ki onu bıraktığı zaman onun hayatını normal bir şekilde idame ettirebileceği bile kuşkuluydu. Bu durum da hastamızda ciddi vicdan azabına ve sorgulamasına neden oluyordu. Bunaldığı günlerden birinde hastamız eşine şöyle hitap etmişti: “Artık başımı alıp gideceğim.” Kocasının hastamıza verdiği cevap şöyle idi: “Hadi birlikte gidelim.”

İç görü ve farkındalık insan hayatında çok önemli bir şeydir. Yukarıda anlattığımız vakada çok saf ve temiz bir insanın kendisinden kaçmaya çalışan eşine karşı verdiği yanıt, belki de insan olarak iç görüsüzlüğün en üst seviyesindeki derecelerden birisi olabilir.
İnsanı hayvandan ayıran temel unsurlardan biri de idrak etmek, farkında olmak veya içgörü sahibi olmak şeklinde ifade edilmektedir. İnsanoğlunun idrakini, farkındalığını veyahut da iç görüsünü bütüncül perspektiften inceleyecek olursak onun, zihinsel yapının gelişimiyle ilgili birçok aşamalar içerdiğini görürüz. İdrakin oluşabilmesi için bireyin zekâ seviyesinin, idraki oluşturabilecek kapasitede olması gerekir. Bunun da kaynağı biyolojik ve genetik yapımızla ilintilidir. Doğuştan getirdiğimiz materyalde zekâ seviyemizin yeterli olmaması durumunda, idrak ve farkındalığımız da o oranda düşük olacaktır. Bu çalışmamızın ilk sayfasından bu noktaya kadar olan kısımlarda, ruhsal yapının nasıl şekillendiğini, nasıl oluştuğunu, nasıl örgütlendiğini ve sebep-sonuç ilişkisinin ne şekilde ortaya çıktığını, mümkün olduğu kadar anlatmaya gayret ettik. Tüm bunları göz önünde bulunduracak olursak çok farklı idraklerden, farkındalıklardan veya iç görülerden bahsetmek mümkündür. Ancak biz mümkün olduğu kadar bu yapıları sınıflandırmaya, belirli bir eksenle izah etmeye çalışacağız.
Farkındalığın ve idrakin oluşabilmesi için zekânın yanında dikkat edebilme, irade edebilme, düşünebilme, hafızaya kaydedebilme, hafızadan geri çağırabilme, mantık yürütebilme, kıyas yapabilme gibi beynimizin zihinsel-entelektüel fonksiyonlarının bir bütün olarak ahenkli bir şekilde çalışması gerekmektedir. Bunlardan biri veya birkaçının çalışmaması, eksik çalışması, ters çalışması ya da ahenkli bir şekilde çalışmaması sonucunda idrak etmenin ve farkında olmanın yani bilinçlenmenin mümkün olmadığını veya çarpık bir tablonun oluştuğunu görmekteyiz.
Ruhsal gelişim evrelerinde zihinsel yapımız bir gergefin işlenmesi gibi lif lif, adım adım işlenerek bir mantıksal örgü beynimize, zihnimize hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Hayatımızda somut düşünceden soyut düşünceye ve modelleme ve şablonsal algılamadan iradî tercihe dayalı algılama ve seçiciliğe giden bir süreç yer almaktadır. Tüm bunların normal bir seyir içerisinde geliştiğini, ruhsal gelişim evrelerinin sağlıklı bir şekilde geçirildiğini kabul edersek konumuz olan idrak, farkındalık ve iç görünün ne demek olduğunu daha farklı bir bağlamda ele almış oluruz. İdrakin, farkındalığın ve iç görünün varlığından bahsedebilmek için nesne ilişkilerinde bireyin belirli bir olgunluk derecesine ulaşması, bazı olayları tecrübe etmesi, bazı olayları gözlemlemesi, bazı olaylardan da kıyas yoluyla akletmek suretiyle sonuçlar çıkarabilecek bir seviyede olması gerekir. Bunların oluşabilmesi için de kişinin yaygın ve/veya örgün bir eğitimden geçmesi ve yaşadığı ortamın, eğitim düzeyine uygun olması öncül şart gibi gözükmektedir.

Bir aile içerisinde yetiştirilen bir çocuğun, belirli nesne ilişkileri gösterilmeden, tecrübe ettirilmeden, soyut olarak onların varlığını algılayabilecek bir zihinsel kapasiteye ulaşmadan o konularla ilgili idrak ve farkındalığını artırabilmesi veya iç görüde bulunabilmesi mümkün değildir. Ancak toplum içine girmiş, soyut düşünceyi geliştirebilmiş ve olaylar arasındaki bağlantıları kurabilecek bir kapasitedeki bir bireyin kendi zihinsel seviyesi ve yaşam alanına uygun bir şekilde idrak etmesi, farkındalığının oluşması veya iç görüsünün bulunması gerekli görülmektedir. Kişinin farkındalığını ölçebilmek için onun zekâsı, eğitim düzeyi, yaşadığı sosyal çevre çok iyi bilinmeli ve o bağlamda kişiye yaklaşılmalıdır. Tıbbi muayeneler yapılırken ve kişinin oryantasyonu ve işbirliği incelenirken sorulan sorular kişinin sosyo-kültürel, eğitimsel ve zekâ durumuna göre yapılmalıdır. Bu kapasitelerin gelişmişliği oranında farkındalık düzeyinden veya iç görüden bahsedilebilir. Kişinin zekâ seviyesi düşükse, sosyo-kültürel yapısı aşağı ise ve eğitimden mahrum bırakılmış ise idrak etme, farkında olma veya iç görüsünü derinleştirme imkânı çoğu zaman kısır kalacaktır. Bunların tersi durumlarda ise kişi daha şanslı gözükmektedir.
Ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde iç görüyü artırmaya yönelik ve farkındalık düzeyini yükseltmeyi amaçlayan çalışmalara ve terapi şekline iç görü yönelimle psikoterapiler ismi verilmektedir.
İnsan zihni birbirinden kopuk, bağlantısız ve kaotik bir düşünceye sahip değildir. Yaptığı her eyleme, yürüttüğü her fikir çalışmasına bir anlam yüklemek ve mantıksal bir kalıp vermek zorundadır. Beynimizin genetik çalışması bizi buna zorunlu kılmaktadır. Anlam yükleme, açıktan bir takım sebep-sonuç bağları kurmakla yapılabildiği gibi, soyut anlamda ‘bu yapılanda bir hikmet vardır’ anlayışı perspektifinde bu yerlere gönderme yapılarak da yürütülebilir. Veyahut ruhumuzun bir tarafını temsil  eden büyüsel düşünce (magic thinking) gibi gizemsel bir izah tarzı getirilebilir. İster determinal bir bağlantı, ister hikmet arayışı, isterse de gizeme olan bir köprü olsun hepsinde kurgulanmış bir mantık arayışının izlerini görmek mümkündür. Bu mantıksal kurgunun olmadığı bir zeminde kaos ve psikoz söz konusudur. İşte bu bağlamda bize başvuran hastalarımızda terapi seçeneklerini düşünürken ve hastamıza hangi seçeneklerin uygun geleceğini tespit ederken tüm verileri gözden geçirmek zorundayız.

Bu bağlamda davranışçı terapi, temelindeki fikrî arka plan fazla dikkate alınmadan, sadece davranışçı şartlanmalar üzerine odaklanmış, böyle bir mantığı ön plana çıkarmış bir tedavi anlayışını içeren tekniklerdir. Otorite konumundaki doktor, hastaya bir takım talimatlar ve ev ödevleri vererek alıştırmalarla tedaviyi sürdürmeye çalışır. Böyle bir tedavide idrakten bahsedilebilir ve yaptığı şeyin nasıl bir sonuç yaratacağı ile ilgili farkındalık oluşturulabilir ama bunun çalışma sistematiği ile ilgili bir iç görüden bahsedilemez. Çünkü buradaki olay modelleme suretiyle bir davranışı taklit etmek ve yapmaktır. Köpek fobisi olan bir bireyi, aşama aşama köpeğe yaklaştırıp duyarsızlaştırma böyle bir tedaviye örnektir. Böyle bir tedavide iç görüden bahsetmek söz konusu değildir. Ama yapılan tedavinin mantığını anlatmak yani hastaya bu konuda idrak sağlamak veya farkındalığını temin etmekten bahsedilebilir.

Bilişsel terapide ise davranışçı bir modellemeden veya idrakten öte zihindeki bilginin nasıl işlemlendiğine odaklanılır: Birey bir olay karşısında nelere dikkat etmekte, nasıl düşünmekte, bu otomatik düşünce nasıl faaliyet yürütmekte, bunlara bakılmaktadır. Her bireyin nesne ile ilişkilerinde farklı fikir yürütme kalıpları veya yolları söz konusudur. Nesne ile iletişim ancak bu düşünce yolları üzerinden yapılabilir. Alışıla gelmiş veya öğrenilmiş olan bu düşünce tarzı kişiyi zaman zaman ruhsal rahatsızlıklara götürür. Kişiye nasıl düşündüğünü, bu düşünce tarzının kendisini nasıl hasta ettiğini mantıksal bir bağlamda aktardığınızda ve bunu yakalamasını temin ettiğinizde kişinin kendi düşünce ve bilinci üzerindeki farkındalığını artırmış olursunuz.

Buna bir örnek verecek olursak sosyal fobisi olan bir şahıs, grup önüne çıkıp bir konuşmayı başlatamamaktadır. Olaya nasıl baktığını ve düşündüğünü incelediğimizde ilgisiz bir düşünce şeması karşımıza çıkar. Bu şahıs muhtemelen şöyle düşünmektedir: ‘Grup karşısında konuşurken mutlaka hata yapacağım, yanlış konuşacağım veya bildiklerimi unutacağım; insanlar bu duruma bakarak benimle alay edecekler, dalga geçecekler, kendimi aşağılanmış ve küçülmüş hissedeceğim; insanlar beni reddedecekler, bir daha beni adam yerine koymayacaklar; reddedilmek ve dışlanmak bana dayanılmaz bir acı verecektir, insanların beni reddetmesi kadar kötü bir şey olamaz, bu nedenle insanların karşısına çıkıp asla konuşamam’ diyebilmektedir. Bu mantıksal süreç tamamen hatalar ve çarpık yorumlarla doludur; keyfi çıkarsamalar ve genellemelerin görüldüğü, bilgi işlemedeki hatalı bir süreçtir. Bu düşünce zincirinin halkaları ve düşünce matematiği, bireye aşama aşama sindirile sindirile gösterilip farkındalık düzeyi artırılır. Hemen yanı başında bu bireye kendisini daha sağlıklı kılacak alternatif bir düşünce modeli gösterilir. Bu alternatif modelin aşama aşama nasıl uygulamaya sokulacağı ve diğer yanlış modelin üzerine nasıl ikame edilip bindirileceği sonraki terapi süreçlerinde aşama aşama aktarılır. Burada yapılan, büyük oranda bireyin, düşüncesi üzerindeki sistematik çalışmayı görmesini, olumsuz düşünceleri yakalamayı öğrenmesini ve düşüncenin şemalarını fark etmesini sağlayan bir tedavi programıdır. Kişi burada büyük oranda düşüncesi üzerindeki farkındalığını artırarak onu değiştirebilme yetisini kazanır. Farkındalık arttıkça kendini tanıma ve anlama konusundaki içgörüsü de genişlemiş olmaktadır.

Bireyin dinamik bir terapisinden bahsediliyorsa bu, kitabımızda bahsettiğimiz tüm dinamik süreçleri içine alan bir sanal programın fark edilmesi ve bunun ayak izlerinin takip edilmesine dayanmaktadır. Dinamik terapi, klasik analizden başlayarak kısa dönem iç görü yönelimli dinamik psikoterapi programlarına kadar giden geniş bir yelpazeyi içerir. Burada özellikle vurgulamak istediğimiz kısım dinamik terapide kullandığımız iç görünün ne olduğu ile ilgilidir.

İç görü, dinamik yaklaşım anlamında kişinin kendi bireysel varoluşunu kavraması; id, ego ve süperego arasındaki bağlantıları idrak etmesi; bilinçdışı  ile iletişim kurabilmesi; bilinçdışının mesajlarını (rüya, lapsus, serbest çağrışım) okuyabilmesi; oral, anal, fallik, latent ve diğer dönemlerdeki ruhsal gelişim evrelerinin Bugünkü kesitten görünümlerinin veya tezahürlerinin farkına varılması ile ulaşılan tüm sürece verilen isimdir. Klasik analiz, iç görüden ziyade boş bir ekran olarak var olan analistin şahsında bir orta oyununun sahnelenerek duygusal bir değişimin yaşanma hikâyesidir. Kişinin egosunun veya mantığının bu işe fazla bir katkısı yoktur. Bilakis ego ve mantık devre dışı bırakılarak, bilinçdışında deşarj olmaya çalışan dürtülerin önü açılarak bilinçli olmasına çalışılır. Bu şekilde varlığını sürdüren engellenmiş dürtüler kendilerini ifade ederek deşarj yolu bulduğunda tedavi prosedürü de kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Analist zaman zaman yorumlarıyla bu süreci sürdürebilir.
İçgörü yönelimli dinamik psikoterapide ise olay tamamen egonun ve bilinçli düşüncenin denetiminde, olan biteni fark etmeye dayanmaktadır. Kişi ruhsal yapısındaki mekanizmaları keşfettikçe ve fark ettikçe onlar üzerindeki denetimi ve hâkimiyeti güçlenir. Bilinmezlik, belirsizlik ve kaos karşısında şaşkına düşmüş olan ego  ve mantıklı düşünce, dürtülerin bu istilası karşısında bunları anlamlandırabilecek, belirleyebilecek ve mantığını ortaya koyabilecek bir farkındalığı yakaladığında hastalığı da kontrol edilebilir hale gelmekte ve onun yerine yeni mekanizmalar kurabilmektedir. Bu da içgörü yönelimli psikoterapinin çalışma şeklidir.

İçgörü yönelimli dinamik psikoterapi, hastaya öncelikle hastalığı ile ilgili bir çerçeve çizer. Bütün tedavi prosedürlerinde olduğu gibi hastaya hastalığı ile ilgili bir formülasyon oluşturur. İçgörü yönelimli bir psikoterapiyi yönetebilmek için hekimin hastasını çok iyi dinlemesi, anlaması dinamik açıdan rahatsızlığı kavramsallaştırması ve bir hastalık formülasyonuna ulaşması gerekir. Ardından kavramsallaştırılan bu hastalık formülasyonuna uygun bir tedavi prosedürü oluşturulur. Bu aşamadan itibaren hekimin ruhunda hastalığın psiko-patolojik  gelişimi, seyri ve tedavi prosedürü netleşmiştir. Tedavi programı aşama aşama hastaya verilmelidir. Hastadan alınacak olan geri bildirimler sayesinde tedavi prosedürü ve formülasyon ile ilgili bir takım yeni düzenlemeler ve düzeltmeler yapılabilir.
Hekimin zihninde canlanan hastalık yapısının matematiksel zinciri, bir şekilde hastaya aktarılmalıdır. Kendi uygulamalarımızda hastalarımıza bu durumu bir metaforla anlatmaya çalışmaktayım: “Şu anda benim karşıma geldiniz, paniklisiniz, anksiyeteniz, korkunuz, bir takım fonksiyonel bozukluklarınız var. Bu sıkıntılarınız nedeniyle ruhsal hayatınız çok kötü durumda, hayattan zevk alamıyor, bunaltı ve sıkıntının içinde kıvranıyorsunuz. Çoğu zaman başvurduğunuz çözüm yolları çıkmaz sokağa dönüşüyor veya çaldığınız kapılar ya açılmıyor veya yüzünüze kapanıyor. Bu durumda kendinizi zifiri karanlıkta bir orman içerisinde yürürken hissediniz. Bu vahşi ormanda her taraftan köpek havlamaları, kurt ulumaları geliyor. Vahşi hayvanların nefesini sanki ensenizde hissediyorsunuz; şu anda yaşadığınız hastalıkta durum buna benziyor. Hangi canavarın ne zaman, nerenizden ısıracağını bilemiyorsunuz. Hep tedirgin, tetikte ve korku içerisinde bekliyorsunuz. İşte bu aşamada ben size yardımcı olacağım. İçgörü yönelimli dinamik psikoterapi bağlamında sizi bu vahşi ormandan çıkaracağım. İlk etapta ormanın içerisinde, bu zifiri karanlıkta yürürken ormanın her tarafını aydınlatan ışıkları yakacağım. Karanlık orman aydınlanacak. Göreceksiniz ki orman içerisinde, etrafınızda birçok köpek veya kurt havlamakta veya hırlamaktalar; ancak tüm bu hayvanlar etrafınızdaki ağaçlara çeşitli uzunluklardaki zincirlerle bağlanmış durumdalar. Siz o hayvanlara yaklaşmadığınız müddetçe, o hayvanların size ulaşması mümkün değildir. Tabloyu bu şekilde gördükten sonra hayvanların size zarar veremeyeceğinden emin olacaksınız. Bu da sizde büyük bir rahatlık yaratacak. İşte size vereceğim tedavi programında hastalığınızın içyapısını kavrayıp iç görüsünü geliştirdiğinizde, içerisinde size zarar verebilecek faktörleri; yani orman içerisindeki hayvanların yerini ve zincirin uzunluklarını çok net algılayabileceksiniz. Onlara yaklaşmadığınız, onları kışkırtmadığınız müddetçe bu hayvanların size zarar vermesinin mümkün olmadığını göreceksiniz. Bu durum sizde büyük bir rahatlama sağlayacaktır.”

Bu aşamaya kadar varacak olan bir tedavi programında bireye rahatsızlığının mekanizmaları, oluşum şekli ve görüntüleri anlatılmış olacaktır. Hastanın zekâ ve sosyo-kültürel seviyesine göre yapılacak olan bu açılımlar, hastanın bilinmezlik ve belirsizlikten doğan kaygısını kontrol altına almayı temin edecektir. Klinik çalışmalarımızda, yoğunlaştırılmış terapi programına aldığımız hastalarımızda hastalıklarının nasıl ortaya çıktığını ve hangi mekanizmalarla faaliyet gösterdiğini anlattırıp bu bilgileri kendi hayatlarıyla ilişkilendirdiğimizde hastalarımızda büyük bir iç görü ve farkındalık gelişmektedir. Kendi bireysel, sağlıklı yanları ile hastalıklı tarafını ayırabilmekte ve hastalığı ile mücadeleye başlayabilmektedir. Artık birey ne ile savaştığını, nasıl bir güç ile karşı karşıya kaldığını, karşıdaki düşmanın savaş stratejilerini ve gücünün ne olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu durumda da kaygılanacak bir şey yoktur. Bu aşamaya kadar hastamıza sadece hastalığı ile ilgili bilgilendirme yapılmış, bir hastalık formulasyonu ortaya konmuş ve bunun mantıksal gelişim zinciri gösterilmiştir. Yaptığımız çalışmalarda 15 günlük yoğunlaştırılmış terapiye aldığımız hastalarda sadece böyle bir eğitim ve formulasyonun hastaya aktarılması ve kendi hayatıyla ilişkilendirilmesi anlık ve sürekli kaygı düzeylerini % 50�70 arasında azaltmıştır.

İç görü yönelimli dinamik psikoterapide hastaların kendi hastalıklarının oluşum ve gelişim sürecini kavramaları tedavi için yeterli değildir. Metaforumuza tekrar dönecek olursak orman içinde bir ışık yakmakla yani hastalığın gelişim seyrini ve sürecini onlara göstermekle tehlikenin nasıl, nerede ve ne boyutta olduğunu anlatmış olmuyor, fakat hastalığı aktive eden dinamiklerin ne olduğunu onlara göstermiş oluyoruz. Hastalığı aktive eden dinamikleri uyarmadığı müddetçe herhangi bir surette tehlikenin mümkün olmadığını onlara göstermeye çalışıyoruz. Bu aşamadan sonra ormandan kaçıp kurtulmak değil orman içerisindeki köpeklerin ıslah edilerek, eğitilerek bize yararlı birer bekçi köpeği haline dönüştürülmeye veya evcilleştirilmeye çalışma süreci başlamaktadır. Bu aşamadan itibaren de iç görü yönelimli dinamik psikoterapi ve diğer psikoterapi yöntemleri birleştirilerek bütüncül yaklaşımla süreç devam ettirilmektedir. Haftalık görüşmelerle sürdürdüğümüz bu terapi süreçlerinde hastalığa neden olan saldırgan köpeklerin evcil ve yararlı köpekler haline dönüştürülmesine çalışılmaktadır. Yani iç dünyamızda bize zarar veren bir takım savunma mekanizmaların daha olgun ve daha sağlıklı mekanizmalara döndürülmesine çalışılmaktadır. İçsel dinamiklerin bağlantıları yeniden kurgulanmakta ve onlar üzerinde yeniden yapılandırılma çalışmaları sürdürülmektedir. Bu süreçler anksiyete  bozukluklarında patolojinin şiddet derecesine göre ortalama bir yıl sürerken kişilik bozukluklarında bu süreç ortalama iki yıl sürmektedir.

İç görü yönelimli dinamik psikoterapi yöntemiyle tedavi yapmaya karar verdiğimiz bir obsesif kompulsif vakasında iç görünün nasıl çalıştığını anlatmak istiyorum. Obsesif kompulsif kişilik örüntüsüne sahip ve obsesif kompulsif bozukluk geliştirmiş olan hastamız tedavi olmak için bize müracaat etmişti. Yeterli dozda ve sürede medikal terapi gördüğü halde semptomlarında bir iyileşme olmamıştı. Anti obsesif, anti depresif ilaçların yanında anti psikotik ve elektro konvulsif tedavi de denenmiş; ancak hastalık belirtileri gerilememişti. Hastamızın, yapılan muayenemizde semptomlarının ödipal  döneme bağlı semptomatik bir ifade olduğu tanımlanınca onu iç görü yönelimli, yoğunlaştırılmış terapi programına aldık. Çok başarılı öğrencilik hayatı olan bu üniversite öğrencisi, rahatsızlığı nedeniyle tahsil hayatını dondurmak zorunda kalmıştı. Yellbrown Obsesif kompulsif skoru 40 üzerinden 36 idi. Yoğunlaştırılmış terapide hastanın dinî obsesyonlarının içeriği ve mekanizmaları incelendiğinde hepsinin baba otoritesi ile olan bir savaşımın çeşitli görünümlerindeki tezahürleri olduğu fark edildi. Her cinsel dürtülenim ve duygulanımdan sonra yoğun obsesyonlar ortaya çıkıyor; çeşitli eşyalar, simgeler ve düşünce alanındaki çağrışımlarla ödipal çatışma her alanda yaşanıyordu. Cinsel dürtüler uyarıldığında yoğun bir suçluluk duygusu hissediliyor, bundan kurtulabilmek için dinî ibadetlere yöneliniyor ve birçok ritüeller peş peşe uygulanıyordu. Patolojik olarak uygulanan bu ibadet ve ritüellerin arkasında kurgulanmış olan bir hastalık hikâyesinin ayak izleri net bir şekilde görülebiliyordu. Her dürtüsel ihtiyaçtan sonra ağır süperego  baskısı ve onun getirdiği ritüeller ve bunaltı, hastayı dayanılmaz hale sokuyordu.

Yüzlerce semptomun her biri tek tek ele alınarak sistemin nasıl çalıştığı ve hangi süreçlerin işlediği, hangi düşünceden sonra hangi düşüncenin geldiği ve bunun hangi ihtiyacı karşıladığı net bir şekilde ortaya konmuştu. Hasta artık şaşkın ve bezgin değil, hangi dürtünün neyi aktive edeceğini, hangi düşünce zincirini harekete geçireceğini ve sonuçta hangi ritüellerin yapılmak zorunda olacağını kavramıştı. Bu mekanizmayı kavradıktan sonra hastalık süreçleri sanki gözünün önünden geçen resmi bir geçit gibi akıp gidiyordu. Onların her bir aşamasını yakinen tanır, bilir hale gelmişti. Onlar hakkında çok rahat yorum yapabiliyordu. Başlangıçta kaotik, karmaşık ve belirsiz gelen birçok düşünce ve ritüel bir anlam kazanmış, aralarındaki büyük savaşın hatları belli olmuştu. Genç hastamız dost güçlerle düşman güçlerin ayrımını rahatlıkla yapabilecek hale geldiğinde Yellbrown obsesif  kompulsif skoru 40 üzerinde 12′ye düşmüştü. Yapılan takiplerde ve tedavi programının kalan kısmında skor, kalıcılığını devam ettirdiği gibi giderek normal sınırlara gelmiştir.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Dinamik Psikoterapi

Cuma, Ocak 2nd, 2009

7- Sekonder Kazanç
Grip olduğum zamanlar çok hoşuma giderdi. Çünkü bu zamanlarda rahat bir şekilde evde yatıyor, çalışma zorunluluğundan uzak kalıyordum. Nadiren elde ettiğim dinlenme dönemlerim oluyordu. Bunun da ötesinde eşim kahvaltımı yatağıma getiriyor, çok daha nazik oluyor, kızlarım halimi hatırımı soruyor, nane limon kaynatılıp gün boyu ikram ediliyordu. Bunlar bana hoşnutluk duygusu yaşatıyordu. Kendimi iyi hissettiğim halde işe başlamayı biriki gün ertelediğim bile oluyordu. Bunlar gribin bana kazandırdığı sekonder kazançlardı.
Çocukluğumda bir gün baş ağrısıyla eve geldim. Anneme başım ağrıyor dediğimde, annemin çok paniklediğini fark ettim. Gündüz vakti hemen babama haber gönderildi, alelacele işinden evimize gelen babam beni apar topar doktora götürdü. Doktorun muayenesinden geçtikten sonra doktor; “endişelenecek hiçbir şey yok, sadece biraz güneş çarpmış, sokakta fazla oynamış” dedi. Doktordan eve doğru dönerken babam eğildi ve “oğlum, istediğin bir şey var mı?” diye sordu. Bu müşfik ifade karşısında ben ne isteyeceğimi düşündüm. Tulumba tatlısını çok severdim, “baba, tulumba tatlısı istiyorum” dedim. Babam en yakın tatlıcıya uğradı ve bana yiyemeyeceğim kadar bol tatlı aldı. O günden sonra ne zaman tulumba tatlısı canım çekse hep başım ağrırdı. Bu iş yıllar boyu böylece sürdü gitti. Hiçbir zaman da tulumba tatlısı alınmamazlık edilmedi.
Ne zaman ki aklım ermeye başladı, hikâyenin annem ve babam tarafında olan kısmını dinleyince hakikati gördüm. Henüz 4�5 yaşında bir çocuk idim ve bir abim vardı. Abim günün birinde baş ağrısı şikâyetiyle eve geldiğinde ailem bunu önemsememiş ve ciddiye almamıştı. Ağrıların inatçı olması ve geçmemesi üzerine, aylar sonra doktora gidilmiş ve muayene yapılmıştı. Yapılan muayene ve tetkikler sonunda ağabeyimin beyin kanseri olduğu teşhisi konulmuş ve acilen Hacettepe tıp fakültesinde ameliyata alınmıştı. Ancak o zamanın teknik imkânları ağabeyimi kurtarmaya yetmemiş, abim ameliyat masasında kalarak vefat etmişti. Ağabeyimin cenazesi, cenaze merasimleri sisli hatıraların arkasında hatırladığım kötü hatıralardı. Bu olaydan birkaç yıl sonra benim baş ağrısıyla eve gelmem ve ailenin vermiş olduğu tepkinin ne anlama geldiğini o zaman fark ettim. Onların samimi duygularını bir sekonder kazanç  olan tulumba tatlısıyla yıllarca istismar ettim.
Orta Anadolu yöresinde hastalıklar, hastaneye yatmalar, özellikle planlı ve programlı yapılan cerrahi operasyonlar çok büyük önemi haizdir. Yaptığım gözlemlerde özellikle annemin, ablamın ve kız kardeşimin safra kesesi operasyonlarında ilginç sekonder kazançlar tespit ettim. Ailecek safra kesesi taşına sahiptik, birkaç yıl aralıklarla tüm aile bireyleri operasyondan geçti. Tüm orta Anadolu’da olduğu gibi operasyona yaklaşım tarzı hayli ilginç ve farklıydı; operasyonu kimin yapacağı, hangi teknikle yapacağı, anestezinin nasıl olacağı pek önemli değildi. Operasyonun özel hastanede, özel bir odada yapılması gerekiyordu. Özel odanın yatağının çarşaf ve yorganlarının evden getirilen özel materyalle donatılması arzu  ediliyordu. Bunun için ön hazırlıklar yapılıyor, çarşaflar hazırlanıyor, çeyiz sandıklarından ev havluları çıkarılıyordu. Giyilmemiş gecelikler ve pijamalar servise hazırlanıyordu. Ameliyat sonrası ziyarete gelecek olan eş-dostların getireceği kolonyalar, pastalar ve eşyaların yerleştirileceği dolaplar hazır ediliyor, kimlerin ne getireceği ve nasıl getireceği tartışılıyordu. Küs olan akrabalar gelecek miydi, hastaya yakın olduğunu iddia edenler gerekli bakım ve ihtimamı gösterecekler miydi? Bunların hepsi turnusol kâğıdı gibi insanların renklerini ve kalitelerini belirleyecek ince ve nazik süreçlerdi.
Her şeyden önemlisi de ameliyat olacak şahıs tüm bunları belirleyecek olan tek mutlak otoriteydi. Hayatında o güne kadar sözü dinlenmemiş, adam yerine konmamış, çoğu zaman aşağılanmış olan hanımlar, buldukları bu güç ve iktidar alanını doyasıya kullanacaklardı. Süreç buna uygun işledi. Akrabalarımın operasyonlarında, operasyonun hayati tesirinden ziyade bu ilişkilerin önemi ön plandaydı. Ameliyatın birkaç saatlik narkoz etkisinden sonra yoğun bir sekonder kazanç  kullanımı her yerde kendini gösteriyordu. Ameliyattan çıkmış olan hasta sık sık emir ve talimatlar yağdırmakta, başının altındaki yastığın şeklini üç dakikada bir değiştirmeyi arzu  etmekteydi. Nekahet dönemi oldukça uzun sürdürülmekte, evdeki bir ajan olarak gözlemlediğim annem ve ablalarım ortalıkta haldır haldır dolanırken kapı zilleri çalınca kendilerini hasta yatağına atmakta ve hasta yoklamaya gelecek olan misafirlere karşı duygu sömürülerine devam etmekteydiler.
Yukarda bahsetmiş olduğum gibi toplumsal anlamda aşağılanmış ve dışlanmış kişiler, kendilerini saygın hissettikleri durumlarda bu konumlarını muhafaza etmeye çalışmaktadırlar. Hastalıklar bunun için biçilmiş kaftan gibidir. Organik hastalıklarda hastalıktan böyle sekonder kazanç  elde edilirken benzer durum ruhsal rahatsızlıklar için de söz konusudur. Herhangi bir şekilde ruhsal bir rahatsızlıkla etiketlenmiş olan bir birey, bir taraftan bu ruhsal rahatsızlığın acısını yaşarken diğer taraftan bir takım sorumluluklardan uzak kalmakta, rahatsızlığını bahane ederek bu sorumlulukların altına giremeyeceğini ifade etmektedir. Bu sorumluluklar bazen kişiye o kadar ağır gelmektedir ki bunu yapmaktansa ruhsal rahatsızlığının devamını yeğ tutmaktadırlar.
Askerlikten çok korkan bir depresyon, bir obsesif kompulsif veya anorektik  (nörolojik ve psişik nedenli yemek yememe hastası) bir hasta askere gitmemek için hastalığını devam ettirmekte, iyileşmeye karşı direnç gösterebilmektedir. Üniversite sınavlarına hazırlanarak başarılı olma mecburiyeti olan bir genç, ailenin ve toplumun kendisinden beklediği bu performansı gerçekleştiremeyeceği korkusundan, elindeki ruhsal bir rahatsızlığa daha sıkı sarılabilmektedir. Panik bozukluk nedeniyle bize gelen bir kısım hastalarımız da bu rahatsızlığın kendilerine vermiş olduğu sekonder kazançları kullanarak tedaviye direnç geliştirebilmektedirler. Rahatsızlığı nedeniyle bize müracaat eden hastalarımızın bir kısmı üniversite sınavına girme, çalışarak para kazanma, evde bir takım yükümlülükler üstlenme, askere gitme gibi sorumluluklardan uzak kalabilmektedirler. Ayrıca rahatsız olduğu dönemler itibariyle mağdur ve mazlum duruma düştüklerinden dolayı herkes onlara el uzatmakta, yardım etmekte; ilgi ve alaka odağı olmaları, ayrıca da diğerlerinin kendilerinden hiçbir şey beklememeleri onların sorumsuz bir hayata devam etmelerine neden olmaktadır. Tüm bunlar sekonder kazançlar vasıtasıyla ortaya çıkan yapılardır. Bütün bunlar, hastalıkların tedavisinde karşılaşılan dirençlerin içinde yer alan sekonder kazançlara örnek olarak verilebilir.
Obsesif kompulsif şikâyetler nedeniyle bize başvuran birçok erkek genç hastamızda yoğun mücadelelerle onların rahatsızlıklarını tedavi etmeye çalışıyorduk. Ancak bir takım hastalarımızda yoğun dirençle karşılaştık. Hastamıza yaklaştığım tüm tedavi süreçleri başarısızlığa uğruyor, sanki bir duvara tosluyordu. Daha detaylı yapılan incelemelerde, hastalarımızın rahatsızlıkları nedeniyle askerlikten erteleme aldıkları, güneydoğudaki savaş hali nedeniyle ölüm  korkuları geliştirdikleri ve askere gitmekten kaçındıkları tespit edilmiştir. Ruhsal rahatsızlıkları, askere gitmelerini engelleyen bir kalkan görevi görmekteydi. Bu rahatsızlığı olan hastalar askerliği açısından hemen çürüğe çıkarılmamakta, takibe alınmakta, genellikle üç kere üst üste rapor alan hastalarımız ancak çürüğe ayrılabilmekteydi. İlginçtir ki hastalarımız üçüncü yıllarını tamamlayıp çürüye ayrıldıktan sonra, çok kısa sürede toparlanmakta, obsesif  kompulsif rahatsızlıklarıyla ilgili tedaviye cevap vermektedirler. Bu da göstermektedir ki bir taraftan rahatsızlık sürdürülürken rahatsızlığı iyileştirmeye yönelik tüm tedavilere, sekonder kazançların kaybedilmesi düşüncesiyle bilinçdışı  süreçlerle karşı gelinmekteydi. Bu sekonder kazanç, hastalığın tedavisini engelleyen çok ciddi bir direnç olarak karşımıza çıkıyordu. Rahatsızlıkların tedavisinde bu tip sekonder kazançlar her zaman bilinçdışıdır ve kişi bunun idraki içinde değildir. Kişi belirli bir kazancı elde etmek için bu yola başvuruyorsa buna sekonder kazanç denmez, buna yapay bozukluk veya temaruz adı verilir.

8- Dil Sürçmeleri
Bilinçdışı, fırsat bulduğu her ortamda dürtülerini deşarj ettirmeye çalışır. Bilincin kaybolduğu, alkol ve uyuşturucunun etkisi altında kalındığı dönemlerde bilinçaltındaki materyal daha çıplak bir şekilde kendini ortaya koyar. Rüyalarda bu materyal, kişinin iç örgütlenmesine göre yukarıda bahsetmiş olduğumuz mekanizmalar perspektifinde deşarj yolunu dener. Zaman zaman da normal bir konuşmanın içerisinde, kişinin farkına varamayacağı şekilde kelimelerin yerlerine o kelimelere yüklediği anlamı deşarj ettirerek kendine bir çıkış yolu bulur. Kişi, çoğunlukla bunun farkında değildir. Karşı taraf vasıtasıyla uyarılırsa fark edebilir. Ufacık kelime, arkasındaki büyük yükü deşarj ettirme özelliğini haizdir. Bu tip dil sürçmelerini genellikle bir sevgilinin iç dünyamızda oluşturduğu yoğun duyguları yaşarken, eşimizle konuştuğumuz anda veya bir başka bayana hitap ederken; fonetik olarak bir benzerlik varsa kolaylıkla, böyle bir benzerlik yoksa nadiren hitap tarzı olarak sevgilimizin ismini kullanarak yaşarız. Mesela; ’sevim’ yerine ’sevgi’ denilebilir.
Hastalarımızdan birisi günlük olayları bize aktarırken amcasıyla ilgili bir hatırayı nakletmekteydi. Amcası Anadolu’dan gelmişti ve onu İstanbul’da misafir etmekte, ağırlamaktaydı. Geçmişten kalan hatıralarında, amcasıyla ilgili pek hoş anıları yoktu. Ona karşı bilinç dışı bir tepki ve öfke hissediyordu. İstanbul’a geldiğinde hastasıyla yakinen ilgilenmiş, hastane koridorlarında onun için koşturmuş, ama karşılığında içten bir teşekkür bile alamamıştır. Kendi işleri aksamış, amcası artık evinde bir yük haline gelmişti. O gün ne yaptığı sorulduğunda yine amcasıyla ilgilendiğini ve hastaneye gittiğini, hastaneden amcasının ‘otopsi’ raporunu aldığını beyan etmişti. Ne raporu aldığı tekrar sorulduğunda ‘biyopsi’ raporunu aldığını ifade etmişti. ‘Biyopsi’ ile ‘otopsi’ kelimesi, fonetik olarak birbirine yakın kelimelerdi. Entelektüel düzeyi yüksek olan hastamızın biyopsi ile otopsi kelimesini karıştırması mümkün değildi. Zaten ikinci soruşumuzda doğal bir şekilde biyopsi cevabını vermişti. Hatırladığı bir önceki kelime biyopsiydi hâlbuki bize amcasının otopsi raporunu aldığını beyan etmişti; yani burada amcasını otopsi raporuyla öldürmüş olmaktaydı.
Bir başka hastamızla iç görü yönelimli bir psikoterapi seansında yadsıma reaksiyonu üzerinde tartışıyorduk. Yakın dönemde babasını kaybetmiş olan bu hastamız bir takım gerçekleri yadsıyor ve algılayamıyordu. Konuyu bütün çıplaklığı ile tartışıp, kaçmasına imkân vermeyecek boyutlarda olayı aydınlığa kavuşturduktan sonra da anlayıp anlamadığını sorduğumuzda yüz ifadesi ve mimikle anladığını gösterirken ağzından çıkan kelime ‘anlamadım’ kelimesiydi. Hemen ardından “ama ben ‘anladım’ demek istemiştim” dedi. Bu kelimenin ağzından nasıl ‘anlamadım’ şeklinde çıktığına hayret etmişti.
Borderline hastalarla yaptığım terapiler esnasında zaman zaman hastalarım bana sevgi ve övgü dileklerini ve isteklerini dile getirmeye çalışmaktadırlar. Ancak birçok hastamda bu sevgi ve övgü kelimeleri zaman zaman karışmakta, dil sürçmesiyle öfke ve yergi içeren kelimeler dökülmekteydi. Ben bunları fark etmekte, ama hastalarım bunları görmemekteydi. Bu kelimeleri öyle ifade ettiğini söylediğimde, bunun mümkün olmadığını, benim yanlış anladığımı iddia etmekteydiler. Terapilerimi video kayıt sistemiyle yaptığımdan, görüşmeyi geriye alıp bant kaydımdan izlettiğimde, şaşkınlıkla o kelimeyi nasıl ifade ettiklerini görmekteydiler.
Dil sürçmelerinde, bilinç dışı dürtülerin kelime şeklinde deşarj yolları arayarak, yazma esnasında sürçmeyle farklı yazım şekilleri ve kelimeleri yazılabilmekte, otomatik davranışlar halinde bir takım davranışlar yanlışlıkla yapılabilmektedir. Misafirlerine çay ikramı yapmak isteyen bir gelin, çayı kayınvalidesine götürmesi gerekirken bir başkasına götürmekte veya kayınvalidesine götürürken çayı onun üzerine dökebilmektedir. Bu da göstermektedir ki sadece dille değil beş duyumuzla, fırsat bulunan her alanda sürçmeler ve hedef şaşırtmalar mümkün olabilmektedir. Sürçmeler ve çarpıtmalar, algısal motor ve zihinsel hayatımızın her alanında mümkündür ve olmaktadır. Yanlış yapılan her hareketin, her düşüncenin ve her eylemin arkasında bir çarpıtma bulunabilir.

9- Rüya ve Simgelerin Yorumu
Bilinçdışı istek ve arzular, rüya ve hayaller yoluyla deşarj yolu bulabilir. Rüyalar şifrelerle donatılmış mesajlar içerir. Her şeyden önce rüya fizyolojik bir fenomen ve ihtiyaçtır. Normal bir sekiz saatlik uyku periyodunda her birey ortalama her biri 15�20 dakika süren üç ya da dört rüya görebilir. Sekiz saatlik bir uykunun her iki saatlik döneminde rüyalı bir döneme girilir. Uyuyan bir bireyin rüya görüp görmediği, onu gözleyen biri tarafından farkedilir. Rapid Eye Movement (Rem), göz kürelerinin hızlı hareketlerine verilen isimdir. Uyku esnasında, gözler kapalıyken göz kapaklarının altındaki göz küreleri hareket etmeye başladığında birey rüyalı döneme girmiş demektir. Göz küreleri hareket ettiği müddetçe (ortalama 15�20 dakika) rüya da devam etmektedir. Tam bu esnada uyandırılan bir birey rüya gördüğünü ifade eder.
Yapılan laboratuar çalışmalarında, uyuyan bireylerin Rem dönemlerine girdiklerinde uyandırılmaları halinde Rem’siz bir uyku temin edilmiştir. Ertesi günkü takiplerinde bir gün önce rüya gördürülmeyerek uyutulan bireylerin, o gün Rem dönemlerinin iki kat arttığı tespit edilmiştir. Şayet bireyler devam eden günlerde rüyasız bırakılırsa normal bir uyku durumuna geçtiklerinde Rem dönemleri bütün eksiklikleri kapatacak kadar uzamaktadır. Rem dönemi uzun süreli engellendiğinde bireylerin gündüz uyanık iken hayal gördükleri, halüsinasyon yaşadıkları tespit edilmiştir. Bu durum her sağlıklı insanda ortaya çıkabilmektedir. Hâlbuki uyanık iken halüsinasyon görmek psikotik bir bozukluktur. Bu da rüya görmenin insanın vazgeçemeyeceği fizyolojik bir ihtiyacı olduğunu ortaya koyar.
Neden böyle bir ihtiyaç söz konusudur ve rüya nasıl bir fonksiyon ifa etmektedir; bu konuyla ilgili çok çeşitli iddialar ve tartışmalar vardır. Bizim burada ilgilendiğimiz sorun, rüyanın fizyolojik gerekliliği ve ne tür bir ihtiyacı karşıladığından ziyade psikolojik olarak rüyanın ne anlama geldiğini ve psikolojik olarak ne tür bir ihtiyaca cevap verdiğini araştırmak ve bunu yanıtlamaktır.
Bir takım araştırmacılara göre rüyalar anlamsız, bağlantısız ve rasgele oluşan düşünce ve imaj akımlarıdır; hiçbir anlamı ve özelliği yoktur. Psikolojik yaklaşımlarda ise rüyalar farklı farklı değerlendirilebilmektedir. Davranışçı yaklaşım tarzına göre rüyalar, gün boyunca devam eden refleks kalıplarının izdüşümlerinin oluşturulması, netleştirilmesi ve hafıza kayıtlarının alınması ile ilgiliyken; bilişsel yapıda rüyalar bireyin kognisyonlarının aktif olarak çalıştığı ve sistemin yerleştirildiği bir süreci ifade etmektedir.
Dinamik yapıda ise olay çok farklı bir perspektifte ve içerikte ele alınmaktadır. ‘Rüyalar kral yoludur,’ Freud  böyle demektedir. Rüyalar bilinçdışında deşarj olmaya çalışan dürtülerin üstü örtülü bir biçimde, bazen çok özel simgelerle bazen çok özel şifrelenmiş kodlarla deşarj olmasını temin eden bir yapıdır. Bilindiği gibi ruhsal aygıtımızda deşarj olmaya çalışan güçler ile bunları engellemeye çalışan güçler arasında büyük bir savaş söz konusudur. Bu savaşta zaman zaman engelleyici güçler olaya hâkim iken zaman zaman da deşarj olmaya çalışan güçler hâkim olmaktadır. Engelleyici güçlerin yoğun ve fazla olduğu durumlarda dürtülerin aşırı oranda bastırılması ve deşarj yolu bulamaması iç dünyamızda bulantı ve sıkıntıya sebep olur. Bulantı ve sıkıntının artması bir patlamanın veyahut da bir patolojinin öncü belirtileridir. İçeride birikmiş olan bu enerji, bir şekilde deşarj edilmelidir. Rüyalar bunu temin eden temel mekanizmalardır. Rüyalar vasıtasıyla bu dürtüler, öncelikle açık bir şekilde deşarj yolu bulur ve kendilerini ifade ederler. Ancak dürtülerin bu şekilde açıkça ifade edilmesi ego  ve süperego güçleri tarafından kabul edilemez bulunursa sansür mekanizmaları devreye girebilir.
İşte dinamik yapı, sansür mekanizmalarının hangi aşamada, ne tür yöntemlerle ve nasıl faaliyete geçtiğini inceler ve bu sistemi deşifre etmeye çalışır. Bu andan itibaren hikâye tamamen farklılaşmaktadır. Bir dürtü  rüyada, fincancı katırlarını ürkütmeden kendine deşarj yolu bulmalıdır. Bu da çok zor ve zahmetli bir şeydir. Dürtü hem kendini ifade edecek hem deşarj yolu bulacak hem de egoyu, gerçekliği ve süperegoyu rahatsız etmeyecektir. İşte olmayacak olan bu işi, rüyalar çok başarılı bir şekilde gerçekleştirebilmektedir. Dürtünün kendini açıkça ifade etme derecesiyle, engelleyici güçlerin engelleme derecesi veya yargılama dereceleri arasında zıt bir korelasyon vardır. Engelleyici güçlerin kabullenilme oranı yükseldiği oranda rüyanın içindeki dürtü  kendini daha açık bir şekilde ortaya koyarken; engelleyici güçlerin yargılayıcı ve bastırıcı tarafları yükseldikçe dürtünün rüyadaki temsilcisinin şekil değiştirmesi, kılıf değiştirmesi ve kendisini saklama oranı o derece artmaktadır.
Bir rüya nasıl oluşur
Her rüyanın bir senaristi vardır. Bu senarist, id ile ego arasında duran, id’in yapısından da egonun yapısından da haberdar olan, iki tarafı da gözlemleyen ve gözetleyen farklılaşmış bir ego parçasının görevidir. Yani her rüyanın yazarı kişinin kendisidir. Rüyadaki her figür, her sahne, her cümle, her duygu egonun bu parçası tarafından özenle seçilerek hazırlanmış, yazılmış ve uygulamaya konulmuştur. Rüya, yazılması çok zor, içinde çok ciddi yapılandırmalar barındıran kompleks ve karmaşık bir senaryodur. Bu senaryonun senaristi çok akıllı, çok zeki, çok planlayıcı ve gelecek hamleleri önceden tayin edebilecek yetenektedir. Her insanoğlunda da bu yetenek vardır. Rüyanın içeriği senarist tarafından belirlendikten sonra bir kurgu oluşturulur. Senaristin amacı hiçbir gücü ürkütmeden bilinçdışında deşarj olmaya çalışan dürtülere çıkış yolu sağlamaktır. Bir dürtü  temel içerik olarak alındıktan sonra kurgusal bir zemin hazırlanır. Buna bir mekân denilebilir. Mekânın üzerine bir zaman giydirilir. Zaman ve mekânın buluştuğu noktada çeşitli figüranlar görevlendirilebilir. Figüranların seçimi ve rol dağıtımı tamamen senarist tarafından hazırlanmış bir programa göre yapılır. Figüranlara oynatılan her rol ego tarafından bilinçli, amaçlı ve bir hedefe hizmet etmek amacıyla verilmiştir.
Senaryonun hazırlanmasını hiyerarşik bir zeminde tartışabiliriz. Senarist öncelikle çıplak bir senaryo hazırlar, dürtü  açık ve nettir. Hedefine doğrudan gider. Bu bir cinsellik veya bir saldırganlık ya da bir haz arayışı olabilir. Bu senaryo birinci sansür heyetine gönderilir; sansür heyetinde bu senaryo, tehlikeli olup olmayacağı ve içteki dengeleri bozup bozmayacağı ile ilgili değerlendirmelere tabi tutulur. Sansür heyeti bu senaryonun tehlikeli kısımlarını belirleyerek oraların bir işleme tabi tutulmasını ister. Sansür heyetinin, senaryonun tehlikeli olan kısımlarını nasıl bir sansüre tabi tutacağı ve ne tür yöntemler kullanacağı bugün için belirlenmiş durumdadır. Bir rüyanın çeşitli aşamalarında aşağıdaki şekillerde dürtüyü saklamaya yönelik sansür mekanizmaları devreye girer.

1. Rüyanın esasını cürufla saklama
Her rüya bir öz ve bir esas içerir. Rüyanın kurgulanmasının temel amacı ise bu özü ifade etmektir. Esasın tehlikesine, sansür heyetinin vermiş olduğu gizlilik derecesine göre rüyanın üzeri, esası ve özü saklayacak şekilde sanki moloz yığını ile örtülmüş gibi görüntü ve fragmanlarla doldurulur. Özü saklama amaçlı bu kabuk kısmının hiçbir özelliği yoktur; bu kısım, dolgu maddesidir. Dolgu maddesinin seçiminde de kendine has bir takım özellikler ve yararlılıklar bulunmaktadır. Bunu daha sonra tartışacağız. Rüya içeriğinin tehlikesinin şiddet derecesi oranında rüyanın gereksiz materyalinin veya cürufunun çoğaldığı ve hedef şaşırtıldığı gözlemlenmektedir. Rüyada açık ve net olan, rahatça gözlemlenen, bilinen ve hissedilebilin şeyler rüyanın esası ve özü değil, egonun bilinçli kısmının dikkatini çekmeye yönelik gereksiz malzemelerdir.

2. Rüyada flûluk ilkesi
Rüyada açık ve net görülen, hissedilen ve algılanan materyal; ego, gerçeklik ve süperego için yeteri kadar tehlikeli olmayan malzemelerdir. Görüntü ve algı flûleştikçe tehlikenin şiddet derecesi artmaktadır. Bir rüya içeriğinde geçiştirilen, tam görülemeyen ve flû olarak algılanan bölümler rüyanın esasını veya özünü barındırır.

3. Rüyanın duygu ilkesi
Flûleşen bölgeler, geçiştirilen kısımlar imaja ve algıya dönüşemeyen kısımlardır. Fakat ilginçtir ki flûleşen kısımlara odaklanıp, bireyin ne hissettiği sorulduğunda, o karanlık bölgeden nasıl bir duygu aldığı sorgulandığında kişi görmediği, duymadığı ve algılayamadığı şeyi çok net bir şekilde tanımlayabildiğini fark eder. Arkasından birisi kovalamaktadır ama onu görememektedir. Verilen rüya materyali bu kadardır. Doktor sorar: “Arkadakini gördün mü, kim o?” Hasta cevap verir: “Bilmiyorum”, doktor yine sorar: “Arkandan gelen kadın mı erkek mi?” Hasta: “Büyük ihtimalle erkek” der. Doktor sorar: “Bu erkek yedi yaşındaki bir çocuk mu, yetmiş yaşındaki bir yaşlı ihtiyar mı?” Hasta: “Hayır, orta yaşlarda” der. Doktor sorar: “Bu orta yaşlı erkek, hasta ve yürüyemeyen cılız birisi midir?” Hasta: “Hayır, güçlü ve atletik birisi” der. Doktor: “Bu adam çok iyi niyetli ve sana bir hediye vermek için geliyor arkandan, değil mi?” der. Hasta cevap verir: “Hayır, bana kötülük yapacak, onu hissediyorum” der. Doktor sorar: Sana hayatta daha önce böyle bir kötülük yapan birisi oldu mu?” Hasta birden bire fark eder: “Çocukluğumda bana cinsel taciz yapan adam buydu” der. Rüyada en önemli tercüme, duyguların ve hislerin tercümesidir. Görüntü aldatıcıdır.

4. Rüyada deformasyon ilkesi
Rüyada açık olarak ortaya konan mesaj engelleyici güçler tarafından sıkıntı olarak hissedilecekse rüyanın o kısmına deformasyon yapılabilir. Deformasyon iki şekilde yapılır: a Objenin belirli bir bölgesinin flûleştirilmesi, b Objenin belirli bir bölgesinin değiştirilmesi. Ödipal çatışması olan bir genç rüyasında orta yaşlı bir hanımla cinsel ilişkiye girdiğinden ve ardından sıkıntı hissettiğinden bahsetmektedir. Hanımın nasıl bir hanım olduğundan bahsetmesi istendiğinde; bu hanımın yüzünün olmadığından, yüzünün görülmediğinden bahsetmektedir. Burada yüz flûleştirilmiştir; çünkü yüz tehlike arz etmektedir. Muhtemelen bu yüz ensest  özelliği haiz birisini simgelemektedir. Objenin şekil değiştirmesinde belirgin bir kısmı veya özelliği, ilgisiz bir figürle deforme edilir. Vücut birisine benzerken yüz ilgisiz birine benzeyebilir. Bu çok çeşitli boyutlarda ve derecelerde meydana gelebilir.
Bir hastamız, çok sevdiği eşinin ilgisizliğinden yakınmakta, aynı zamanda ona karşı yoğun öfke duymaktadır. Âşık olduğu bir insanın kendisine ilgisiz kalması onu çılgına çevirmekte ve yoğun bir öfke krizine sokmaktadır. Rüyasında eşinin vücudunu görmektedir; ancak eşinin vücudunun üzerinde kayın validesinin başı durmaktadır. Kayın validesi ile de arası pek iyi olmayan bu hanım rüya boyunca kayın validesine hakaretler yağdırmakta ve ona şiddet uygulamaktadır. Bu hastamızın yapılan analizinde bütün öfkesinin eşe karşı yoğunlaştığı fakat rüyanın bu şekilde uygulamaya sokulması halinde sıkıntı derecesinin aşırı artacağı kaygısıyla bu kısmın deforme edildiği görülmüştür. Eşinin başı değiştirilmiş onun yerine kayın validesinin başı getirilmiştir.

5. Rüyada yoğunlaştırma (kondensasyon) ilkesi
Rüyada düşmanlıklar, öfkeler, kızgınlıklar veya yasak cinsel dürtüler, oluşturulan tek bir figür üzerinden deşarj yolu bulabilir. Bir ömür boyu çeşitli nesnelere karşı öfke ve şiddet duyguları içerisinde bulunan dürtüsel yapı, her bir öfke nesnesi için bir rüya senaryosu oluşturamayacaktır. İşte senarist burada devreye girerek bir heykeltıraş gibi çalışma yapar. Diyelim ki şiddet ve öfke duygularımızı deşarj ettirmek istiyoruz: Kime karşı? İki yaşındayken uzandığımız bibloyu alan annemize karşı, dört yaşındayken bizi yatağa almayan babamıza karşı, sekiz yaşındayken bizimle alay eden sınıf arkadaşımıza karşı, on üç yaşındayken bizi döven öğretmenimize karşı, on yedi yaşındayken bizi karakola götüren polis memuruna karşı, yirmi yaşındayken bizi reddeden kız arkadaşımıza karşı ya da yirmi beş yaşındayken patronumuza karşı. Velhasıl tüm öfke objeleri zamandan ve mekândan uzak bir şekilde bir figür üzerinde şekillenir. Ayakkabıları anne, ayakları abla, elbisesi ve pantolonu baba, ceketi polis, duruşu öğrenci, bakışı müdür, gözleri patron, saçları bir başka öfke kaynağını simgeleyen ve her bir öfke nesnesinden belirgin olarak alınmış olan parçaların oluşturduğu yeni bir yapı rüya boyunca bizim öfkemizin boşaldığı birey olabilir. Bu bireye hakaretler yağdırır, yumruklar savurur ve hatta o bireye işkence çektirirken tüm bu bireylerle olan hesaplaşmamızı toptan görmüş ve dürtüler hedefine ulaşmıştır.

6. Rüyanın ekonomiklik ilkesi
Rüyalar bir taşla birkaç kuş vurmayı hedeflerler. Rüyanın her bir figüründe mümkün olduğu kadar az malzeme ile çok yarar elde etmek rüyanın temel amacıdır. Rüyanın ekonomiklik prensibi, bir dürtünün deşarjını hedeflediği gibi o gün yeni öğrendiği nesne ilişkisinin tecrübesini de kazanır. Belki bir ders çalışması tecrübesi görünümünde ego, idealinin oluşturmak istediği bir kimliği aynı senaryoda aktive edebilir. Öfke veya sevgi objelerini bir figür üzerinden tamamlayabilir.

7. Rüyada zoom ilkesi
Rüyanın içeriğinde normal bir akış içinde bireyin dikkati özellikle belirli bir figür, cisim, renk, eşya veya ses üzerine odaklanırsa bu malzemenin önemli bir içeriği bulunduğu hatırlanmalıdır. Dıştan bakıldığında anlamsız gelen bir figür, eşya, ses bir başka olayın linkini veya çağrışımını oluşturmak için kullanılmış olabilir. Rüya esnasında zoom yapılan herhangi bir obje veya fenomen çok önemlidir, dikkatle incelenmelidir.
Hipno-drama çalışmaları esnasında, hastamızın oluşturduğu bir rüyada orman içerisinde bir gezinti yapılmaktaydı. On dört yaşlarındaki bayan hastamız intihar teşebbüsü ve ağır disosiyatif semptomlar ile bize müracaat etmişti. Kişilikte sanki bir bölünme söz konusu idi. Zaman zaman çok iyi, çok çalışkan, çok sevimli bir kız olurken zaman zaman birden bire vahşileşmekte, hırçın, öfkeli ve terbiyesiz bir kız haline dönüşmekteydi. Kolej öğrencisi olan bayan hastamız okul hayatında çok başarılı ve dönem birincisiydi. Ruhsal muayenesinde psikotik herhangi bir şey bulunamamış; disosiyatif bulgular ve kişilik patolojisi tespit edilmiş idi. Tedavi süreci içerisinde uyguladığımız hipno-drama  çalışmasında hastamızı anlamaya, teşhis koymaya ve tedavi etmeye uğraşıyorduk.
O günkü seansımızda orman içerisinde patika bir yolda, bir bahar günü, şen ve şakrak bir şekilde yürüyüşünü yapıyordu. Şarkılar söylüyor, kuşların sesini dinliyor ve yürüyüşe devam ediyordu. Trans altındaki hastamız tam o sırada, ilerde ağaçların arasında sarı papatyalar olduğunu ve o papatyaları kopartmak istediğini ve buna izin verip vermeyeceğimizi sordu. Şimdiye kadarki süreçte böyle bir izin talebi söz konusu olmamıştı. Hipno-dramaların doğal seyrinde de böyle bir süreç işlemezdi. Hastamız zoom yapmıştı. Belirli bir figüre bizi odaklamıştı. Sarı papatyalar bize verilen bir linkti ve içinde bir şifre barındırıyordu. Ama o anda onun ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Papatyaları koparmasına izin verdik. Papatyaları eline alarak yine şen ve şakrak bir şekilde orman içindeki patika yolda yürüyüşüne devam etti. Bir müddet sonra yine durdu ve bize bir soru yöneltti. Patika yol şeffaf bir yapı ile kapatılmıştı. Yola devam edebilmesi için o şeffaf yapının yırtılması gerekiyordu. Şeffaf yapıyı yırtıp yırtmaması için bizden izin istedi. Biz de izin verdik. Burada ikinci bir zoom olayı gerçekleşmişti. Bizim iznimizden sonra kızımız şeffaf yapıyı yırttı ve yapının öte tarafına geçti. Ancak bir anda haykırışlar ve ağlama sesleri yükseldi. Öte tarafa geçmesiyle birlikte ormanın zifiri bir karanlığa büründüğünü, her yerden canavar ulumaları geldiğini ve çok korktuğunu ifade etti. Bir an önce oradan çıkmak istediğini söyledi ve bizden yardım talep etti. Bu esnada ego  destekleyici telkinlerimizle; güçlü olduğunu, orada kalabileceğini ve bir müddet sonra ormanın yine ışığa kavuşacağını ve korkacak hiçbir şey olmadığını telkin ettik. Karanlığın derinliğine baktığında orada bir ışık huzmesi belireceğini ve o ışığa doğru yürümeye devam ederse, ışığın tüm ormanı aydınlatacağını söyledik. Işığa yaklaştıkça ormanın yine aydınlandığını eski normal haline döndüğünü, kızımızın mutluluğunun da tekrar yerine geldiğini tespit ettik.

Ormandaki keşif yolculuğumuza devam ederken hastamız bir göl kenarına geldiğini ve gölde yüzmek istediğini ve bunun için de bizden izin almak istediğini ifade etti. Üçüncü bir zoom olayı ile karşı karşıya idik. Hastamızın yüzmesine izin verdik. Göle atladı, yüzmeye başladı, derinlere daldı, çok keyifli bir süreç yaşadı. Artık sudan çıkmak istediğini söyledi, biz de sudan çıkabileceğini ifade ettik. Daldığı suyun dibinden yavaş yavaş yüzeye doğru yüzmeye başladı. Suyun yüzeyine yaklaştığında, suyun yüzeyinin kalın bir buz tabakasıyla kaplı olduğunu ve yüzeye çıkamadığını ifade etti. Oksijeni bitmiş ve boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Yine büyük bir sıkıntı ve huzursuzluk çökmüştü ve bizden onu kurtarmamız için yardım talep ediyordu. Buzun belirli bir bölgesinin daha ince ve zayıf olduğu telkinini yaparak o alanı kırabileceğini ve suyun yüzeyine çıkabileceğini ifade ettik. Hastamıza verdiğimiz ego  destekleyici telkinlerle hastamız, mücadele edip buzun ince olan bölgesini kırdı ve suyun yüzeyine çıktı. Rahat bir şekilde nefes aldı, o nefesle birlikte tekrardan büyük bir panik ve korku başladı. Suyun yüzeyine çıkıp nefes almıştı ama bir anda orman yine karanlıklara bürünmüştü, vahşi ulumalar her bir taraftan ona tehdit ve korku hissettiriyordu. Yine telkinlerimizle hastayı normal hale getirip uyandırdık.

Yaptığımız yorumlarda hastamızın bekâretle ilgili bir sorunu olduğu, başından bir travma geçtiği, bu travma nedeniyle bir kişilik bölünmesine yöneldiği, disosiyatif bir çoğul kişiliğe doğru eğilim gösterdiği tespit edildi. Daha sonraki gelişmelerde hastamız bu yönlerden incelendiğinde, rahatsızlığı başlamadan önce yazlıklarında komşunun oğlu ile cinsel bir yakınlaşma yaşadığını, bu yakınlaşmadan dolayı bekâretini kaybettiği gibi bir endişeye kapıldığını ve ailesinin, onu kaybettiği için kendisini ağır bir şekilde cezalandıracağı korkusunu içinde taşıdığını belirtti. Bütün sıkıntılar ve hikâye bu olaydan sonra gelişmişti. Sanki içinde ikinci bir kötü kimlik yaratarak onu tescil ettirmeye çalışıyordu: ‘Ben aslında iyi bir kızım, ancak bir takım yanlışlar var ise bu bana ait değil içimdeki kötü kıza aittir’ diye düşünerek bu eylemi kendinden dışlamaya gayret ediyordu. Bunun için de patolojik bir süreci başlatmıştı.

Yapılan tıbbı muayenelerinde bekâretinde hiçbir problem olmadığı, bunun sadece bir kuşkudan ibaret olduğu anlaşıldı. Bu bilgi inandırıcı bir şekilde kendisine anlatıldıktan sonra kimlikte bir entegrasyon terapisine geçilip süreç tamamlanmaya çalışıldı. Rüyayı doğru şekilde yorumlamış, zoomların üzerine odaklanmıştık. Ancak bir numaralı papatya zoomu hala gizemini korumaktaydı. Terapilerimiz esnasındaki konuşmaların birisinde, travma gününü tekrar konuşurken, lakayt bir tarzda o gün üzerinde sarı papatyaların bulunduğu bir elbisesi olduğundan bahsetti. Birinci zoom da yerine ulaşmıştı.

8. Rüyaların rakam, isim ve kelimelere odaklanması
Rüya içeriğinde gözlenen ve odaklanılan sayılar, tarihler, isimler vb. özel önemi haizdir. Bunlar bilgisayar ortamında sıkıştırılmış dosyaların giriş şifreleri gibidir. Üzerine vurgu yapılan bu tarih, rakam veya isimlerin arka planındaki çağrışım zinciri kovalandığında bilinçdışı  dürtünün kaynağına ulaşmak mümkündür. Burada sadece gizli içeriğin ipucu ve ayak izleri bırakılmaktadır.

9. Bütününün parçalanması ilkesi
Tehlike arz eden bir nesne bütün olarak algılanır. O bütünün bir şeyi temsil ettiği bilinir, ancak o bütünün bir parçası yoktur. Rüyanın bir başka boyutunda, o figürde aynı parça oluştuğu halde o parça yok olmuştur. Sanki bütünün tamamı rüyada şekillendiğinde, suç işlenmiş ve kaygı düzeyi artmış olacaktır. Ancak bütünü oluşturan parça eksik bırakıldığında suçun bütünü oluşmadığından, suçluluk duygusu ve kaygı düzeyi düşük olacaktır.

Dinamik Psikoterapi

Cuma, Ocak 2nd, 2009

1- Tarihçe

Bilimsel gelişmeler ardıcıl çalışmalarla mümkündür. Bu manada bilim ağır ve sürekli ilerleyen bir yapı arz eder. Bilim tarihine baktığımızda zaman zaman istisnai olarak bilimde sıçramaların olduğunu görürüz. Bilimsel çalışmalar bir binanın inşasındaki tuğlalar gibidir. Her biri bir diğerinin üzerine bina edilir. Bir kemer taşının yapılması veya bir kubbenin inşasında tuğlalar kalıbın üzerine tek tek konmaya devam edildiğinde, son noktada bu yapının yani kemerin veya kubbenin alttaki destekleri çekildiğinde ayakta kalabilmesi için son bir taşın yerleştirilmesi gerekir. Bu taşa kilit taşı ismi verilir. Bütün dengeler bu taşın üzerine kurulmuştur. Bu taş yerine oturduğunda kemer veya kubbe meydana gelir. Bilimde de zaman zaman bilimsel sıçramaları yaratan, kilit taşına benzer dehalar mevcuttur. Bunların yaptıkları, bilimi bir noktadan bir noktaya sıçratmak değil mevcut bilgileri hazmederek onlara, bir kilit taşı şeklinde yaklaşarak yeni bir fonksiyon icra ettirmektir. Dinamik psikoloji bu bağlamda psikoloji bilim tarihi içinde önemli bir açılım getiren bir noktadadır. Yani bir kilit taşı görevini görmüştür.

Bu kilit taşını yerine yerleştiren bilim adamı Sigmund Freud’dür. Freud’la başlayan dinamik psikoloji ve buna bağlı dinamik psikoterapi çok çeşitli evrelerden geçerek varlığını etkin bir şekilde sürdüre gelmiştir. Dinamik psikolojinin veya psikanalizin tarihini anlamak için Freud’un yaşamına bakmak gerekir. Freud, genç bir bilim adamı olarak nörolojiye ilgi duyuyor, beynin sinirsel yapısını anlamaya çalışıyordu. İhtisas alanını bu yönde seçmişti. 1800′lü yılların son döneminde dünyadaki bilimsel çalışma merkezlerine baktığımızda buralarda Fransa’nın, Almanya’nın, Avusturya’nın ve İngiltere’nin başı çektiğini görmekteyiz. Özellikle Fransa ve Almanya, tıp tarihi açısından önemli gelişmelere imza atan hekimlerin yetiştirildiği ve çalışmaların yapıldığı yerlerdir. 1800′lü yılların ikinci yarısında tıpta devrim niteliğinde olan olağanüstü buluşlar peş peşe gelmekte, insan anlayışı değişmekte, hastalıkların tedavisinde birçok yeni keşifler bulunmaktaydı. İnsanın organik yapısı en ince detaylarına kadar incelenip, araştırılıp mikroplar üzerine geliştirilen bir tıp anlayışı ve ona yönelik bir tedavi sürdürülürken, ruhsal yapıyla ilgili çok ciddi bir çalışma gözlemlenememektedir. Bu dönemde her ne kadar akıl hastası mevcut ise de bunlar toplumdan tecrit edilmişti ve ortaçağdan getirilmiş karanlık kültürel etkilerin uzantıları hala etkilerini sürdürmekteydi. Dolayısıyla akıl hastaları cinlenmiş, şeytanın gazabına uğramış ve izah edilemeyen bir grup hastaydı. Bunlar akıl hastanelerinde çok ilkel yöntemlerle tedaviye tabi tutuluyorlardı.

Bir grup bilim adamı, akıl hastalıkları üzerinde çalışmaya başlayıp akıl hastalıklarının da beynin bir bozukluğu olduğu iddiasıyla bilim dünyasında yerlerini aldılar. Akıl hastaları genellikle bir hapishaneyi andıran koğuşlarda zincire vurulmuş bir şekilde gayri insani şartlarda tutuluyorlardı. Çoğu bakımsızlık ve gıdasızlıktan ölüme terkedilmişti. Bazı hastanelerde akıl hastalıklarıyla ilgili bir takım tedavi yöntemleri geliştirilmeye çalışılıyor ama bunlar çok ilkel ve saçma yöntemleri içeriyordu. İşte tam bu dönemde birbirlerinin yaklaşık çağdaşı olan birkaç bilim adamı akıl hastalıklarının ve ruhsal yapının nasıl oluştuğunu ve nasıl çalıştığını kavramak için yoğun çalışmalara girdiler. Birbirlerinin yaklaşık çağdaşı olan bu araştırmacılar arasında Salpetriere  okulunun temsilcisi Jean Martin Charcot, James Braid, Pinel, Alfred Binet gibi bilim adamlarını saymak mümkündür.

Bu dönemin bilimsel anlayışına ve nesnelere yaklaşım tarzına bakacak olursak 1800′lü yıllarda evreni izah eden ve bilimde birçok uzantısı olan manyetizma teorisi geçerliliğini sürdürmekteydi. Evren animist bir görüşle izah edilmekte, evrenin canlı olduğu ve gezegenlerin birbirine manyetik etkilerle etki ettiği iddia edilmekteydi. Manyetik bir seyyale, gezegenler arasında etkinliğini sürdürdüğü gibi; ayın, güneşin ve dünyanın yerleşimlerine göre de insanlar üzerinde bir etki yaratabilmekteydi. Her bir insanda da evrendeki her nesnede olduğu gibi bir manyetik seyyale mevcuttu. Bu, nesneden nesneye geçebilen, akışkan bir güç idi. Bu, doğrudan gözlemlenemez fakat sonuçları hissedilir bir güç olarak izah edilmekteydi. İşte bu bakış açısından yola çıkan Franz Anton Mesmer  histerik hastaların bu manyetik güçle tedavi edilebileceğini iddia etti.

Organikçi görüşün bilime yeni yeni egemen olmaya başladığı bu dönemde histerik hastalardaki bozuklukların, beynin organik bozukluğu sonucu ortaya çıktığı iddia edilmekteydi. Tam bu sırada manyetik paslarla ve etkilerle histerik hastaları hipnotik transa alan Franz Anton Mesmer, bu hastalardaki arızaları ortadan kaldırarak tedavi ediyordu. Bu olağanüstü bir gelişmeydi. Ayrıca mevcut bilime ters ve karşıydı, dönemin bilim anlayışıyla mantıksal bir bağ kurulamıyordu. Bir bilim adamı olan Franz Anton Mesmer, etkilerini gözlemlediği hipnotik transın bu etkilerinin nasıl oluştuğu ile ilgili zihninde mantıksal bir sebep-sonuç ilişkisi geliştirmeye çalışıyordu. Bu da o dönemin animist görüşüne uygun olan manyetizma teorisiyle mümkün olmuştu. Kendisinde yüksek derecede pozitif manyetik güçler bulunduğuna inanan Mesmer manyetik güçlerinin azaldığına veya ters çalıştığına inandığı hastalarına bu güçlerini aktarıyordu. Hastalar da bu güçlerle şifa buluyordu. O dönemde çok meşhur olan ve ünü bilim dünyasına yayılan Franz Anton Mesmer ile ilgili Fransız bilim akademisi inceleme başlattı. Bu incelemeler sonucunda Mesmer’in bir şarlatan olduğu şeklinde yargıya varıldı. Mesmer şöhretini kaybedip Fransa’yı terk etmek zorunda kaldı.
İşte tam bu dönemde histerik hastalar üzerinde çalışma yapan Charcot ve Pierre Janet, hipnotik trans çalışmalarıyla hastalardaki bir takım belirtilerin ortadan kaldırılabildiğini keşfettiler. Histerik  hastalardaki belirtilerin organik bir bozukluğa dayanmadığını, ruhsal bir nedensellik içerdiğini iddia ettiler. Çok ciddi bu iki bilim adamının hipnoza sahip çıkması hipnozla ilgili birçok çalışmanın yapılmasına neden oldu. Jamer Braid, hipnoz ile ilgili çalışmalar yaparak bu konuyu bilim dünyasında açıklığa kavuşturmaya çalıştı. Tam bu sırada Pinel  akıl hastanelerinde hastaların zincirlerini çözdürdü. Onları birer hasta insan olarak kabul edip, onlara insanca muamele edilmesini istedi. Bu da psikiyatri tarihinde devrim niteliğinde yeni bir gelişme idi. Bir taraftan Darwin’in görüşleri bilim dünyasını etkilemekte, diğer taraftan ruhsal yapı incelenmeye çalışılmaktaydı.

İşte tam bunların ortasında Freud, beyni incelemek üzere nöroloji ihtisasına başlamıştı. Birçok değerli bilim adamıyla iletişim içindeydi. Charcot en çok hayranlık duyduğu adamların başında geliyordu. Histerik  hastalar üzerine yapılan çalışmalarda hipnotik transın etkilerini gözlemleyen Freud, zihninde birçok çağrışımlar buldu. Fark ettiği ilk şey, hastaların trans  süresi boyunca yaşadıkları bir takım olayları ve konuşmaları transtan çıktıktan sonra hatırlayamamalarıydı. Yani insanlar biraz önce yaşadıklarını hatırlamıyorlardı. Bu mümkün olamazdı. Bu insanlara ne oluyordu da hatırlamıyorlardı. İnsanlar gerçekten yaşadıklarını daha sonra hatırlamıyorlardı?! Freud’un zihninde çakan şimşekler ona, insanın kendisinde, bilinciyle ulaşamayacağı bilindışı bir alanın var olabileceği çağrışımını yaptırdı. Bir anda ilgi alanı nörolojiden psikolojiye ve psikiyatriye döndü. İhtisas alanı olarak psikiyatriye yöneldi. Kuramının ilk kilit taşını koymuştu: İnsanda bilinç dışı denen bir alan vardı ve bu alan insanı etkilemekteydi. İnsanın davranışları, düşünceleri ve duyguları tamamen bilinçli değildi. Bu, inanılması çok zor bir gerçekti. Freud girdiği bu yolda 80 küsur yıllık hayatı boyunca hep devam edecek ve insanın bilinçdışını inceleyen, irdeleyen, onun determinal bağlarını keşfetmeye çalışan bir araştırmacı olacaktı.

Freud bulduğu yeni çalışma alanında büyük bir uğraş içine girdi. Bu uğraşta önce zihinsel yapının veya zihinsel aygıtın nasıl bir şey olduğu ile ilgili tasarımlar kurdu. Bu tasarımlarının geçerli olup olmayacağını hastaları üzerinde hep test etti. Deneme-yanılma yoluyla zihinsel aygıtın parçalarını yakalamaya çalıştı. Yakaladığı ve tanımlayabildiği her parçayı bilim dünyasının önüne koydu. O dönemde çocuk cinselliği üzerine çeşitli çalışmalar da mevcuttu. Haz prensibinin nasıl geliştiğini ve nasıl evrimleştiğini gözlemlemeye ve incelemeye çalıştı. Her keşfettiği yeni bir bulguyu önce kendi zihninde kritik edip daha sonra kamuoyuyla paylaştı. Zihnine güvendiği ve inandığı arkadaşlarıyla devamlı yazışma ve tartışma içine girdi. Görüşlerini onlara aktardı. Bu dönemde birçok değerli bilim adamıyla çalışma fırsatını yakaladı. Ancak çalışmaları ve iddia ettiği fikirleri, mevcut statükocu bilim anlayışı nedeniyle reddedildi. Bilim camiasından ve dolayısıyla üniversiteden uzaklaştırıldı. Çalışmalarını yalnız başına, kendi muayenehanesinde sürdürdü. Bu süreç içerisinde teorik bir alt yapıyı oluşturduğuna inandığından kurumsallaşmaya giderek psikanalizini ilan etti.

Psikanaliz, Freud’ün insan anlayışını, insanın ruhsal aygıtını, bunun gelişim evrelerini ve bu evrelerde ortaya çıkabilecek nedensellik ilkelerini ve sonuçta patolojilerinin nasıl tedavi edileceğini anlatan geniş bir altyapıyı içermekteydi. Freud, getirmiş olduğu bu sistemle her şeyi yerinden oynatıyor ve sarsıyordu. Tüm kültürel değer yargıları, insanla ilgili bilimsel anlayışlar, ruhsal yapılar, dinî inançlar, ritüeller, cinsellik, her şey karmakarışık olmuştu. Mevcut yapının devamını öngören sistem, Freud’un bu tezine karşı şiddetli tepkiler üretti. Bu da doğal bir refleksti. Freud, kuramının ayakta kalabilmesi için zaman zaman katı tutumlar takınarak kuramını savunmaya çalıştı. Hem kuramını geliştiriyor hem de kuramını ayakta tutmaya çalışıyordu. Freud’un etrafında toparlanan bir grup bilim adamı, tarihe damgasını vuracak yeni oluşumları başlatacaklardı. Bir grup dehanın Freud’la beraber yaptığı bu çalışmalar, insanın bilinmezliğine ışık tutan projektörler gibiydi.

Freud’un katı tutumu, beraber çalıştığı arkadaşlarıyla bir süre sonra yollarının ayrılmasına neden oldu. Yollarının ayrılmasından öte birbirlerine düşmanca yaklaşan farklı okulların veya ekollerin oluşmasına neden oldu. Freud’dan ilk ayrılanlar Karl Gustave Jung, Jungyen psikolojiyi kurarken Alfred Adler  bireysel psikolojiyi kurmuştu. Buna rağmen Freud’dan ayrılan tüm bilim adamlarının ana yapısında dinamik psikoloji anlayışını görmek mümkündür. Daha sonraki yıllarda, Freud öldükten sonra psikanaliz büyük gelişmeler göstermiş; kendi içerisinde evrimini sürdürüp gruplaşırken kendi dışında da birçok yeni dinamik ekolün oluşmasına neden olmuştur. Bu çerçevede ego  psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı, kendilik kuramı gibi yeni dinamik kuramlar geliştirilmiş, modern insanın izah edilemeyen bir takım sorunlarına dinamik kuramın içinde yeni açılımlar getirilmiştir. Bir nevi dinamik kuram zenginleştirilmiş, elastikî hale getirilmiş, katı tutumu yumuşatılmıştır.

2- Klasik Psikanaliz
Freud insanın zihinsel yapısını izah etmeye çalışıp ‘İnsanın ruhsal aygıtı’ kuramını geliştirmeyi sürdürüyordu. İnsanı anlamak, insanın ruhsal aygıtının parçalarını kavrayabilmek için yoğun gayret gösteriyordu. Çalışmaları, gözleme ve konuşmaya dayanıyordu. Freud laboratuarda çalışan bir bilim adamı değildi; öncelikle klinisyendi. Yani kendisine müracaat eden hastaları tedavi etmekle yükümlü bir hekimdi. Yalnız başına bir kuram, hastalara hiçbir yarar sağlamazdı. İnsanın ruhsal yapısını, ruhsal aygıtının parçaları ve aralarındaki bağlantıları çok iyi tanımlayabilirsiniz. Bu tanımlamalarınız da doğru olabilir. Ancak bu bilgiler hastaya hiçbir fayda vermez. Freud hastaları ile yaptığı çalışmalarda önceleri hipnotik trans  altında onları konuşturuyor, onların geçmiş yaşantılarına ulaşmaya çalışıyordu. Hastaların, geçmişteki travmatik anıları konuştuklarında ve o günleri tekrar yaşayıp transtan çıktıktan sonra rahatladıklarını gözlemledi. Bazı hastalar hipnoz altında duygusal bir boşalım yaşıyor, ağlama krizleri geçiriyor ve kendiliğinden bir iyilik hali elde ediyorlardı. Freud buna baca temizleme işlevi ismini verdi. Hastalar trans  altında sıkıntılarını ifade edip konuştukça tedavi oluyorlardı.

Bu gözlemlerden yola çıkan Freud, her hekim tarafından her hastaya uygulanabilecek bir yöntem geliştirmeye çalıştı. Çünkü her hasta hipnoza alınamıyordu. Bu da ciddi bir sorun olarak duruyordu. Ayrıca her hastanın hipnotik transa alınması hekim için zahmetli ve zor bir süreçti. Freud çalışmalarının bir evresinde serbest çağrışım yönteminin de aynı sonuçlar doğurabileceğini keşfetti. Ancak hipnotik trans  altında hastaların çok kısa yoldan rahatlaması temin edilirken, serbest çağrışım yöntemiyle bu yol biraz daha uzatılmış oluyordu. İşte bu şekilde bir ihtiyaçtan doğan yeni bir tedavi yöntemi arayışı klasik psikanalizin kapılarını açtı. Freud deneme-yanılma yoluyla hastalarıyla yaşadığı süreci çok dikkatli bir şekilde gözlemledi ve önemli çıkarımlar elde etti. Aktarım, karşı aktarım, katarsis, savunma düzenekleri, bilinç, bilinç öncesi, bilinç dışı rüyalar, rüyaların sembolik anlamı, dil sürçmeleri ve benzerleri, bu süreçte elde ettiği kıymetli materyaller idi. İşte tüm bunları bir araya getirerek dinamik kuramın tedavi yöntemini ortaya koydu. Bunun adı Klasik Psikanalizdi. Klasik psikanalizi anlayabilmek için, onu oluşturan kavramları ve ne işe yaradığını bilmek gerekir. Aşağıdaki bölümlerde klasik psikanalizin ve dinamik kuramın ana yapı taşları açıklanmaya ve nasıl işlev gördükleri izah edilmeye çalışılacaktır.

3- Klasik Psikanalizin Temel Kavramları
Klasik Psikanalizin temel kavramları şüphesiz bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı kavramlarıdır. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi Freud  bir hipnoz seansını seyrettikten sonra çok farklı düşünsel çağrışımlar içine girmişti. Acaba insanoğlunun kendi zihninde, bilincin haberi olmadığı bir bilinç alanı olabilir miydi? Bu mümkün müydü? Bunun mümkün olabileceği varsayımıyla yola çıkan Freud, araştırmalarını bu alan üzerine odakladı. Bu araştırma için biçilmiş bir kaftan mevcuttu: Hipnoz. Bir hekim, gerçek manada zihinsel aygıtın nasıl çalıştığını görmek istiyorsa mutlaka hipnotik trans  çalışmalarına girmesi gerekir. Değilse bilinç ve bilinçdışı kavramlarını hatta savunma düzeneklerini hakkıyla algılayabilmesi oldukça zordur. Freud hipnotik trans  çalışmaları sayesinde ruhsal aygıtın bilinçlilik durumunun üç ana parçadan oluştuğunu tespit etti. Ana kütle bilinçdışı idi. Egomuza, realiteye ve süperegomuza ters bilgi, dürtü, materyal, yaşanmış hadiseler bilinçdışının derin katmanlarında bulunuyordu. Zaman zaman ego, ihtiyaç duyduğunda bu materyale ulaşabiliyor ve bunu bilince ulaştırıyordu. Bilinçli katman ise fark ettiğimiz, hafıza kayıtlarından rahatlıkla çağırabildiğimiz, bildiğimiz şeyleri içeriyordu. Buradaki materyal egoyla uyumlu, süperegoyla ters düşmeyen, realiteye aykırı olmayan bilgileri içermekteydi. Zaman zaman zihnimizde, ‘dilimin ucundaydı, şimdi aklımdaydı, şimdi aklıma gelir’ şeklinde izah etmeye çalıştığımız bilgi materyalleri de bilinç öncesinde duran materyaldir. Bilinç öncesi sanki bir gümrük bölgesi gibidir. Bilince çıkıp çıkmamasında henüz karar verilememiş bir takım engelleyici güçlerin etkisi altında bastırılmaya zorlanan, bir taraftan da dürtülerin gücüyle bilince çıkmaya çalışan yapılar olarak isimlendirilebilir.

4- Serbest Çağrışım ve Divan
Bilinçdışına erişimin birçok yolu vardır. Bunlar rüyalar, dil sürçmeleri, hipnotik trans halleri ve serbest çağrışımdır. Freud  bilinçdışının varlığını ve gerçekliğini, izlemiş olduğu bir hipnotik trans çalışmasından sonra keşfetmiştir. Bir nörolog olarak hayatına yön verip nöroloji biliminde ilerlemeyi amaçlarken, izlemiş olduğu bir hipnotik trans vesilesiyle insanın ruhsal yapısına yönelmiştir. Charcot, Bernheim, Liebeault  gibi zamanın meşhur nöropsikiyatristleri hipnozu çeşitli boyutlarda inceleyip araştırıyorlardı. Freud hipnozu tanıdıktan ve hipnoz yapmayı öğrendikten sonra nevrotik hastalar üzerinde bir dizi çalışmalar gerçekleştirdi. Bu çalışmalar esnasında hipnotik trans altına alınan hastalarda, bilinçdışındaki bir takım materyalin bilince çıktığı ve hastanın bunları hekimine anlattığını tespit etmişti. Hastalar, transtan çıktıktan sonra bu bilgileri hatırlayamamakta ve bilmemektedirler. Bazı hastaların bilinç dışındaki bir takım anılarını tekrar yaşattığında ve travmatik bu anıları bilince ulaştırdığında onların bir takım şikâyetlerinin geçtiğini tespit etmiştir. Araştırmalarını derinleştiren Freud hipnotik trans çalışmaları sayesinde insanın iç dünyasında, bilinci ile ulaşamayacağı farklı bir ruhsal alanın varlığını keşfetmiştir. Bu, bilinçdışıdır. Ruhsal yapının parçalarının aydınlatılabilmesi için bu keşif, devrim niteliğinde müthiş bir buluş olarak ortaya çıkmıştır.

Freud, uzunca bir süre bilinçdışı ile bilincin ilişkisini incelemiş, aradaki bağlantıların sebep-sonuç ilişkilerini ortaya koymaya çalışmıştır. Dinamik kuramı bu çalışmalar sayesinde kuran Freud, hipnozu hastalarının tedavisinde de çok yoğun olarak kullanmıştır. Ancak her hastanın hipnotik transa girememesi, hipnozun genel popülasyonda uygulanamaması ve bazı bireylerce sakıncalı bulunması, bu yöntemin kullanılabilirliğini azaltmıştır. Freud, hipnoz sayesinde oluşturduğu dinamik kuramını, her hekim tarafından herkese uygulanabilir hale getirmeye ve hastalarının bilinç dışına doğrudan ulaşabilmenin başka yollarını araştırmaya çalışmıştır. Amacı, dinamik kuramı evrensel olarak uygulanabilir hale getirmektir. Hastalarıyla doğal bir ortamda sohbet ederken zaman zaman hastalarının konuşmalarının içeriğinde, konunun özüyle ilintili olmayan bir takım fikirlerin veya düşüncelerin ifade edildiğini görmüştür. Freud bunların üzerine odaklandığında, bu anlamsız düşünce uçuşmasının arka planının özel bir anlam içerdiğini fark etmiştir. Buradan yola çıkan Freud insanın amaçsız bir şekilde, rasgele konuşmasını sürdürdüğü takdirde, bilinçdışındaki bir takım bilgi veya materyalin bilince ulaştığını keşfetmiştir. Bu, her bireyde veya her insanda rahatlıkla oluşturulabilecek bir süreçtir. Daha sonra bu keşfinin üzerine, insanın bilinçdışına erişebilmesini kolaylaştırabilmek için serbest çağrışım (free association) ismini verdiği yöntemi uygulamaya koymuştur.
Bu yönteme göre, bilinçdışında deşarj olmaya çalışan ve bilince ulaşmaya gayret eden bilgiler varken diğer tarafta bunları tehlikeli addeden engelleyici güçler vardır. Normal zamanlarda egonun engelleyici güçleri sayesinde, bilinç dışına erişmeye çalışan dürtülerin deşarj olmasının önüne geçilir. Ancak amaçlı düşüncenin terk edildiği, düşüncenin herhangi bir şeye odaklanmadığı ve mümkün olduğu kadar iradenin devre dışı bırakıldığı bir rastgele konuşma sisteminde serbest çağrışım ortaya çıkmaktadır. Birey bir nevi kendi kendine beyin fırtınası yapmaktadır ve bunu da seslendirmektedir. Amaçsız, hedefsiz, rasgele fikirlerin ve düşüncelerin dansına izin vermek ve bunları dile getirmek, ilginç gelişmelere ve sonuçlara neden olmaktadır. Rahatlayan ego  güçleri, bir nevi teyakkuz durumundan vazgeçerek kendini beyin fırtınası sürecine bırakmaktadır. Tam bu esnada, bilinçdışında bir an önce ifade edilmeye çalışılan düşünceler ve dürtüler, flashbackler halinde bilince ulaşmaktadır. Bilince ulaşan bu materyal hemen peşinden zincirleme bir reaksiyon doğurmakta; birçok anının, travmanın, yaşantının, hissedişin ve duygulanımın su yüzüne çıkmasına neden olmaktadır. Bu fark ediş, zaman zaman kuru bir bilgi gibi ortaya çıkabilmekte, zaman zaman da duygusal bağlamda, duygu yüklü olarak karşımıza gelebilmektedir. Duygu yükü ile birlikte bilince ulaşan anılar veya çağrışımlar kişide şiddetli duygusal reaksiyonlara neden olabilmektedir.

Serbest çağrışım nasıl yapılmalıdır? Serbest çağrışımın yapılabilmesi için kişinin içsel ve dışsal uyaranlardan mümkün olduğu kadar uzak tutulması gerekir. Nötr bir ortamda duyularımızı aşırı rahatsız etmeyen çevre şartlarında, rahat bir koltuk veya divanda, hekimin görünmediği bir oturuş pozisyonunda yapılmaktadır. Bunların hepsi kişinin kontrollü, irade merkezli, dikkati çeken düşünce sisteminden uzaklaştırmaya yönelik tedbirlerdir. Aslında bu durum, hipnotik transa alınacak bir hastanın transını kolaylaştıran faktörlerin aynısı gibidir. İçsel ve dışsal uyaranların minimuma indirildiği, ritmik bir stimilusun ritmik bir şekilde süjeye ulaştırabildiği bir ortamda hipnotik transı oluşturmak çok kolaydır. Aynı ortamda bireyin serbest çağrışım yapabilmesi de o oranda kolaylaşmaktadır. Serbest çağrışımın nasıl yapıldığını anlayabilmek için normal bir zamanda bir insanın düşünce içeriğini şekillendiren faktörlerin neler olduğunu bilmemiz gerekir. Normal bir düşünce sürecinde; a- Kişi, iradesiyle düşünmek istediği amaçlı bir düşünceyi zihnine getirir ve o amaca yönelik olarak gayret gösterip, dikkatini odaklayarak o düşünce üzerinde yoğunlaşır. b- Bu düşünce ile uğraşırken vücudunun içinden gelen biyolojik ve ruhsal uyaranlar, bu düşüncenin şekline ve gelişimine etki eder. c- Kişi, amaçlı düşünceyi sürdürürken dışarıdan gelen duyuların etkisiyle bu düşünce süreci etkilenerek onlarla ilintili farklı düşünce süreçlerine girebilir. d- Amaçlı düşünceyi sürdürürken amaca hizmet etmeyen, konuyla ilintisiz düşünceleri ve çağrışımları da aktif olarak irade gücüyle bastırmak durumundadır. e- Düşünce sürecini etkileyen tüm bu faktörlerin ötesinde, iradenin kontrolü dışında deşarj olmaya çalışan düşünce veya düşünce türevleri söz konusudur.

Serbest çağrışım, yukarıda bahsedilen bir düşüncenin oluşumundaki öğelerin ilk dördünü saf dışı bırakarak, beşinci öğedeki bilinçdışı  olarak engellenilmeye çalışılan düşüncelerin, düşünce türevlerinin veya dürtülerin bilince ulaşmasını sağlamaya çalışır. İlk dört faktör saf dışı bırakıldıkça, bilince çıkmak için fırsat kollayan dürtü  ve dürtü türevleri kendilerini ifade etmek için uygun bir zemin bulurlar. Kendilerini ifade ettiklerinde ise üzerlerine yükledikleri libidinal  enerjiyi deşarj ettirmiş, bilinçdışındaki basıncı hafifletmiş olurlar. Bilinçdışındaki basınç hafifleyince şikâyet olarak karşımıza gelen birçok semptomun veya belirtinin, kendiliğinden ortadan kalktığını tespit etmek mümkündür.

Serbest çağrışım, dinamik psiko-patolojik anlayışın bütünsel yaklaşımında bir anlam ifade etmektedir. Ruhsal rahatsızlıkların oluşum mekanizmalarını ve süreçlerini dinamik bir anlayışla izah eden bu yapı, tedavide de aynı mantıksal kurgu üzerine oturmaktadır. Bu anlayışa göre bilinçdışında tutulan ve/veya bilinçdışına itilen dürtüler, kendilerine tatmin yolu bulamadıklarında alternatif çıkış yolu ararlar. Bunlar patolojk savunma düzenekleridir. Bunun sebebi dinamik sürecin gelişim aşamalarındaki tıkanıklıklar, hatalar veya patolojiler olabilmektedir. Bu nedenlere bağlı olarak bireyin sağlıklı bir egosu gelişemediğinden, olaylarla yüzleşebilme kapasitesi de düşük kalmaktadır. Egoyu güçlendirici, bilinçdışındaki materyalle yüzleşmesini temin edici ve bilinçdışındaki deşarj olmaya çalışan dürtüleri tanımaya imkân verici bir yaklaşım tarzı dinamik anlayışa göre iyileştirici bir etki gösterir. Geçmişteki zayıf bir ego  nedeniyle savunmasız durumdaki birey, bir takım stratejilerle kendini korumaya çalışmıştır. Bu arada belki de bireyin egosu gelişmiş, palazlanmış ve tüm bu travmatik anılara veya dürtü  bombardımanına karşı kendini savunabilecek güçtedir. Ancak bunu sorgulama ve kendi konumunu objektif olarak tayin etme imkânından mahrum olduğundan, çocukluk döneminden alışılagelmiş savunma düzenekleri ve dürtü  kontrolü sistemleri aynen uygulanmaktadır. Belki de hiçbir şeye gerek kalmadan bu dürtülerin bilince çıkarılması ve ego ile yüzleştirilmesi, onların etkinliklerini ortadan kaldırmaya yeterli olabilmektedir.

Benzer şekilde bilişsel yaklaşım tarzına göre, çocuğun bebeklik döneminde travmatik anılara karşı kendini koruyabilmesi için kaçınma ve kızgınlık reaksiyonlarından başka elinde kendini koruyucu mekanizmaları yoktur. Ebeveynleri veya çevresi tarafından çeşitli şekillerde aşağılanan, değersizleştirilen, utandırılan, dışlanan, suçlanan bir çocuk kendini savunmak için o günkü becerileriyle bir takım telafi edici stratejiler geliştirmektedir. Bilişsel teoriye göre vaka formülasyonu yapılırken, Bugünkü problemin kaynağı olarak insan ilişkileri bağlamında o şahsın çocukluğundaki yetersiz telafi edici stratejileri üzerini yoğunlaşılmaktadır. Hâlbuki bugünkü birey, o günkü çocuk değildir. Daha donanımlı, daha yeterli, daha güçlü bir konumdadır. Bu konumda hala çok daha değişik stratejilerle kimliğini ve kişiliğini koruyup kendini ifade etme imkânı veren çocukluk döneminin basit stratejileriyle kendini korumaya çalışmaktadır. Çocukluk döneminde ailesine küsüp giden, kızdığı zaman duvarı yumruklayan, alay edildiğinde utanarak, kızararak tepki veren bir yapı, gelişkinlik döneminde benzer ortam ve durumlarla karşılaştığında aynı cevaplarla kendini korumaya çalışmaktadır. Bilişsel tedavi stratejisi bu ilişkinin üzerine odaklanarak, imajinasyon çalışmalarıyla bireyin, bugünkü güçlü halini fark edip yeni stratejiler geliştirmesine yardımcı olabilmektedir. Bu bağlamda bakıldığında serbest çağrışım yönteminin getirdiği faydalarla, bilişsel yapının kontrollü imajinatif çalışmaları aynı kaynaktan çıkıp aynı etkiyi yaratan benzer uygulamalar olarak görülmektedir.

Serbest çağrışımda geçmişte yaşanmış travmatik bir anının canlandırılarak etkisinin ortadan kaldırılması, göreceli olarak daha kolay iken ruhsal gelişim evrelerindeki bir takım tıkanıklıkların halledilmesi o kadar kolay değildir. Pre-ödipal  ve ödipal dönemdeki ruhsal tıkanıklıklar veya sapmalar, serbest çağrışımda bir süreç olarak karşımıza çıkar. Bu durumda egonun kısa süreli değişimlerinden ve alternatif telafi edici, sağlıklı stratejiler geliştirmesinden bahsetmek mümkün değildir. Bu süreç, dinamik terapinin ana yapısıdır. Bu yapının bilişsel ve davranışçı ekollerde tam karşılığını bulmak mümkün değildir. Burada ne olmaktadır? Serbest çağrışım sürecinin mecrasına girmiş, değişmeyen bir ortamda kendini ifade etme imkânı bulmuş olan birey, doktorun şahsında bir boş ekran yaratır. Doktor olabildiğince tarafsız, olabildiğince gerçeklikten uzak, olabildiğince nötr ve sadece boş bir ekran durumundadır. Bunun sağlanabildiği ortamda birey, o ekranın üzerinde bir oyun sahneler. Bu oyunun her türlü versiyonu, yargılanmaktan, utandırılmaktan, aşağılanmaktan veya suçlanmaktan uzak bir şekilde doktorun şahsı üzerinde oynanmaya başlar. Bu, hem rüyalarda hem de serbest çağrışımlarda yavaş yavaş etkisini göstermeye başlar. Burada sanki ilk nesne ilişkilerinde ebeveyn ile kurulan ilk insan ilişkisi, tekrardan doktorun şahsında ele alınmaktadır. Aynı hatalı sürecin tekrarlanması beklenirken, doktorun olaya yorumlarla ve farklı zihinsel yaklaşımlarla müdahale etmesi sonucunda hastada iç görü gelişerek farklı bir model uygulama sürecine girilir.

Birey, o güne kadar anne-baba ile kurmuş olduğu nesne ilişkilerinin hatalı versiyonlarını, tüm nesnelerle mütemadiyen tekrar eden patolojik yapıyı, bu aynı süreci doktorla ilişkisinin içine de sokmaya çalışır. Dış dünyada patolojik ilişkilerinin farkında olmadan bu yapıyı devam ettiren bir bireyin, dış dünyanın kendisini iyileştirici ve farkındalık düzeyini artırıcı yorumları olmaması nedeniyle patolojik kişilik örgütlenmesi ve hatalı nesne ilişkileri pekişerek devam eder. İşte doktorun görevi, şimdiye kadar tüm nesne ilişkilerinde patolojik örgütlenme sistemini uygulaya gelen bu yapıya ‘dur’ diyebilmesidir. Her şey sil baştan ele alınır. Birey sanki iki-üç yaşına, bazen dörtbeş yaşına giderek anne-babasıyla kurmuş olduğu ilk model ilişkisini doktoruyla kurar. Kurulan bu ilişkide doktor, yorumları sayesinde kişinin, hatalı olan örgütlenme zincirinin ayırdına varmasını sağlar. Bunu bazen susarak, bazen yorumlayarak, bazen konuşarak temin eder. Hasta o güne kadarki ilişkilerinde karşı taraftan hep patolojisini besleyecek cevaplar almışken, bu kez hekimden farklı cevaplar gelmekte ve zihninde farklı modeller oluşmaktadır. Bu yeni ve sağlıklı modelin içselleştirilmesi, etkin kılınması ve içyapıya sindirilmesiyle birlikte terapi süreci bitmiş olur. Serbest çağrışım sürecinde bütün bu aşamaların zincirini görmek mümkündür.

Serbest çağrışım ve divan, klasik psikanalizde uygulama alanı bulan bir tedavi yöntemidir. Dinamik kurama sahip çıkan son dönem analistleri ve yeni dinamik ekoller (nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi, benlik psikolojisi ve diğerleri) serbest çağrışım yönteminden vazgeçmiş, hastalarını divana oturtmak yerine karşılarına almış, karşılıklı görüşmeler şeklinde tedavi süreçlerini belirlemişlerdir. Bu tedavi süreçleri, serbest çağrışım ve divanı barındırmadığı halde dinamik yapının psiko-patolojik  anlayışını çoğunlukla benimsemiş ve tedavi stratejilerini bunların üzerine bina etmişlerdir. Bu farklı dinamik ekollerde, yorum, aktarım, karşı aktarım, direnç ve dirençlerin çözümlenmesi de aynı şekilde etkinliğini tedavi süreçlerinde korumaktadırlar.

5- Aktarım ve Karşı Aktarım
Grup terapisi çalışması yaptığımız bir günde gruba davet ettiğimiz yeni bir üye, grup seansına geç katıldı. Bu yeni grup üyemizi grubun içine aldıktan sonra, hiçbir tanışma merasimi yapmadan bu üye ile ilgili çalışmaya başladık. Yeni gelen bu üyemiz hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayan diğer grup üyeleri, bu yeni üye hakkında yoruma davet edildi. Onlardan, görüntüsel yapısı ile bu üyenin kendilerine hissettirdiği duyguları, hiçbir sansüre tabi tutmadan diğer üyelerle paylaşması istendi. İlk defa görülen bir şahıs hakkında insanların fikir yürütmeleri oldukça ilginçtir. Grup üyelerimiz, gruba yeni katılan ve hakkında hiçbir şey bilmedikleri bu yeni üyenin kendilerine hissettirdiği duyguları, çağrıştırdığı düşünce ve anıları ifade ettiler. Herkes gelen şahıs ile ilgili birbirinden ilginç ve farklı yorumlar yapmaktaydı. Yorumlardan bir tanesi oldukça ilginçti. Bu üyemize, gelen yeni üyemiz ile ilgili olarak ne hissettiği sorulduğunda özetle şöyle cevap verdi: “Dış kapı açılıp bu arkadaş salona girdiğinde, onu görür görmez içimde büyük bir hınç ve öfke kabardı. Tanımadığım bu şahsa karşı çok büyük bir kızgınlık hissettim. Sebebini önce anlayamadığım bu duygularıma biraz daha yaklaşınca, kızgınlığımın gerçekte o şahsa değil ağabeyime karşı olduğunu fark ettim. Neden diye kendime sorduğumda ise; gelen şahıs kış günü tertiplenen bir grup terapisine katılmıştı. Salona girdiğinde kulaklarını da örten püsküllü bir berenin başına geçirilmiş olduğu, kalın bir paltonun ve altındaki boyun atkısının boğazı tamamen kapatmış olduğu bir şekilde salona girmişti. Kafasına taktığı bere, benim ağabeyimin takış stili ve benzeri idi. Ağabeyime karşı büyük bir kızgınlık ve öfke duyuyordum. Bir erkek ve bir kızdan oluşan kardeşlerimden erkek olan ağabeyim, çok başarılı bir tahsil hayatından sonra üniversiteyi bitirdiği halde çalışma hayatına atılmamış, sabahtan akşama kadar evde oturur bir vaziyette idi. Ailenin tüm ikaz ve zorlamalarına rağmen akşama kadar evde oturuyor, başına geçirdiği bir bere, giydiği bir palto ile yatağın içine giriyor, yataktan dışarı çıkmıyor, saatlerce çekirdek çıtlatıyordu. Bu arada benimle alay ediyor ve dalga geçiyordu. Ağabeyimin bu durumuna çok üzülüyor, çok büyük bir potansiyel sahibi olduğunu bildiğim ağabeyimin bu şekilde kendisini heder etmesine anlam veremiyor ve öfkeye kapılıyordum. İşte grup terapisine gelen yeni misafirimiz, sanki yabancı biri değil ağabeyimdi. Misafirin beresi ile kurulan irtibat ile ağabeyime hissettiğim tüm duygular bu şahsa karşı hissedilmişti. Hissettiğim duyguların hiç bir objektif tarafı ve kanıtı yoktu; çünkü bu insanı ilk defa burada görüyordum, nasıl bir insan olduğunu bilmiyordum�”
Daha sonra bu yorumları dinleyen yeni üyemiz tanımadığı grup üyeleri hakkında hissettiği duyguları onlara ifade etti. Kendisi hakkında negatif yorum yapan grup üyelerine karşı negatif ağırlıklı bir yorumlama, kendisine pozitif duygularla yaklaşan diğer grup üyelerine ise pozitif yorumlarla dolu duygu ve düşüncelerini dile getirdi.
Burada ne olmuştu? Burada tam bir aktarım söz konusudur. Aktarıma karşı da, karşı aktarım gelişmiştir. Aktarım, ilk nesne ilişkileri döneminde anne veya bakıcılarla yaşanan ikili ilişkilerin, daha sonraki hayatımızda çeşitli insanlar üzerinde aynı bağlamda yaşantılanmasıyla ilişkili olarak kullanılan teknik bir terimdir. Duygularımızı aktardığımız bireyin bize karşı hissettiği duygular ise karşı aktarım olarak nitelendirilir. Aktarım ve karşı aktarım yine çok çeşitli bağlam ve perspektiften ele alınabilir. Çoğul faktörlerle de izah edilebilir. Biz burada öncelikle bir psiko-terapötik süreç içerisinde yer alan hekim ile hasta arasında, hekim ile danışan arasında, hekim ile analizan arasındaki aktarım ve karşı aktarımı ele alacağız. Ardından aktarım ve karşı aktarımı, bir bireyin günlük hayatında diğer insanlara karşı içsel çatışmalarını yansıtması anlamında ele almaya çalışacağız. Daha da ötesinde aktarımın kurumlara, eşyaya, soyut kavramlara ve sanatsal faaliyetlere kadar değişebilen türlerinden de bahsetmeye çalışacağız.
Aktarım ve karşı aktarım terimi, psikoterapi literatürüne daha çok Freud ve takipçileri tarafından sokulmuştur. Bu manada klasik psikanalitik tedavinin başarıya ulaşabilmesi için aktarımın ortaya çıkarılabilmesi gerekir. Aktarım klasik psikanalitik ve çoğu dinamik kuramının temel tedavi eksenidir. Aktarım oluşmadan bir tedaviden bahsetmek mümkün değildir. Bir takım şikâyetlerle analize başvuran bir birey, ilk nesne ilişkilerinden oluşturduğu duygularını analiste yönlendirir. Bu duygulardan yola çıkan analits de yorumlar yaparak analizanın iç görü geliştirmesini, duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını tanımasını sağlar. Bu tanıma sayesinde bireyde farklılaşma ve iyileşmeler ortaya çıkar. Bunların oluşabilmesi için bir terapötik çerçevenin meydana getirilmesi gerekir.
Klasik dinamik kurama göre aktarımın rahat bir şekilde dirençsiz ve kısa bir sürede oluşabilmesi için analistin yerine getirmesi gereken birçok sorumluluğu vardır. Analist, muayenehanesinin düzenlenmesinden analizan ile olan her türlü ilişkisinin boyutuna kadar en ince ayrıntıya dikkat etmelidir. Böyle bir uygulamanın nedeni analist ve analistin çalıştığı çalışma ortamının analizana farklı çağrışımlar yaptırmayacak nötralitede olması ve analiz süreci boyunca da hiç değişmemesi gereğidir. Analistin görevi, mümkün olduğu kadar boş bir ekran halini muhafaza etmektir. Analistin hiçbir fikri, düşüncesi, davranışı, tutumu, inancı, kanaati ve değer yargısı bu süreci engelleyecek şekilde olmamalı, bilakis analizanın tüm düşünce, dürtü  ve duygularını rahatlıkla ifade edebileceği bir serbest alan yaratılmalıdır. Onun için çalışılan mekân ve mekâna konan objeler, olabildiğince nötr olmalı, analistin bireysel kimliğini, inanç ve değer yargılarını yansıtmaktan uzak bulunmalıdır.
Freud kendisine müracaat eden hastalarının sıkıntılarını dinlerken kendi yüz ifadesinden onların etkilendiğini, duygu ve düşüncelerini sansüre tabi tuttuklarını ve deforme ettiklerini gözlemlemiştir. Bunun üzerine hastalarıyla yüz yüze görüşmek yerine onları, kendisini göremeyecekleri bir pozisyonda oturtmuş ve serbest çağrışıma davet etmiştir. Önceleri kuşku ile divana uzanan hastalar, bu kuşkularından arındıktan sonra hekimi bir boş ekran olarak algılamakta, yargılanmayacağına emin olduktan ve bir süperego  konumuna düşürülmediğini gördükten sonra analiste karşı daha açık ve konuşabilir hale gelmişlerdir. Analist bu durumda nesnel, bireysel kimliğinden sıyrılmakta ve artık boş bir ekran halini alabilmektedir. İşte bu boş ekran üzerinden kişinin aktarımı gerçekleşecektir. Analiste karşı bir takım duygular, düşünceler ve davranışlar ortaya çıkacaktır. Bunların hepsi, bireyin kendi geçmişinden tanıdığı aktarım malzemelerinin boş ekran olarak duran analiste yansıtılmasından başka bir şey değildir. Aktarım başlamıştır ve analiste karşı bir fantezi veya bir fantezik hikâye hayata konmaya çalışılmıştır. Sanki bu, bir tiyatro oyunu veya sahnelenen bir orta oyunudur. Analist olanı biteni izlemekte, kendi hakkında yapılan olumlu veya olumsuz tüm aktarımları değerlendirmekte, bunların arkasındaki hikâyeyi veya formülasyonu çözmeye çalışmaktadır. Kendisi üzerinden işlenen bu hikâyeyi veya formülasyonu zihninde çözdükten sonra hastanın değişimini yaratacak olan yorumlara girişme sürecine başlayabilir. Yorum, hastanın yaşadığı aktarım sürecinde, gerçeklere çok yaklaştığı bir anda hekimin son bir darbe ile kişinin farkındalığının artırıldığı çalışmalara verilen isimdir. Yorum, iç görüyü ve tedaviyi gerçekleştirir.
Boş bir ekran olarak ortaya çıkan analist veya hekim, hastanın olumlu aktarım nesnesi olabileceği gibi olumsuz aktarım nesnesi de olabilir. Analizan öncelikle anne, ardından ödipal  üçgendeki kişilerle ilişkiler ağına göre nesne ilişkilerini hekimine veya analistine yansıtacaktır. Yansıtmanın içeriğine göre bu yansıtma ya pre-ödipal  özellikler ya da ödipal özellikler taşıyacaktır. Pre-ödipal ve ödipal yansıtmanın içeriğinde ya olumlu ya da olumsuz bir aktarım süreci devreye girecektir. İlk nesne ilişkilerindeki anne veya baba ile yaşanan olumlu duygusal yapılanma sanki bir regresyon  (gerileme) gibi analistin veya hekimin şahsında tekrar canlanacaktır. Bu durumda analist idealize edilecek, yüceltilecek ve bir aşk objesi halini alacaktır. O her şeyin üzerindedir, o bağlanılan nesnedir, o vazgeçilemeyecek olandır. Bir bebeğin annesi ile kaynaşma özlemi gibi analizan da analisti ile kaynaşmak ve iç içe geçmek ister. Analistinden de aynı şekilde karşılık bekler. Böyle bir karşılığı alamayınca da ağır hayal kırıklıkları ve früstrasyon yaşar. Analist bu dönemi çok iyi idare edip hastayı ilerletmelidir. Eğer bunu başaramazsa ağır früstrasyonlara bağlı intihara kadar gidebilecek bir süreci tetiklemiş olabilir.
Olumsuz aktarımda ise nesne ilişkileri bağlamında ilk nesnelerle kurulan negatif duygulanmaların veya kötü kendilik ve nesne ilişkilerinin bu boş ekranda canlanması söz konusudur. Analist veya hekim çok kötü, kaba, adî, vahşi ve zalimdir. Birey buna inanmaktadır. Fakat bireyin egosunun bir tarafı, terapiyi devam ettirmekte ve süreci tamamlamaya çalışmaktadır. Olumsuz aktarımın yoğunlaştığı durumlarda hekime karşı saldırganca tavırlar kendini çok çeşitli boyutlarda ortaya koyabilir.
Olumlu veya olumsuz aktarımlarda aktarımın şiddet derecesi, basit bir rüya içeriği ile kendini ifade edebileceği gibi analiste karşı ilan-ı aşk etmekten, cinsel birlikteliği arzulamaktan, onu öldürmeye kadar varabilecek geniş bir spektrumda yer alabilir. Özellikle tehlikeli aktarımlar olumlu ve olumsuz anlamda pre-ödipal  dönemlerden kaynak alan aktarımlardır. Dinamik yapı içerisinde karşı aktarım, farklı bir bağlamda ele alınmaktadır. Her analist, analizden geçmelidir. Kendi içindeki problemlerini, çatışmalarını ve nesne ilişkilerinin ne olduğunu kavrayabilme yeteneğini haiz olmalıdır. Kendini analizden geçirmeyen ve kendi iç dünyasının farkına varamayan bir analist, tedavi süreçlerinde çok ciddi hatalar yapabilir. Bunun da nedeni karşıya aktarımdır. Nesne ilişkileri bağlamında kendi bireysel patolojilerini bilmeyen, kendi düşünce, duygu ve davranışlarını mutlak doğrular olarak kabul eden bir analist, analizanı ile girdiği terapötik süreçte analizana karşı bir takım duygu, düşünce ve dürtüler hissedecektir. Bunlar analizanın kendinde çağrıştırdığı aktarım duyuları mıdır, yoksa kendi içindeki patolojik bir yapılandırmanın sonunda karşı tarafa yüklediği bir anlam etkisiyle ortaya çıkan karşı aktarım duyguları mıdır? Analist bunun ayrımını yapabilmeli, kendi aktarım duygularını kontrol edebilmeli ve karşı tarafın kendine hissettirdiği aktarım duygularından yola çıkarak da analizanı analize tabi tutup, yorumlarla onu şifaya kavuşturabilmelidir.
Dinamik teoriye göre bütün rahatsızlıkların kaynağı, pre-ödipal ve ödipal  dönemdeki anne ve ebeveynlerle ilişkili nesne ilişkileri sürecinin hatalı yapılandırılmasından kaynaklanmaktadır. Ana kalıp, ana kurgu, ana model hatalı olduğu için daha sonraki tüm ilişkilerde bu hatalı modelin biteviye tekrarını görmek mümkündür. Birey, bitmek tükenmek bilmeyen bir çaba ile sıkıntılarından arınmaya çalışmakta ama modeli değiştirmek gibi bir iç görüsü olmadığından aynı hataya her seferinde tekraren düşmektedir. Bunun tek istisnası terapi sürecinde hekimin şahsında yaşanan ‘turn over’ olayıdır. Burada aynı patolojiyi hekimin şahsında tekrar yaşayan birey, hekimden bu sürecin devamını sağlayan patolojik yanıtlar ve davranışlar beklerken hekim bu sürecin yanlışlığını idrak ettirmeye çalışmaktadır. Yani analistten doğru cevaplar, doğru yorumlar ve doğru şablonlar çıkmaktadır. Hayatında ilk defa bir master kalıp değiştirilmekte ve yeni bir nesne ilişkileri kalıbı oluşmaktadır. Bu, bütün modelleri değiştiren, bütün nesne ilişkilerini yeni bir bağlama oturtan yeni bir yapılandırma sürecidir. Hekimin şahsında idealize edilen, yüceltilen veya aşağılanan, cezalandırılan ilişkiler, normal bir seyre ve kıvama büründürüldüğü gün tedavi süreci de tamamlanmış demektir. Hekimin şahsı ile ilişkili olarak başlayan bu iyileşme halinin, bu tedavi süreci boyunca da dalga dalga tüm nesne ilişkilerine yansıdığını gözlemlemek oldukça ilginçtir.
Analitik bir süreçte aktarımın önü açılırsa ve hekim buna izin verirse aktarımın nerede duracağını tayin etmek oldukça zordur. Aktarım ödipal  dönemin ödipal üçgeninin tekrarlanmasıyla ilintili bir yapıda ortaya çıkabildiği gibi içinde ağır psikotik özellikler barındıran pre-ödipal bir aktarım düzeyine de inebilir. Bu durumda analizanın yönetilmesi ve terapinin sürdürülmesi oldukça büyük zorluklar arz edip büyük ustalıklar gerektirir. Hasta dağılmış bir haldedir ve hekim ile birlikte tekrar toparlanması gerekir. Pre-ödipal kaynaklı bu tip aktarımlarda tedavinin oluşabilmesi için de bu derinliğe inilmesi gereklidir. Nevrotik veya ödipal düzeydeki bir sorunun çözümlenmesi için ödipal döneme yapılan regresyon  ve ödipal düzeydeki bir aktarım, patolojinin düzeltilebilmesi için yeterli sayılmaktadır.
Dinamik terapi süreci içerisinde aktarım özellikle istenen, indüklenen (tahrik edilen) ve oluşması için zemin hazırlanan, oluşturulduktan sonra da takip edilen en önemli tedavi aracıdır. Aktarımda ego  bir nevi devre dışıdır. Duygular ön plandadır ve duyguların üzerinden analiz sürdürülür.
Aktarım sadece klasik analitik terapide değil her türlü insan ilişkisinde, özellikle psiko-terapik süreçlerin tamamında ortaya çıkabilen bir durumdur. İster davranışçı, ister bilişsel, ister varoluşçu, ister iç görü yönelimli olsun dinamik terapilerin hepsinde aktarım ortaya çıkabilmektedir. Aktarımın gelişim ve oluşum şeklini bilen bir terapist hangi tedavi tekniğini uyguluyor olursa olsun hastasını tedavi ve motive etmek istiyorsa, hastanın kendisine yönlendirdiği aktarımın ne olduğunu çok iyi çözümlemelidir. Negatif aktarımlarla dolu bir hastada en mükemmel davranışçı, bilişsel veya diğer tedavi tekniklerini uygulayan terapist başarılı olamaz. Çünkü daha çok ego  güçlerine dayanan, rasyonel hareketi temel almış olan bu tedavi teknik ve stratejileri negatif aktarım sebebiyle hastanın gözünde inandırıcılığını yitirmekte, direnç mekanizmalarını oluşturmakta, hastanın tedaviye işbirliğinin önünde çok ciddi bir engel olarak durmaktadır. Davranışçı bilişsel veya diğer dinamik terapileri uygulayan terapistler, hastanın pozitif ve negatif aktarımlarına karşı uyanık olmalı, onları kısmen analiz etseler de tedaviyi kendi tedavi teknikleri üzerinden götürmelidirler. Pozitif aktarımın geliştiği durumlarda terapinin daha etkin kılınabilmesi için, hastalar pozitif aktarımdan yararlanılarak motive edilebilir ve hedeflere kilitlenebilirler. Bu tip tedavi stratejileriyle tedavide başarılı olunamayan hasta grubu, analiste sevk edilebilir.
İç görü yönelimli dinamik bir psikoterapi yöntemini yürütürken ya da bütüncül tedavi uygulamasını sürdürürken bazı hastalarımızda çok yoğun aktarım nevrozuyla karşı karşıya kalmaktayız. Bu hastalarımızın aktarım durumlarını ele almadan tedavi süreçlerinde ilerleme kaydetmek oldukça zor olmaktadır. Gürültülü bir şekilde ortaya çıkan bir aktarım tablosu karşısında terapist şaşkınlığa düşmemeli ve soğukkanlılığını muhafaza etmelidir. Hastanın kendisine yönlendirmiş olduğu pozitif aktarıma karşı uyanık olmalı ve kendi konumunu kaybetmemelidir. Bu tip bir aktarımda hasta hekimini çok yüceltebilir. Onunla kaynaşma içine girebilir. Hekim, kendisini mutlu eden böyle bir aktarım karşısında sarhoşluğa kapılmamalı, kendi objektif konumunu muhafaza etmelidir. Özellikle borderline  hastaların aktarım türlerinde pozitif ve negatif aktarımlar peş peşe gelebilmektedir. Bir seans sizi ilahlaştıran ve yücelten ve size dünyanın en büyük terapisti ve insanı unvanını layık gören hastamız bir başka seansta sizi rahatlıkla cehennemin dibine gönderebilmektedir. Bunlar, hastanın içindeki gelgitlerin tezahüründen başka bir şey değildir. Ne zaman ki hekim normal bir hekim konumuna gelir, tedavi o zaman bitmiştir.
İnsan ilişkileri bağlamında çevreyle ilişkilerimizde, diğer insanları objektif bir birey olarak algılayamayız. Çoğu zaman karşımızdaki insanın bize çağrıştırdıkları, bize hissettirdikleri, bir takım ilişkilerin o şahıs üzerinde canlanmasını sağlar. Yakinen tanımadığımız, iç dünyasını bilemediğimiz, iletişim içine girmediğimiz bu insanlar hakkında kısa sürede yargılara varır ve onlarla bir model üzerinde iletişime gireriz. Ruhsal dünyamızda karşımızdaki insana olumlu bir takım şeyler atfetmişsek, bilgi işleme sürecimiz bu bağlamda sürdürülerek o insanı, o konumda muhafaza etmeye çalışırız. O insanın gerçekliğini görmek yerine kendi zihnimizde o insana atfettiğimizi, o insana mantıklı bir şekilde giydirmeye çalışırız. Sevgi ve nefret objesi olarak bu durum, yelpazenin her iki kanadında da meydana gelebilir. Aynı insana karşı farklı insanların farklı görüş, hissediş ve tutumlarının kaynağında çoğu zaman ilişkilendirme yoluyla bağlantılandırılan geçmiş nesne ilişkilerinin bir tekrarı yatar. Objektivite, çoğu zaman beklenenden azdır. Bu nedenle herkes görmek istediği nesneyi görür ve ona göre davranır. Aynı bireye karşı iki farklı insan, farklı duygulanım ve düşünceye sahip olabilir: Aynı manzarayı seyrettiği halde farklı öğelere odaklanmak gibi.
Diğer insanlara karşı bu şekilde aktarımda bulunma ve onların bize hissettirdiği karşı aktarım şeklindeki bu ilişkiler, bebeklikten ve çocukluktan tevarüs ettiğimiz miraslardır. Bu miraslar üzerinde bireysel kimliğimizi inşa edemediğiz sürece farlı bir hayat olmayacaktır. Aynı model hep tekraren yaşanacaktır. Diğer insanlara, bu şekilde ihtiyacımız olan aktarımları yapmayı sürdürürken; bu durum bir takım kurumlara, kavramlara ve soyut bir takım yapılara yönlendirilebilir. Devlet, negatif aktarımın yapıldığı bir baba olabildiği gibi pozitif aktarımının yapıldığı bir ana da olabilir. Tanrı, korkulan bir baba aktarımının yerine ikame edilebileceği gibi kaynaşmak ve içinde yok olmak istenilen bir ana aktarımı olabilir. Dinler, ideolojiler, kavramlar, kelimeler bu aktarımın farklı boyutlarda nesneleri olabilir.

Dinamik Psikoterapi 2

Varoluşcu Psikoterapi

Cuma, Ocak 2nd, 2009

Varoluşçuluk son yüzyılımızda felsefî bir akım olarak kendini ortaya koydu. Ekzistansiyalist felsefe bir anlam arayışından yola çıktı. İnsanın, kendini ve maddeyi sorgulaması sonucunda karşılaştığı açmazları anlamaya çalıştı. Varoluşçu felsefenin oluşmasına tek bir filozofun katkısı yoktur. Birçok filozof varoluşçu felsefî akımın gelişmesinde rol almışlarıdır. Kirkegaard, Heidegger, Sartre, Neitsche gibi filozoflar bu akımın öncülerinden kabul edilir. Varoluşçu felsefeyi bir bağlamda değerlendirmek, tanımlamak oldukça zordur. Herhangi bir filozof da ortaya çıkarak ‘ben varoluşçuluğun temsilcisiyim’ iddiasında değildir. Özellikle Sartre’ın etkisiyle toplumsal hayata açılan varoluşçu felsefe birçok alanda etkiler yaratmıştır. İnsanı izah etmeye çalışan ve insanın sorunlarına yaklaşım getiren varoluşçu felsefe elbette ki psikoloji içinde de temsilcilerini bulacaktır. Varoluşçuluk bu manada insanın zihinsel yapısının ve dünyayı algılama şeklinin bir başka izah tarzıdır. Psikoloji ve psikiyatride varoluşçuluğun çok etkin bir takım sonuçlarını görmekteyiz.

Psiko-terapötik yaklaşımlar insanın sorunlarına katman katman çözüm bulmaya çalışmaktadır. Davranışçı, Kognitif, Dinamik ekoller bu sorunları çözme iddiasında bulunan psiko-terapötik ekollerdir. Ancak klinik uygulamalarda bu terapötik yaklaşımların tıkandığı, çözüme ulaşamayan ve yolların bittiği yerler ve zaman dilimleri mevcuttur. İşte bu aşamada varoluşçuluk akımı psikiyatriye ve psikoterapiye yeni bir nefes aldırmış, yeni bir açılım sağlamıştır. Psikiyatrik klinik tabloların ekseriyetinde karşılaştığımız temel sorun anksiyete ve korkudur. Anksiyete yani bunaltı, iç daralması bir sinyal niteliğindedir. Normalde reel hayatın uzantıları, bir tehlike arz ediyorsa birey bunaltı içine girer. Bir yakının kaybı, ekonomik felaketler, yaşanılan bir takım ağır travmalar, reel olarak bireyde bunaltı doğurur. Gerçek bir olaya karşı kişinin hissettiği bunaltı normaldir, olması gerekir. Çünkü bir sinyal niteliğinde olan bu bunaltı sayesinde birey bir takım koruyucu tedbirler alır. Bu tedbirler sayesinde de canlığını ve pozisyonunu korur. Aksi takdirde hayatın gerçek yüzü onu saf dışı bırakabilir. Fakat bazı bunaltılar vardır ki bunlar, kaynağına indiğiniz de ya davranışsal bir öğrenme ya bilişsel bir çarpıtma ya da dinamik bir alt yapıya dayanmaktadır. Ancak bazı bunaltılar davranışçı bilişsel ve dinamik yaklaşım tarzlarıyla izah edilememektedir. Zaman zaman klinik uygulamalarımızda bu tip tablolar karşımıza gelebilmektedir.

Bazı klinisyenler kendilerini varoluşçu psikoterapist olarak isimlendirmektedirler. Bunların başında psikanalist okulundan yetişmiş Irving Yalom gelmektedir. Psikoterapi geleneğinde Irving Yalom varoluşçu psikoterapinin temsilcisi gibi kabul edilmektedir.

Yalom geniş klinik tecrübelerinden yola çıkarak kendini bir psikanalitik yaklaşımla sorgulamış, sonuçta varoluşçu psikoterapi anlayışında karar kılmıştır. Varoluşçulara göre insanın psikolojik rahatsızlıklarının temelinde, özünde varoluşçu bir takım etmenler bulunmaktadır. Tabloların karmaşıklığı, kompleksliği veya kaotik olması insanı yanıltmamalıdır. İnsanlar birbirlerinin aynısıdırlar. İnsan, elinde olmadan bu dünyada var olmuş bir yaratıktır. Varlığını fark edebilen tek yaratıktır. Varlığını fark etmeyle beraber varlığının neden ve niçinlerini sorgulamak durumundadır. Bu durum, insanın varlığına anlam arama sürecidir. Varlığa anlam aramak doğuştan gelen bir ihtiyaçtır. Kendini sorgulayan insan, sorgulamanın sonucunda bir takım açmazlara düşmektedir. Bu açmazlarla karşılaşan birey büyük bir bunaltı, sıkıntı ve korku hissetmektedir. Hissettiği bu derin bunaltı halini tekrardan anlamlandırma ihtiyacı duymakta ve bundan da bir takım klinik tablolar ortaya çıkmaktadır. Her birey varoluşuna anlam arayışıyla birlikte sorgulamaları sonucunda bir takım sorulara ve sonuçlara ulaşmaktadır. Cevabını bulamadığı temel birkaç soru vardır. Bu soruların cevapsızlığı ve çözümsüzlüğü insanı yalancı bir dünyaya mahkûm bırakmaktadır. İnsan oyun içinde oyun oynamakta ve kendi kendini kandırmaktadır. Varoluşuna anlam arayan insanın cevaplamaya çalıştığı temel beş soru şöyle sıralanabilir:
1. Hayatın anlamı nedir?
2. Geleceği bilmek ve belirlemek mümkün müdür?
3. Ölümden başka bir hakikat var mıdır?
4. Kaderimizin sorumluluğu kime aittir.
5. Hayatta yalnız mıyız?
Bu sorular, özünde çok büyük hakikatleri barındıran, insanı açmaza düşüren sorulardır. İnsanın varlığı ve gizemi bu soruların içeriğinde yatmaktadır. Bu soruları tek tek ele alıp varoluşçu psikoterapi bağlamında bunların ne anlama geldiğini yorumlamaya çalışacağım.

1- Hayatın Anlamı Nedir?
Herhangi bir insan başka birine hayatın anlamını sorduğunda yüzlerce cevap alır: Hayat çok anlamlıdır, yapılacak çok iş vardır, hayat amaçlar ve hedeflerle doludur. O kadar büyük amaçlar ve hedefler vardır ki bunları bir ömre sığdırmak mümkün değildir. Her insanın hayat hikâyesini ayrı ayrı alıp incelediğimizde hayata anlam yüklemelerinin çok farklı olduğunu görürüz. Herkes kendi anlamını kurgulamakta, o anlamın peşine koşmaktadır. Her bir dakikanın, her bir saatin, her bir günün, her bir haftanın, her bir ayın, her bir yılın ayrı hedefleri ve anlamları vardır. Ölesiye uğrunda mücadele edilen amaçlar gerçekleştiğinde, hedefler geride kaldığında, geriye dönüp bakıldığında ilginç hisler yaşanır. Uğruna büyük mücadeleler verilerek elde edilen amaçların daha sonraki dönemlerde çok gülünç durduğu fark edilir. İnsanoğlu geriye doğru bakıp bebekliğinin, çocukluğunun, oyun çağının, okul hayatının, meslek hayatının her bir evresinden amaçladığı hedeflerini zihnen irdeleyebilir. Hepsine tatlı bir gülümseme ile bakar. “Ne kadar da çok önemsemişti! Ne de büyük anlam yüklemişti. Ama onların hepsi boş ve hayalden ibaretmiş, anlam yüklenecek şeyler değilmiş…” Esas anlam şu an önüne hedef olarak koyduğu şeydir. Ancak ne kadar ilginçtir ki tekrar tekrar yaşadığı hatayı yine tekrarlamaktadır. Şu anda çok önemsediği, büyük anlam yüklediği amaçlar da bir müddet sonra geçmişin çöplüğüne atılacak ve daha sonraki yıllar gülünecek hatta alay edilecektir. İnsanoğlu bu kısır döngüyü görmekten acizdir. Daha doğrusu bu kısır döngüyü görmek insanoğlunun işine gelmez.
Buradan nasıl bir sonuç çıkarabiliriz. Detaylı bir şekilde incelendiğinde hayatın, özünde hiç bir anlam taşımadığı gerçeği suratımıza şamar gibi vurulur. Hedef ve amaçlarımız ne kadar büyük, ne kadar yüce ve ne kadar kutsal olursa olsun insan, özündeki anlamsızlığı kapatmak için alınmış geçici tedbirlerden ibarettir. İnsan kendi varlığını sorgularken bu anlamsızlığı kısmen hissedebilir. Bu anlamsızlığı kısmen hisseden veya anlamsızlığın duygusal olarak yakınlarında dolaşan bir birey müthiş bir bunaltı içine düşer; çünkü hedeflerin veya amaçların hiçbir anlamı kalmamıştır. Anlamsız olan bir yaşamı devam ettirmenin ne anlamı vardır? Bu anlamsızlık insanda daha da büyük bir bunaltının oluşumuna neden olur. Kişi bu bunaltıyı hissettiğinde ego düzenekleri sayesinde bunaltının kaynağına inmek yerine farklı bir yerde anlam arar. İşte bu anlam arayışları klinik tablolar olarak karşımıza gelir. Hiçbir birey filozofik bir manada, Sokratik bir yaklaşımla sorgulama yaparak varoluşçuluğu irdelemez. Hayatın anlamını bu manada sorgulayanlar ancak filozoflardır. Ancak bazı bireyler sezgisel yolla, yaşadığı hadiselerin sebep-sonuç ilişkisindeki bağlantılarla bu anlamsızlığı derinden derine hissederler. Özellikle yaşamında anlam yüklediği amaçlara ulaşmış, yeni bir hedef geliştirme konusunda kısır kalmış bireylerde anlamsızlık hissi yoğundur. İşte bu durumda bunaltı çok fazladır.
Ekonomide arz-talep ilişkisinde piyasanın doygunluğunu belirten bir doyum noktası yani ‘işba’ noktası vardır. Doyum noktasının ötesinde piyasaya arz yaptığınızda fiyat büyük oranda düşer, arzı kıstığınızda ise fiyat yüksek oranda artar. Bu klasik arz talep kanunudur. Ruhsal yapımızdaki dürtülerin hedeflerine ulaşması da aynı mekanizmayla değerlendirilecek olursa hedeflerin bir bir elde edilmesi, dürtülerin kısa sürede amaçlara ulaşması bir müddet sonra bireyde doyum noktasını oluşturacak ve o noktadan itibaren sıkıntı başlayacaktır. Aç olan bir insana yemek sunduğunuzda bunu keyifle ve şükran hisleriyle yiyecektir. Doyduktan sonra bireye yeni bir porsiyon yemek yeme konusunda ısrarcı olduğunuz da bunu da yiyecektir. Üçüncü kez yeni bir porsiyonu önüne sunduğunuzda yemeyi reddedecektir. Ancak kişiye tehditle veya silah zoruyla yemek yedirmeye çalıştığınızda bu durumda korkuyla yemeği yiyecektir. Bunun üzerine tekrar yemek yemeye zorlarsanız sistem iflas edecek ve kişi kusacaktır. Bu doğal bir süreçtir. Burada ne olmaktadır? İnsan aynı insan, yemek aynı yemek olduğu halde tavırlar değişmektedir. Birinci porsiyon yemek hayat kurtarıcı iken ve keyifle yenirken son porsiyon yemek büyük bir zulümdür ve sonuçta kusmayla sonuçlanmaktadır. Birey doyum noktasını aşmış, aynı madde yoğun bir şekilde kişiye yedirilmeye çalışıldığında kişi kusmuştur. Bu durum cinsellikte, şöhrette, parada ve eğitimde de kendini gösterebilmektedir.
Yukarıda bahsetmiş olduğumuz faktörlere bağlı olarak, amaçlanan hedeflere yönelen bireyler bunları elde ettiklerinde, doyum noktasının ötesine geçtiklerinde hayat anlamsızlaşmaktadır. Bu anlamsızlık, kişide büyük bir bunaltı yaratmakta ve sıkıntı içine düşmektedir. Bu, insanın varoluşundaki temel noktaya ulaşmasıdır. Yani anlamsızlığı idrak ettiği noktadır. İşte bu noktaya ulaşmış birçok ünlü zenginin, şöhretin, bilim adamının ve filozofun trajik intihar hikâyeleri oldukça sık rastladığımız bir sonuçtur. İnsanoğlu medeniyeti oluştururken hep bir hedefler silsilesi geliştirmektedir. Hedeflere ulaşma sürecinde alınan keyif, kişiyi anlamsızlığa karşı korumaktadır. Bir hedefe doğru giderken bireyin hissettiği varoluşsal zevk, hedefin bittiği noktada anlamını yitirebilmektedir.
İnsanlık tarihi, derindeki insanoğlunun temel yazgısı olan hayatın anlamsızlığına karşı alınmış tedbirlerden ibarettir. Tarihsel süreç insanın anlamsız bir hayatı kapatmaya yönelik tedbirleri nasıl aldığını bize göstermektedir. Doğuştan itibaren farkında olmadan anne-baba ve kültür bireye hep anlam pompalamaktadır. Öyle bir medeniyet geliştirilmiştir ki; doğudan batıya kuzeyden güneye her toplumda birey, her yaş kesitinde hayata belirli anlamlar yükletilerek yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kişiler veya kurumlar şuursuz bir şekilde insanın anlamsızlık yazgısını örtmeye çalışmaktadır. Çünkü anlamsızlığı ruhumuzda hafiften de olsa hissettiğimizde dayanılmaz bir bunaltı ve acı yüreğimizi kavurmaktadır. İşte bu bunaltıdan kurtulmanın tek yolu hayata her an bir anlam yükleme gerekliliğidir. Hayatta sarıldığımız her şey bu anlamsızlığı kapatmaya yönelik alınmış tedbirlerden ibarettir.
Bir an oturup düşünün; bugün niçin yaşıyorum ve ne yapıyorum sorusunu araştırın. Kimimiz para kazanmaya, kimimiz eğitimimizi tamamlamaya, kimimiz bir sınavda başarılı olmaya, kimimiz karşı cinse aşkımızı kabul ettirmeye, kimimiz yeni bir makama atanmaya ve kimimiz de başkaları tarafından tanınmaya yönelmiştir. Bunlar, bizim hayata anlam yüklediğimiz hedeflerimizdir. Ve bunun için yüreğimizde büyük bir coşku ve istek bulunmaktadır. Bunları gerçekleştirdiğimiz zaman ne olacaktır? Bu hedefler tükendiğinde hayatın anlamı ortadan kalkacak mıdır? Mantıksal düşünce bunu gerektirir. Bugün için hayata yüklediğim anlam, amaca ulaştığımda ortadan kalkmaktadır. Hayat yeniden anlamsız hale gelmektedir. İşte bu nokta medeniyetin veya insanın ruhunun çatırdadığı noktadır. Medeniyetin çökmemesi ve insanın varlığını sürdürebilmesi için bireyin hayatına yeni anlamlar yüklenmeli, yeni bir koşu başlatılmalıdır. Bu sanki bir kölelik harekâtıdır: Anlamsızlık efendimizin korkuttuğu benliğimiz, anlamsızlığın korkunçluğundan kurtulmak için kendisine hep yeni hedefler oluşturmak zorundadır. Bu şekilde derin katmanlardaki bunaltıyı benlik düzeyine çıkarmamaya çalışmaktadır. Hayata anlam yükleyen birey, anlamını gerçekleştirme sürecinde bir takım engellerle, bir takım problemlerle karşılaşır. Bunlar benlik düzeyinde hissedilen bunaltı ve sıkıntıya neden olur. Anlamsızlık bunaltısı karşısında hissedilen bu bunaltılar terazinin kefesinde fazla bir yer tutmamaktadır.
Birey, hedeflerinin bittiği ve tükendiği noktada hayatının anlamsız bir halde çoraklaştığını fark eder. Bu anlamsızlığı ortadan kaldırmanın diğer bir yolu, var olmayı hissetmektir. Hissedilen bunaltı, var oluşunun bir delili, bir karinesi olarak ele alınabilir. Bu durumda anlamsızlık karşısında hissedilen bunaltı; yokluğa ve hiçliğe karşı var olduğuna, varlığının devam ettiğine dair bir delil olarak hep yanı başında tutulur. Bu tip bireylerin yaşamları, hissettikleri bu yoğun anksiyeteye yani bunaltıya bağlıdır. Bu bireylerin bunaltılarını kaldırmaya yönelik alacağınız tedbirler onların yok oluşunu meydana getirir. Burada paradoks bir tablo vardır. Bu tip bir tabloyla karşımıza gelen hastalarımız, bunaltıyı önleyici bir takım medikal veya terapötik tedbirlere başvurduğumuzda büyük bir boşluk hissi oluştuğundan bahsetmektedirler. Bu boşluğun dayanılmaz bir şey olduğunu ifade ederler. Bu boşluk ölü gibi, taş gibi, cansız bir dal gibi bir hiçlik halidir. Bu hiçliktense bunaltı ile birlikte bir var oluşu hissetmek tercih edilen bir yönelim olmaktadır.
Hayatın anlamsızlığı sadece bireyin hedeflerinin bittiği veya bunları derinden sorguladığı durumlarda değil, ölüm hakikati ve gelecekle ilgili belirsizliği ile ilgili suallerle birlikte ele alınmalıdır. Aşağıda bahsedeceğimiz varoluşsal temel soruların açmazları, anlamsızlığı daha da kuvvetlendirmekte, kişinin bunaltısını daha da artırmaktadır. Bu durumda birey bu dünyada varlığını sürdürebilmek için her an anlam arayışını sürdürmek zorundadır. Etrafımızda veya kendimizde bu anlam arayışının yoğun telaşını her an gözlemleyebiliriz. Bunu test etmek çok kolaydır. Birey olarak hiç hareket etmeden, mümkün olduğu kadar düşünmeden sakin bir şekilde, hedefsiz bir şekilde kalalım. Bir müddet sonra içimize bir bunaltının çöktüğünü hissederiz. Bunu bir grupla beraber yaptığımızda, bu bunaltının daha da ağır olduğunu gözlemleriz. Çünkü yaşanılan her dakika anlamlandırılmalı, zaman içerisinde hedefler belirlenmelidir. Anlamsız, hedefsiz bir vakit kişiye büyük bir acı ve ızdırap verir. Her an, hayata otomatik olarak nasıl anlam yükleyip ardından bunun ne kadar anlamsız olduğunu fark etmek ilginçtir. Bir ömür boyu bu şekilde kendimizi aldatmak ve kandırmak ve hayatımıza hep yeni hedefler koyarak kör-topal varlığımızı sürdürmek zorundayız. Bu süreç ölene kadar da devam edecektir.

2- Geleceği Belirlemek Mümkün müdür?
Çevremizdeki herhangi bir insana: ‘Gelecekte ne yapacaksın, neler planlıyorsun?’ dediğimizde çoğundan çok açık ve net cevaplar alırız: “Bir saat sonra şunu yapacağım”, “Bir gün sonra şurada olacağım”, “Bir ay sonra şu hedefe ulaşacağım”, “Bir yıl sonra şunları halletmiş olacağım.” İnsanlar o kadar emin konuşurlar ki bir ömür boyu neler yapacaklarının plan ve programları zihinlerinde bellidir. Beş yıl sonra okul bitecek, on yıl sonra fabrika kurulacak, filan yaşa gelinince evlenilecek, filan senelerde çocuk sahibi olunacak, kışlık ve yazlık ev alınacak, yaşlılıkta şunlar şunlar yapılacak… Her şey güzel görünmektedir. Herkes mutludur ve herkesin geleceği garantidir.
Madalyonun bir yüzüne baktığımızda her şeyi planlı programlı yapmak, geleceği belirlemek, adım adım bu geleceğe yürümek ve hedefleri tek tek gerçekleştirmek insanı rahatlatmaktadır. Belirsizliğe ve bilinmeyene karşı savaş açılmıştır. İnsanoğlu ilk günden beri belirsizlik ve bilinmezlik karşısında ürkmüş, korkmuş ve çaresizlik hissetmiştir. Bu belirsizlik karşısında hissedilen duygu, bilimi doğurmuştur. Bilim, belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışmış ve geleceği tasarımlamaya gayret etmiştir. Geçmiş çağlarda belirsizlik karşısında hissedilen korku ve panik insanları bir takım inançlara sürüklemiş, felaketlerin önüne geçebilmek ve gelecekle ilgi tasarımların bloke edilmesini önlemek için bir takım kutsal güçlere karşı ibadet edilmiştir. Belirsizliği oluşturan bir nehirse nehre tapınılmış, bir dağ ise dağa tapınılmış; bu belirsizlik kaynağı bir orman ise bu kez de ormana tapınılmıştır. Medeniyet geliştikçe, sebep-sonuç ilişkileri ortaya kondukça ve insanoğlunun madde üzerindeki hâkimiyeti güçlendikçe, belirsizlik ve bilinmezlik ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bilim ne kadar gelişmişse belirsizlik ve bilinmeyen de o kadar azalmıştır. İnsanoğlu da bu durumda daha da rahata kavuşmuş, geleceğini garanti altına almıştır. Geleceği bilmek ve belirsizliği ortadan kaldırmak insanoğlunun hedeflerinin en büyüklerinden biridir. Falcılık, astroloji veya rüya incelemeleri bunun için getirilen çözüm yollarıdır. Modern çağda bunun yerini bir takım bilimsel yöntemler almıştır. Emeklilik, sigorta, kasko, sağlık taramaları ve güvenlik arayışları hep bu belirsizliği ve bilinmezliği ortadan kaldırmak için medeniyetin getirdiği yeni tedbirlerdir.
Madalyonun bir yüzünde geleceği bilmenin ve belirlemenin rehaveti ve rahatlığı vardır. Her birimiz geleceğimizden emin ve huzurlu bir şekilde işlerimizi yapar, yatağımıza yatar ve uyuruz. Madalyonun öbür yüzüne bakacak olursak burası, bir saniye veya bir dakika sonraki, bir saat, bir gün ya da bir yıl sonraki geleceğimizdir. Her birimiz yatağımıza yatıp seksenli yaşlara kadar yaşayacağımızın garantisi ve duyumu içinde tüm plan ve projelerimizi bu bağlamda hazırlarken mutluyuzdur. Ancak çocuk, genç veya olgunluk dönemlerimizde madalyonun öbür yüzünde bilmediğimiz çok farklı şeyler vardır. O anda vücudumuzda bir kanser hücresi aktif hale geçmiş, bir yıl sonra ölümümüzü gerçekleştirmek için faaliyete başlamış olabilir. O anda vücudumuzun herhangi bir bölgesinde oluşmuş olan bir pıhtı, kalp damarlarımızı tıkayarak bizi ölüme götürebilir. Veya beyin damarlarından birini tıkayarak bizi kör, sağır veya felçli bırakabilir. O an, gündüz iş yoğunluğu nedeniyle bulaştırdığımız bir mikro-organizma tehlikeli bir şekilde vücudumuzda çoğalıyor olabilir. O an, yanı başımızda yatan eşimizin haince planlarının uykumuzun ortasında faaliyete geçtiği andır. O an, bir başka şehirde bulunan çocuğumuzun bir trafik kazası geçirdiği andır. O an, bir başka mekânda çok sevdiğimiz aile fertlerinden birinin ölüm anıdır. O an, prizlerdeki bir kontak sonucu başlayacak ve tüm binayı ateş yumağına dönüştürecek yangının başlangıç anıdır. O an, karşı binada silahını temizlemekte olan bir subayın yanlışlıkla ateşlediği silahından çıkan kurşunun bizim odamıza girip beynimizi parçaladığı andır. O an, yer kabuğu altında hareketlenmenin başlayıp sekiz şiddetindeki depremin binayı yerle bir edeceği andır. O an, tepemizden geçen uçağın motorlarının patlayıp binamızın üstüne düşeceği andır. O an, ülkemizin düşman ülkeyle savaş kararı alıp işgale uğradığı andır. Velhasıl bunlar bilinmezlikle dolu, bir saniye sonra olacak olanlardır. Hiç birimiz bunları bilmiyoruz. Bunları bilmek de mümkün değildir.
Teknolojinin getirmiş olduğu bilinmezi bilinir kılma, geleceği kontrol altına alma, aynı oranda tehlikeyi, bilinmezliği ve belirsizliği artırmaktadır. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz örnekler ve bunun milyonlarcası her an başımıza gelebilir. Dahası bunların hepsi şu an milyonlarca insanın başına gelmektedir. Gerçek hangisidir; madalyonun birinci yüzü mü ikinci yüzü mü? Gerçek, madalyonun ikinci yüzündeki yazgımızdır. Geleceği bilmemiz ve belirlememiz bu manada mümkün değildir. Gelecekle ilgili bu bilinmezlik ve belirsizlik insanın ruh dünyasında müthiş bir belirsizliğe ve bunaltıya neden olmaktadır. Bir dakika sonra kalp krizi geçireceğini, çocuğunu kaybedeceğini veya varlığını yitirebileceğini bilen hangi insan basit hesapların ve planların peşine düşer! İşte bu belirsizlik ve bilinmezlik karşısında ürken insan, bu belirsizlikle savaşır ve bilinmezliği bilinir hale getirmeye ve de geleceğini kontrol altına almaya çalışır. Hayatını belirleyen girdilerin ne kadarını kontrol altına alabilirse o kadar rahatlamaktadır. Bu durumda bilinmezliğin ve belirsizliğin alanı daralmış, bilinmezlik ve belirsizlik bilinen ve belirli bir hale dönüştürülmüştür. İnsanoğlu geleceğin belirsizliğini kabullenmektense bir takım zihinsel tasarımlarla ve maddeyi kontrol ederek, geleceği hep belirli hale dönüştürmeye çalışmaktadır. Başka türlü de yapması mümkün değildir.
İnsan ne zaman geleceği bilinir hale getirip belirlediğine inansa, karşısına yaşadığı bir travma geldiğinde şaşkına düşecek ve korunma kalkanının o kadar da güçlü olmadığını ve tamamen sanal bir programdan ibaret olduğunu fark edecektir. Böyle bir duyguya kapılmasına ölümcül bir hastalığa yakalanma haberi, feci bir trafik kazası, bir deprem veya sel felaketi neden olabilir. Bu durumda birey gerçekle yüz yüze kalmıştır. Yani hayatın belirsizliğini ve bilinmezliğini yakından idrak etmiştir. Bu, kişide çaresizlik hissi doğurur. Bu his de bunaltı yaratır. Birey tekrardan, belirsizliği ortadan kaldıracak yeni çalışmalar üretirse bu sıkıntılı dönemini atlatabilir. Belirsizlik duygusu bir kez yaşandığında geleceğe olan kuşku derinleşebilir. Bu durumu klinik tablolarda çok net görebilmekteyiz. Kanser hastalığına yakalanan bir hastanın, oto parkta arabası çalınan birinin, evine hırsız giren bir kişinin veya cinsel arzu ve istekle partnerine yaklaştığında ereksiyon problemi yaşayan bir kimsenin hissettiği şey, güven bunalımı ve geleceğe olan kuşkudur. Yani gelecek belirsizliğe ve bilinmezliğe gebedir. Bu şekilde düşünmek de yaşamak da mümkün değildir. Kişi kendini korumak için abartılı bir şekilde korunma tedbirlerine başvurabilir, korunma kalkanını sağlamlaştırabilir.

3- Ölümden Başka Bir Hakikat Var mı?
Kendimize veya yanı başımızdakine gelecekle ilgili sorular sorduğumuzda birçok cevap alırız; gelecekle ilgili beklentilerimiz, yapacaklarımız, garantide olanlar vb. düşüncelerimizi mutlak olarak gerçekleştirmiş gibi hisseder ve algılarız: Önümüzde duran yemeği biraz sonra yiyeceğizdir. Biraz sonra kalkıp uyumak için yatağa gideceğiz, sabah kalkıp işimize, hafta sonu yazlığımıza gideceğiz. Bu yıl tatilimizi deniz sahilinde geçireceğiz. Çocuklarımızı önümüzdeki yıl yeni bir koleje vereceğiz vs. Bunlar o kadar gerçek ki olmaması mümkün değildir. Bunların hepsi, gerçekleşecek olan mutlak gerçeklerdir. Aklımıza her şey, ama her şey gelir, tek bir şey gelmez: Öleceğimiz. Gelecekle ilgili tek bir gerçek vardır: Gelecekte mutlaka öleceğiz. Gelecekle ilgili her şeyden bahsederiz, her şeyi netleştirmeye çalışırız. Ama öleceğimizden hiç bahsetmeyiz. Bu, paradoksal bir durumdur ve ‘bilinen tek gerçeği inkâr edip belirsiz olan bir takım varsayımları gerçekmiş gibi kabul etmek’tir.
Ölüm, doğan bir insanın yaşayacağı kesin olan tek gerçektir. Bilinen tek gerçektir. ‘Şu anda gelecekle ilgili emin olduğunuz hangi gerçek var?’ diye sorulursa bunun cevabı çok basittir. Emin olduğumuz tek gerçek ölüm gerçeğidir. Ölmek, yani yok olmak, yani ortadan kalkmak. Yani toprağın içine gömülmek veya yakılmak; insanoğlunun canlı iken tasavvur edemeyeceği bir hakikattir. Ölümün gerçekliğini gerçekten hisseden bir insanın yaşamını sağlıklı bir şekilde devam ettirmesi hemen hemen imkânsızdır. Çünkü bu büyük bir bunaltı ve sıkıntı kaynağıdır. Hayatın anlamsızlığı ve belirsizliği karşısında zaten savaş vermekte olan bir bireyin, bunun üzerine ölüm gerçeğiyle de yüzleşmesi mümkün gözükmemektedir. Ölüm, anlam yüklediğimiz anlamların bittiği bir duraktır. Ölüm, belirsizliğin karşısında hissettiğimiz çaresizliği ortadan kaldırmak için aldığımız tedbirlerin tükendiği noktadır. Ölüm gerçektir ve hakikattir.
Ancak insanlık tarihine ve kültürlere baktığımızda insanoğlunu yaptığı tek şey bir ömür boyu ölümü inkâr etmektir. Her an ölümle iç içe olmamıza rağmen ölüm hep yok sayılır, yadsınır, inkâr edilir ya da kabul edilmez. Ölüm hep bizim dışımızdaki bir yerlerdedir. Ölüm bize asla gelmez. Ölümün bizle işi yoktur. Bu duyguları derinden hissederiz. İnsanlar yaşadıkları süreçlerde zaman zaman ölüm hakikatiyle karşılaşırlar. Bu durumdaki insanlar mekanik davranış sergilerler. Medeniyetin kendilerine öğretmiş olduğu ölümü yadsıma düzeneklerini toplumsal olarak yaşarlar ve uygularlar. Ölümle ilgili tüm ritüeller ve toplumsal kurallar ölümü yadsıma üzerine oturtulmuştur. Hergün yanı başımızda ölüm veya ölümler akıp gider. Hiç birimiz bu ölüm hakikatini görmek ve kabullenmek istemeyiz.
Günün birinde ölüm tüm çıplaklığı ve gerçekliği ile karşımıza çıkabilir. Bu bir hastalık, bu bir kaza veya çok yakınımızın ölümü şeklinde olabilir. Bu durumda ölüm hakikatinin yanına yaklaşmışızdır. Hayatın anlamsızlığı ve belirsizliği, derinden idrak edilmiş ve insanoğlunun acziyeti doruk noktasına ulaşmıştır. Ölüm hakikatiyle bu manada burun buruna gelen ve bu noktada yadsıma reaksiyonlarının işe yaramadığını fark eden birey hakikatle yüzleşmek zorundadır. Ölüm onun tek gerçeğidir. Ölüm her an kapının eşiğindedir. O halde yaşamın anlamı nedir? Bu kadar hırsın, öfkenin, kızgınlığın, dürtünün anlamı nedir? Bu sorgulamalar insanı tekrardan bir açmaza düşürür. Açmaz içinde açmazlar oluşturur. Bunaltı şiddetlenir, huzursuzluk artar. Kişi burada kısır bir döngüyü tekrar oluşturabilir. Ölüme karşı hissettiği çaresizlik karşısında bunaltı ve anksiyeteyi kalkan olarak ortaya koyabilir. Eğer bunaltı hissediyorsa ölüm hala ortalıkta yok demektir. O halde bunaltı hissedilmeye devam edilmelidir. Bunaltı ölümü öldüren şeydir, bunaltı varlığın ve canlılığın alametidir. İnsanın en büyük cehennemi hiçlik ve yokluktur; yani olmamaktır, var olmanın tersidir, var olamamaktır. Varlığı hissetmenin bedeli bunaltı ise bu kabul edilir. Birey ya sanal bir dünya da yaşayacak, ölümü son ana kadar yadsıyacak, kurgusal bir zeminde varlığını devam ettirecektir. Ya da ölümle yüzleşecek ve varoluşunu bir başka bağlamda değerlendirecektir.

4- Hayatın Sorumluluğu Kime Aittir?
Kendimize veya civarımızdakilere, ‘şu anda bulunduğun konumdan memnun musun veya daha iyi şartlara sahip olmayı arzu eder miydin?’ diye soralım. Bu durumda çoğu insan mevcut durumundan şikâyet etmekte; mevcut durumundan memnun olanlar da daha iyi ve kaliteli bir yaşam umut etmektedir. ‘Peki, niçin bu yaşama ulaşamadınız?’ dediğimizde cevaplar çok ilginçtir. Arzuladığı noktada olmayan veya daha iyi bir noktaya ulaşamayan bireylerin çoğunluğu bu durumda bulunmalarının nedenlerini bir takım faktörlere bağlamaktadırlar. Bu faktörler kendilerinin dışındaki, dış dünyaya ait nedenlerdir. Kimilerine göre bu kötü durumdan anne-babaları sorumludur. Kimilerine göre toplum, kimilerine göre devlet, kimilerine göre ülke, kimilerine göre de coğrafi bölge sorumludur. Kimileri ise yanlış zaman diliminde, yanlış yerde doğmuşlardır. Yani bulundukları konumda olmalarının nedeni, gerekçesi ya da sorumluluğu kendilerine ait değilmiş gibi algılanmaktadır. Sorumluluk dış dünyaya aittir. Dış dünya onlara engel olmuştur. İsteklerine ulaşamamalarının nedeni dış dünyadır, kendilerini anlamayan da dış dünyadır.
İnsan, bulunduğu mevcut konumundaki zayıflıklarından kendini sorumlu tutmaz; suçlu kendisi değildir. Suçlu dış dünyadaki bir takım faktörlerdir. Bunun adı farklı olabilir ama kesinlikle kendisi suçlu ve sorumlu değildir. Bu sorumluluk duygusu anne-babadan başlayan bir yapıyla Tanrının çizdiği kadere kadar geniş bir yelpazede ifade edilebilmektedir. Bu şekilde kişi rahatlamakta, vicdanen arınmakta ve sorumluluğu başka tarafa atmaktadır. Yine bu madalyonun bir yüzüdür. Bu şahsı dinleyip gerekçelerini algıladığınızda mantıksal bir kurgunun çok güzel işletildiğini görürüz; kişi gerçekten haklıdır, suçlu ve sorumlu o değildir.
Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda tablo çok farklı gözükmektedir. Kimliğin ve kişiliğin oluşum evrelerinde de üzerinde durduğumuz gibi insanoğlunun insan olma vasfı, onun irade kavramını oluşturmasıyla ortaya çıkmaktadır. İrade, insanı insan yapan temel zihinsel faaliyetimizdir. İrade, alternatifler arasında tercih yapma güç ve iktidarıdır. Bu seçmeyi beceren canlı, insan olmuştur. Bir yaşından sonra başlayan bu süreç, iradenin kullanılmasını bize gösterir. İrade elimizde bir alet gibidir. İrademiz sayesinde zihinsel yapımızla dünyayı anlamlandırmaya ve tercihlerin nasıl kullanılabileceğini öğrenmeye çalışmaktayız. Almak-almamak, yapmak-yapmamak, gitmek-gitmemek bunların hepsi irademizin kararları doğrultusunda ortaya çıkan yaratıcı eylemlerimizdir. Bu durumda bir yaşından itibaren eylemlerimizin yaratıcı tek bir gücü vardır: İnsanoğlunun kendi iradesi. Fiziksel kapasitemiz, fiziksel sınırlarımız ve realitenin ölçüleri içinde tercih yapabilme güç ve iktidarı, ölene kadar bizimle beraber sürecektir. Ergenlik dönemine kadar iradenin nasıl kullanılacağını öğrenen bir birey, ergenlikle beraber hayatına gerçek manada yön verebilecek bir kapasiteye ulaşmıştır. Yani eyleminin ne anlama geldiğini bilebilecek sorumluluk gücündedir. Yani ‘fârik’ ve ‘mümeyyiz’ olmuştur. Sanki bu, bir otomobilin nasıl kullanılacağını öğrenmek gibidir. Bir yaşından ergenliğe kadar bir otomobilin nasıl kullanılacağını, trafiğe kapalı bir alanda öğrenen birey, ergenlikle birlikte bu araçla yola koyulmaktadır. Bu andan itibaren nereye gideceğini, nasıl gideceğini, hangi süratle gideceğini ve hangi yolları tercih edeceğini kendi belirlemektedir. Aracının sürücüsü kendisidir.
Her insan kendi bedenini kullanan bir sürücü gibidir. Bu sürücü bu bedeni istediği gibi kullanabilir. Üzerinde mutlak bir tasarruf gücü vardır. O bedeni canlı da tutabilir, öldürebilir de. Bedenini istediği yöne kanalize edebilir. İstediği hedeflere yöneltebilir. Bu duygu, aslında küçük bir Tanrılık duygusudur: Her şeyi siz belirliyorsunuz, her şeyi siz şekillendiriyorsunuz. İnsan her an milyonlarca alternatif yolun kavşağındadır. Her an bu yollardan birisini tercih edebilme kudretine sahiptir. Böyle bir kudreti kullanabilmek güçlü bir benliğe ve güçlü bir iradeye sahip olmayı gerektirir. Aksi durumda kişi kaosa, bilinmezliğe ve korkuya kapılacaktır. Nereye gideceğini, nasıl gideceğini bilmeyen bir sürücü gibidir. Hele hele kendi iradesiyle yöneldiği bir takım tercihlerinden sonra yaşadığı başarısızlıklar olumsuzluklar veya felaketler kişiyi korkutmuştur. Böyle bir yetisinin rastgele kullanımı çok ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Bunun acısını hem kendi yaşamakta hem de bu acının olumsuz sonuçları nedeniyle çevresi tarafından yargılanmaktadır. Kişi böyle bir tercihi karşısında gerçeği kabul etmek yerine iki tür yönelim sergilemektedir. Bunlardan birincisi iradî kararının veya tercihinin kendine ait olmadığı iddiasıdır. Onu zorlamışlar, onu buna mecbur bırakmışlardır. O istemeyerek veya bilmeyerek bu yöne yönelmiştir. Sonuçta ortaya çıkan olumsuzluklardan o sorumlu değildir. Böyle bir birey, sürekli etrafı suçlayan, kendi yaptığı eylemlerden ve kendi bulunduğu konumdan hep başkalarını sorumlu tutan ve iç görüsü olmayan bir birey olacaktır.
İkinci davranış şekli ise daha tehlikesizdir. Burada birey şoför rolünden vazgeçmektedir. İradesini başka iradelere emanet vermekte veya ipotek ettirmektedir. Hayatın her anında binlerce alternatif yolu olan kavşaklarda karar vermek çok zordur. Karar ve yönelimlerin sonucunda çok ciddi badireler karşısına çıkabilmekte ve felaketler yaşanabilmektedir. Bu durumda böyle bir tercih yaptığı için kendi benlik parçası kendisini yargılamakta ve dış dünya tarafından da yargılanmaktadır. Bu durumdan kurtulmanın toptan yolu kendi iradesini bir başka iradeye teslim etmektir. Yani kendi adına karar verebilecek yetkin mercilerden kendi adına karar vermesini istemektir. Bu, çoğu zaman bireyin ebeveyni olduğu gibi ebeveyni olmadığı veya yok olduğu dönemlerde çok çeşitli mecralara yönelebilmektedir.
Birey, özerkliğini ve bağımsızlığını kullanmaktansa kendi irade gücünü bir başka güç ve otoriteye teslim etmeyi yeğlemektedir. Bu, yaşadığı mekândaki ebeveyni olabileceği gibi bir ağabey, abla, öğretmen, imam, doktor, yaşlı bir insan olabilir. Daha da ötesi somut irade tesliminden soyut irade teslimine gidebilir. Hayatı kendisine rahatlatacak olan ve sorumluluğu üzerinden alacak olan bir takım ideolojik yapılanmaların içine girebilir. Toptan bir ideolojiyi sahiplenerek, özerk düşünen iradesini ortadan kaldırıp o ideolojinin körü körüne peşine düşebilir. Artık kendi adına kendi karar vermemekte, hayatının akışını örgüt lideri, parti lideri veya siyasi organizasyon lideri belirlemektedir. İşin içine kutsallık girdiğinde bu iradeye ipotek koyma ve iradeyi teslim etme arzusu inançlarla birleşerek bir cemaate mensup olma veya bir tarikat şeyhine bağlanma şeklinde tezahür edebilmektedir. Artık sorumluluk kendisine ait değildir. Hayatında vereceği her türlü kararı örgüt liderine, parti başkanına, kulüp yöneticisine, tarikat şeyhine veya cemaat liderine sorarak belirleyecektir. Sonuçlardan artık o sorumlu değildir. Vicdanen rahattır. Olumsuz sonuçlarla karşılaşması durumunda da bir hikmet arayışına gidilecektir.
Gerçek ise tamamen farklıdır, gerçekte sorumluluk bireye aittir. Bulunduğu konumundan, sadece bireyin kendisi sorumludur. Herkes kaderini kendisi yazmaktadır. Herkes geldiği noktaya bireysel tercihleriyle gelmiştir. Bazı bireyler iradelerini başkalarına emanet ederek var olurlar. Emanet ettikleri insanlar onları olumsuz noktalara götürmüşlerse bunun suçlusu onları o noktaya götürenler değildir. Suç veya sorumluluk, iradesini onlara teslim eden bireydedir. Bu gerçeği gören ve irade gücünü fark eden birey, ‘yaptıklarımla ve yapmadıklarımla tüm sorumluluk bana aittir’ diyebilen bir bireydir. Böyle bir duruş ve hissediş ancak güçlü bir benlikle mümkündür. Kişi, özerk bir birey haline gelmediği, iradesini serbestçe kullanabilir hale gelmediği müddetçe onu başkalarına emanet edecektir. Bu da kişiyi kaygıdan ve bunaltıdan geçici olarak koruyacaktır. Çünkü sorumluluk ona ait değildir!

5- Hayatta Yalnız mıyız?
İnsanoğlu doğduğu anda göbek kordonuyla annesine bağlıyken; doğumdan hemen sonra göbek kordonu kesilerek annesinden ayrılır. İşte yalnızlığın hikâyesinin başladığı an! Kişi bir ömür boyu yalnız başına bir yolcuğa çıkmıştır. Bilmediği bir zamanda, bilmediği bir mekânda ölümle kucaklaşana kadar yalnız seyahat edecektir. Zihni kendine özgü yapılanmış olan birey, zihinsel yaşantılarını kendi yaşayacaktır. Kendi dünyasında sübjektif algılarıyla kendi duygulanımını gerçekleştirecektir. Her birey iç dünyasında nesne tasarımlarını kendine göre şekillendirecektir. Dünyayı algılamak istediği gibi algılayacaktır. Her algımızın yanı başında bize bir duygu eşlik edecektir. Bu duygu hüzünle mutluluk arasındaki bir sarkaçta gidip gelecektir. Dış dünyada yaşadığımız olaylar ve etkiler ruhumuzda duygusal bir yansıma bulacaktır. Muhtemelen insanoğlunun yaratılışındaki yalnız olamama duygusu veya genetik açılımı, insanı hep birileriyle birlikte yaşamaya sürüklemiştir. ‘Yalnızlık Allah mahsustur’ özdeyişindeki gerçek de herhalde buraya gönderme yapmaktadır. Yalnızlık ürkütücü bir şeydir. Yalnızlık çaresizliktir. Yalnızlık belirsizliktir, yalnızlık kaostur.
Çocuğun gelişim evrelerine baktığımızda, ilk bir yaşında nesnelerin dans ettiği kaotik ortamda bunları düzenli hale getiren, korkulur olmaktan çıkaran, onları bir anlam sırasına sokan bir bakıcı mevcuttu. Genellikle anne olan bu bakıcı bizi cehennemden çıkarmış, anne kucağıyla bütünleştirerek ve kaynaştırarak bir cennete ulaştırmıştı. Bu birleşme arzusu, birileriyle bir olma isteği içimizde ömür boyu hep süregelecektir. Gerçeklik ise ayrı olmak, birey olmak ve özerk olmak zorunluluğudur. Annenin göğsünden inmek ve hayatın içine yürümek gerekmektedir. Birileriyle beraber olurken hayatın zenginliğini ve birey olmanın mutluluğunu kaçırıyor, anneden uzak olduğumuzda ise annenin cennetini terk ediyoruz. Bu zıt duygular, bu ambivalans bir ömür boyu ruhumuzda çeşitli nesnelerle olan ilişkilerde izdüşümlerini hep var ederek devam edecektir. Yalnızlıktan kaçıp anne kucağını arayacak, zaman zaman da özgür olmaya kanat açacağız. Üç yaşında kalabalık bir markette annesini kaybeden bir çocuğun o kalabalıklar içerisindeki yalnızlığı ve çaresizliği nasıl yüzünden okunuyor ve kalabalıklar derdine derman olamıyorsa, hepimiz de bunun izdüşümlerini bir ömür boyu yaşayacağız.
Yalnızlığı bir bağlamıyla bu şekilde ele alıp dinamik sürece gönderme yaparken diğer bağlamıyla duygusal yaşantımızın tekliğini ve biricikliğini ifade etmeye çalışacağım. Herkesin hayatı kendine hastır. Herkesin yaşantısı kendi içindedir. Herkesin hissettiği kendi malıdır. Kendi iç dünyamızdaki yaşantıları, hissedişleri bir başkasına tam manasıyla aktarmamız, anlatmamız mümkün değildir. Duygu imgeye dönüşürken ve imge de söze bürünürken orijinalinden çok şey kaybeder. Dahası sözü kavrayan karşı birey, kendi söz dağarcığıyla bilgiyi çaprazlar, sözleri kendi imgelerine çevirir. Kendi imgelerini kendi duyguları olarak anlamaya çalışır. Orijinal bir duygunun diğer bir kişi tarafından mutlak olarak anlaşılması mümkün değildir. Anlaşılamamasının yanında veya ötesinde bir başkasının duygusunu ondan almak, ona iştirak etmek ve onu değiştirmek, azaltmak veya artırmak mümkün değildir. Bütün bunlara ancak bireyin kendisi karar verip bunları yaşama geçirebilir. Dolayısıyla insanlar yalnız başına duygulanan ve yalnız başına yaşayan zavallı yaratıklardır. Bu yalnızlık duygusu, içimizdeki yaşadıklarımızı başka tarafa aktaramama, anlatamama, içimizdekileri başkalarıyla paylaşamama çaresizliği insanda müthiş bir bunaltı ve kaygı yaratır. İnsan bir ömür boyu bu yalnızlığını yaşayacaktır. Acılarını, çaresizliğini, bunaltısını, öfkesini, kızgınlığını, umutsuzluğunu mutlak manada sadece kendisi hissedecek ve yaşayacaktır. Karşı tarafın aynı şekilde bunları hissetmesi mümkün değildir. Hissettiği şeyleri karşı tarafın azaltması veya artırması mümkün değildir.
Yalnızlığını derinden idrak eden birey bu kaygıdan, bu bunaltıdan kurtulmak için, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi kendisini yalan bir dünyanın kollarına atacaktır. Hayatta yalnız olduğunu yadsıyacak, hep çevresinde eş-dost, arkadaş ve sevgililer oluşturacaktır. Tüm bu faaliyetler ve çalışmalar derindeki yalnızlığı kapatmaya yönelik alınan tedbirlerdir. Günün birinde yaşadığı bir travma karşısında, çok iyi tanıdığı çevresindeki insanların duygusal olarak kendinden ne kadar uzakta olduğunu gördüğünde gerçeği biraz daha yakından idrak edecektir. Acıyı gerçek manada o yaşamakta ve çaresizliği gerçek manada o hissetmektedir. Ve ölüm kapıya gelmiş, dayanmış, sadece onu beklemektedir. En yakın bildikleri dahi, onu ölüme uğurlamak için gelmişlerdir. Kimse onun yerine ölememektedir. Hayat boyu sınavlara kendi girmiştir. Kaygıyı kendi yaşamıştır. Başarısızlıkları kendi hissetmiştir. Hüsranları, hayal kırıklıkları ve acziyeti sadece kendisine aittir. Öyle duyguları vardır ki kendisine dahi itiraf edememektedir. Bu kadar yalnız ve çaresizdir. Gerçeğin bu tarafını görmektense düşünmeden, idrak etmeden, farkında olmadan birçok insanla iletişim içine girip zamanı alelacele doldurmuş, telaşı ön plana çıkarmıştır. İnsanoğlu kendi kendini böyle kandırmakta ve çılgınca dostluklar ve arkadaşlıklar kurmaya gayret etmektedir. Ancak hayatta yalnız olduğuna dair yalın gerçek çoğu yerde yüzüne tokat gibi vurmaktadır.

6- Sonuç
Yukarda bahsetmiş olduğumuz temel sualler insanoğlunun açmazlarıdır. Varoluşçu psikoterapi anlayışına göre bu ve benzeri suallere insanoğlunun cevap verememesi ve bu gerçeklerle karşı karşıya kalması onu bunaltmaktadır. Bu bunaltı ve kaygı çok değişik klinik tablolar altında karşımıza gelmektedir. Ölüm korkularının arkasında ölüm kaygılarını bulmak, duygu durum bozukluklarında varoluşsal bunaltıyı hissetmek mümkündür. Klinik tablolara baktığımızda, anksiyete bozukluklarında, somataform bozukluklarda, cinsel işlev bozukluklarında, yeme bozukluklarında ve diğer birçok klinik tabloda varoluşçu krizlerin izlerini görmek mümkündür. Çözüm nedir? Varoluşçu terapistlere göre kişi bu temel gerçeklerden kaçamaz. Yalancı ve kurgulanmış bir dünya yerine gerçeği kabul eden ve ruhuna sindiren bir oluşumu yaşamak zorundadır.
Elinde olmayan nedenlerle, kendine sorulmadan bu dünyada her birey var olmuş, varlığa fırlatılıp atılmıştır. Bu, varoluşun başlangıç hikâyesidir. Bilmediğimiz bir süreçte, belirsizlik içinde, anlamsız olan bir hayatta, yalnız başına, sorumluluğun bize ait olduğu ve ölüm gerçeğinin her an kapımızın önünde olduğu bir gerçeği yaşamak zorundayız. Bütün bu gerçekleri yürekten kabul eden, bunu ruhuna sindiren güçlü bir benlik yapısıyla bu dünyadaki bilemediğimiz yolculuğumuzu var olmak için geçirebiliriz. Hedeflerden değil süreçlerden oluşan bir anlayışı ruhumuza egemen kılabiliriz. Bu kubbede, yaşamımızı hiç ertelemeden bir hoş seda bırakmak zorundayız.
Vücudumuz ve ruhumuz bir enstrüman gibidir. Elimizde olmadan bu enstrüman ile beraber var olmuşuz. Yapmamız gereken şey kendimizi kandırmak değil bu enstrümanla en güzel besteyi çıkarmaya çalışmak, kendimiz için kendi bestemizi oluşturmaktır. Bu, yaşamı ertelemeden her an keyif veren bir varoluşun hikâyesidir. Bu enstrümanımızı en maksimal düzeyde, en güzel dizaynda, en güzel besteyi yorumlayacak şekilde kullanmalıyız. Süreci olabildiğince içten, kaliteli ve özellikle yaşamı ertelemeden yapmalıyız. Bu, varoluşsal psikoterapinin temel dinamiğidir. Gerçeklerden kaçarak hiçbir yere varamayız. Gerçekten var olmak istiyorsak gerçeklerle yüzleşmeli ve onlarla hesaplaşmalıyız. Bu güce erişmiş olan bireyler hayatta var olmayı anlamlandırmış, sorumluğunu üzerine almış, belirsizlik karşısında o anı ve süreci yaşamış, ölümü kabullenmiş, kendi bestesini kendisi için terennüm eden bir oluş içindedir. Bu da bireye mutlak hazzı, mutlak keyfi yaşatmaktadır. Var olmaktan daha güzel ne vardır!

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi