Archive for the ‘Psikoterapi’ Category

Psikolojik İlk Yardım

Salı, Mart 3rd, 2009

Herhangi bir kaza, ani hastalık veya afet durumunun kişilerin üzerinde yarattığı olumsuz etkileri en aza indirgemek ve onların güçlüklerle baş edebilme ve normal yaşamlarını sürdürülebilmelerini sağlamak için; bireylerin, ailelerin ve toplumun psikolojik ve sosyal anlamda güçlendirilmesini amaçlayan müdahalelerdir.

• Her şeyden önce empati kurun.
• Hasta/yaralıya kendinizi tanıtın ve ilk yardım uygulamaları için izin alın.
• Hasta/yaralı ile göz teması kurun ve yumuşak ve sıcak bir konuşma yapın.
• Hasta/yaralıya duygusal destek verin.
• Hasta/yaralıya önyargılı olmadan arkadaşça yaklaşın.
• Hasta/yaralıya dikkatli bir şekilde olayın ne olduğunu ve ne olacağını açıklayın.
• Ondan işbirliği desteği isteyin.
• Hasta/yaralıyı dinleyin ve sempatik olun.
• Eğer gerekliyse pratik bilgilerle yardım desteği verin.
• Hasta/yaralıya sağlık görevlileri olay yerine gelinceye kadar ağızdan yiyecek yada içecek vermeyin.

Holistik Tedavi

Cuma, Ocak 2nd, 2009

İçgörü Yönelimli ve Eğitime Dayalı Yoğunlaştırılmış Holistik Terapi

Gerçeği, duyabildiğimiz ve görebildiğimiz tüm unsurlarıyla anlatmaya bütünlük diyoruz. Bütünlük kavramını bütüncül sözcüğü niteler. Bütüncül sözcüğünün İngilizcesi holistic‘tir ve Türkçede holistik biçiminde okunur.

Evreni iç içe geçmiş katmanlardan oluşan bir modelle anlatan yaklaşıma holografik model diyoruz. Holografik bütüncül anlatım demektir ve bu anlamda bütüncül (holistic) kavramını temel alır. Bütün bilim alanlarında bütüncül yaklaşımlara duyulan ilgi artmaktadır. Bu ruh sağlığı alanı için de geçerlidir. İnsanı tek bir ekole göre ele alan yaklaşımlar birçok ruh sağlığı sorununun giderilmesinde başarısız kaldığı için terapide bütüncül yaklaşıma başvurularak, var olan ekollerin hasta için en fayda verici tekniklerinin bir arada kullanıldığı yaklaşımlar her geçen gün ağırlık kazanmaktadır. Yurtdışında bir kısım klinisyenler tedavilerin etkilerini artırabilmek için bir takım yöntemler uygulamaktadırlar. Bunlardan dikkati çeken birisi de yoğunlaştırılmış terapi çalışmalarıdır. Bu tip uygulama yapan klinisyenler az sayıda hastayla yoğun bir şekilde çalışarak daha kısa sürede belirli hedeflere ulaşmayı amaçlamaktadırlar. Bu uygulama genellikle ciddi bazı ruhsal rahatsızlıklarda tercih edilmektedir. Özellikle ağır kişilik bozukluklarında (narsistik  borderline) ağır nevrotik tablolarda ve cinsel sapmalarda uygulanmaya çalışılmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde bir psikoterapi kültürü bulunduğundan ve bu kültürün toplumsal bir kabulü oluştuğundan hasta hekim ilişkilerinde çok ciddi bir sorun yaşanmamaktadır. Terapiste müracaat eden hasta şuurlu, bilgili ve amaçlı olarak gelmektedir. Nereye geldiğini, niçin geldiğini ve başına neler geleceğini genel anlamda değerlendirebilecek durumdadır. Dolayısıyla psiko-terapötik bir sürecin uzun süreli ve zahmetli yolculuğunda etaplar sabırla beklenir ve süreç tamamlanılmaya çalışılır. Çeşitli nedenlerle inkıtaya uğrayan terapi süreçleri hiç bir zorluk çekilmeden bir başka hekimle, bir başka kurumla devam edebilir. Hekimler arasında bu bir sorun değildir. Terapide süreklilik devam etmektedir. Tedavide bir noktaya gelmiş olan hasta o noktadan alınarak bir başka hekimle bir başka noktaya ulaştırılabilir.

Gelişmekte olan veya az gelişmiş olan ülkelerde tablo bu şekilde değildir. Ülkemize baktığımızda terapi açısından içler acısı bir manzara mevcuttur. Psikoterapi, ülkemizde hem hekimler hem de hastalar tarafından bilinmeyen veya çok az bilinen bir süreçtir. Ruhsal hastalıklara psikiyatrisler müdahale eder. Psikiyatrist demek ülkemizde nahoş bir tabir olan deli doktoru demektir. Bu durum, gelişmişlik düzeyimizin ilkelliğini gösteren dolaylı bir göstergedir. Beynimiz vücudumuzun diğer organları gibi bir organdır. Midemiz, böbreğimiz, kalbimiz rahatsızlandığında bunu etrafımızdaki insanlarla rahatlıkla paylaşabilir hatta sekonder kazançlar da elde edebiliriz. Ama organlarımızdan birisi olan beynimiz rahatsızlandığında bu, toplumsal kültür bağlamında çok kötü bir şeydir. Bireye, aileye, sülaleye ar getirecek bir haldir. Böyle bir durum nedeniyle rahatlıkla bir hekime gidilemez. Ancak çok zorunlu duruma düşüldüğünde, mecburiyetler halinde böyle bir yardım talep edilir. Bu durum da genellikle akıl hastalıklarının oluştuğu veya ağır duygu durum bozukluklarında söz konusudur. Onun dışındaki yüzlerce klinik tablo kaderine terk edilir. Bireyler problemlerini ve sıkıntılarını geleneksel bir takım yöntemlerle halletmeye çalışırlar. Toplum nezdinde ‘deli doktoruna giden deli’ damgası yemektense üfürükçüye, muskacıya, medyuma, mezar ziyaretine, kurşun dökmeye, nazar savuşturmaya yönelmek daha tercihe şayandır. Kimse bu tip eylemlerden dolayı bireyi kınamaz ve yargılamaz. Aynı birey sorunlarını halletmek için bir psikiyatriste müracaat etse diğer toplum üyeleri, onu bir nevi dışlayarak ona tuhaf tuhaf bakarlar. Psikoterapi Cinsel Terapi Hipno Terapi Vaginismus ve Erken Boşalma Tedavisi.

Böyle bir toplumsal yapı içinde ülkemizin psikiyatristi, ilaç tedavisinin ötesinde bir psikoterapi yapmak ve uygulamak isteyebilmektedir. Bu nasıl mümkün olacaktır? Toplum böyle bir şeye hazır mıdır? Gördüğümüz kadarıyla ülkenin içindeki gelişmişlik düzeyinin ve entelektüel düzeyin farklılığına göre talep değişmektedir. Batı standartlarını yakalamış, entelektüel bir seviyeye ulaşmış belirli bölgelerde ve bireylerde böyle bir hizmete yönelik bilinçli bir talep ortaya çıkmaktadır. Bir grup insanda da ne olduğunu anlamadığı böyle bir süreci öykünme yoluyla, kitle iletişim araçlarının etkisiyle talep etmektedir. Bu grupta ise bu işin nasıl olacağı ile ilgili bilgi yetersizliği vardır. Hekim denen şahıs ya ameliyat eder ya da reçete yazarak sihirli ilaçlarıyla hastaları tedavi eder. Psikoterapi denen ve konuşarak sürdürülen bir tedavi şekli nasıl mümkün olabilmektedir! Onlar çevredekilerle sabahtan akşama kadar konuşmakta ve hiçbir fayda görmemektedir. Hekim ne yapacaktır da hasta fayda görecektir? Nasihat dersen, herkesin yaptığı budur. Telkin dersen, zaten onu bilmektedir. ‘Kafana takma’ yaklaşım tarzı ise hiçbir şeyi çözmemektedir. Böyle bir tablo içinde hekime gelen Türk insanı hekimden radikal çözüm beklemektedir.

Klinik uygulamalarımın sonucunda geçiş dönemindeki Türk toplumunun kültür yapısına uygun ve onların ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir tedavi programı yapılandırmaya çalıştım. Toplum belirli bir entelektüel seviyeye ulaşıncaya kadar, bu geçici dönemde bu tedavi programının işe yarayacağını gördüm. Bu tedavi programının özü Türk insanının temel beklentilerine cevap vermeye yöneliktir. İnsanımız kısa sürede bir takım değişimler beklemekte, ücretini ödediği tedavi programının işe yaradığına ve yarayabileceğine kısa sürede inanmak istemektedir. Beklemeye tahammülü yoktur. Uzun süreli haftalık görüşmelerle seyreden psikoterapi çalışmalarında ülkemizde ilk üç ayda tedaviyi terk etme oranı yüzde seksenleri aşmaktadır. Gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde onon beş seviyesindedir. Hasta doğru yerde olduğundan, doğru şeyi yaptığından ve hastalığının orada düzeleceğinden emin olmak istemektedir. Bu da onun en doğal hakkıdır. Yoğunlaştırılmış bir terapi sürecinde bu taleplerinin gerçekleştirilebileceği gösterilir ve buna inandırılırsa, tedaviye olan inanç artmakta, tedavi işbirliği devam etmekte ve tedaviyi terk etme oranı çok azalmaktadır.

Hücum tedavisi ismini verdiğimiz yapılandırılmış bir programı uzun yıllardır uygulamaya koyduk. Bu programda her bir seansta yapılacak olanlar standardize edildi. Bu programda derin hayat hikâyesini dinlemek, formülasyon oluşturmak, ruhsal ve cinsel bilgilendirme yapmaktedavi yöntemi ve stratejileri öğretmek ve öğrenilen tedavi stratejilerinin uygulamaya geçirilmesi esastır. Hücum tedavisi bittiğinde hastanın zihninde her şey berraklaşmıştı. Belirsizlikten ve bilinmezlikten kaynaklanan yoğun kaygı, her şeyin netleştiği bir şablonda en asgariye indirilmişti. Bu durumda, hücum tedavisi sonucunda hastalar doğru yerde olduklarından, doğru şeyi yaptıklarından ve sonuca ulaşacaklarından emin olmaktadırlar. Özellikle anksiyete  bozuklukları ve kişilik bozuklukları grubunda aldığımız hastalarımızda tedaviyi terk oranı yüzde beş ila on arasında olmuştur.

Hücum tedavisinin hemen ardından hastalarımıza bir idame tedavisi öngörmekteyiz. Klinik tablonun şiddet derecesine göre haftalık görüşmelerin sıklığı belirlenmekte, iyileşme belirtileri çoğaldıkça görüşme sıklığı azaltılmaktadır. Esas hedefin altı ay sonunda hastalığı tamamen ortadan kaldırmak olduğu vurgulanmaktadır. Bazı klinik tablolarda tedavi üç ay gibi bir sürede biterken, bazı klinik tablolarda yıllara varan bir süreç işlemektedir. Altı aylık tedavi programını başarıyla bitiren hastalarımızdan iki yıl süreyle zaman zaman bizimle irtibata geçmeleri istenmekte ve iletişim kurulmaktadır. Bu şekilde verilen tedavinin kalıcılığının sürekli olup olmadığı incelenmektedir.

Bu hücum tedavisi içinde uyguladığımız ana psiko-terapötik yaklaşım, bütüncül psikoterapinin uygulanması şeklinde olmaktadır. Hücum tedavisi süreçlerinde, tedavi süreçlerinin etkinliğini göstermek ve kişideki değişimi belirleyebilmek için tüm tedavi süreçleri video kayıt sistemiyle sürdürülmektedir. Bu kayıtlar hastalarımıza belirli zaman diliminde seyrettirilerek kendi yapıları ile ilgili iç görü kazanmalarında büyük yarar sağlamaktadır. Böyle bir tedavi programı iç görü yönelimli ve eğitime dayalı olduğu için belirli bir eğitim seviyesi gerektirmektedir. Bizim uygulamalarımızda hücum tedavisini bitiren hastalarımız hemen grup tedavilerine alınmakta, bireysel beceriler ilk sosyal laboratuar olan grupta hayata geçirilmektedir .

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Ruhsal Olgunlaşma Süreci: Hasetten Şükrana

Cuma, Ocak 2nd, 2009

İnsanın biyolojik ve zihinsel yapısı epigenetik bir açılımla bir süreci takip etmektedir. Bu süreç hem biyolojik manada hem de zihinsel anlamda ilkellikten daha gelişmiş bir düzeye sürüp gitmektedir. Basit olan gittikçe karmaşıklaşmakta ve kompleks yapılar oluşmaktadır. Ruhsal aygıtın oluşmasında da bu sürecin gelişimini adım adım izlemeye çalıştık. Yapının ana parçalarının tamamlanmasıyla birlikte entegre olmuş bir ruhsal sistem devreye girmektedir. Bunu fabrikada parçaları birleştirilmiş bir otomobile benzetebiliriz. Otomobil üretim bandından çıkıp trafiğe girme aşamasına gelmiştir. Trafikte bu aracın ne amaçla ne şeklide kullanılacağını bu aracı kullanan sürücü belirleyecektir. Sürücü bu güzel aracı güzel ve olumlu yerlere götürebileceği gibi kötü ve olumsuz yerlere de götürebilir. Sürücünün ruhsal yapısı, gelişmişlik düzeyi, eğitimi bunu belirleyen etken olacaktır. Böyle bir bağlamda biyolojik ve zihinsel gelişimimizin tam olduğunu varsayarsak bu yapıda olan birisi dünyaya nasıl bakacaktır. Dünyaya bakış tarzı, dünyayla ilişkisi ahlâki anlamda ya ilkel bir seviyede olacak ya da olgun bir özellik arzedecektir. İnsan ilişkilerinde etik olarak en ilkel tavır haset duygusudur. En olgun tavır ise şükran duygusudur. Bu duyguların nasıl geliştiği ve nasıl oluştuğu ve nasıl evrimleştiğini aşağıda belirtmek istiyorum.

1. Haset
İnsanoğlu temelde eğilim olarak güzelliği, başarıyı, zenginliği, mutluluğu ve refahı ister. Genel eğilim bu yöndedir. Herhangi bir birey yaşadığı dünyada etrafındaki kişi kurum ve nesnelere baktığında onlarla ilgili iç dünyasında bir takım yansımalar hisseder. Dış dünyadaki diğer bireylerin, kurumların veya nesnelerin güzellikleri yakalaması, başarıya ulaşması, mutluluğu hissetmesi durumunda birey içinde bir daralma ve sıkıntı hisseder. Bu, haset duygusunun ta kendisidir. Günlük yaşantımıza bir projektör tutacak olursak etrafımızdaki olayları bu bağlamda nasıl algıladığımızı idrak edebiliriz. Sabahleyin kahvaltımızı yapıp evimizden çıktığımızda, otoparkta arabamıza binerken, yanda komşumuzun yeni alınmış otomobilini görebiliriz. Bizim eski otomobilimizin yanında yepyeni son model duran bu otomobil bizde bir takım duygular çağrıştırır. Yıllardır birlikte yaşadığımız komşumuzun nihayet özlediği böyle bir otomobile sahip olması ve bizim otomobilimizin hala eski modelde kalması içimizde bir bunaltı, bir sıkıntı, bir daralma oluşturabilir. Bu bir haset duygusudur. Komşumuzun oğlu üniversite sınavlarına girmiş, yüksek başarı elde etmiştir. Bizim oğlumuz sınavı kaybetmiştir. Aynı duygular yine daralma şeklinde gelmişse biz haset duyguları içindeyizdir. Yani haset, dış dünyada bizim dışımızdaki, bizim uzantımız olmayan nesnelerin dışındaki bireylerin, kurumların elde ettiği her türlü güzelliğe karşı hissettiğimiz negatif duygudur. Bu güzelliklerin, başarıların, mutlulukların hiç biri orda olmamalıdır.

Haset duygusu bazen açık ve net olarak kendini hissettirirken bazen de üstü örtük bir şekilde kendini gündeme getirebilir. Oturduğumuz koltuğumuzdan seyrettiğimiz televizyonda hayatın birçok kesitinden çeşitli görüntüler önümüzden akıp gitmektedir. Başkalarının zavallılıkları, acizlikleri, başarısızlıkları, mutsuzlukları bize keyif verirken birilerin başarısı, mutluluğu, refahı, zenginliği, kalbimizi burmakta ve içimizi daraltmaktadır. İçimizde, dayanamadığımız bu acıyı hafifletmek için bir şekilde haset edilen kişi veya nesneye karşı çamur atma süreci başlar. Mutlaka bir kusur bulma mecburiyetini hissederiz. Birisi genç yaşta başarılı bir iş adamı olmuştur. Bunun karşısında biz bunaltı ve sıkıntı hissetmekteyiz. Bu genç iş adamına karşı ruhumuzu rahatlatmak için hemen çamur atmaya başlarız. Bu genç iş adamı mutlaka yasal olmayan yollardan para kazanmıştır. Allah bilir uyuşturucu ticareti yapmaktadır. Gariban insanları dolandırmıştır, devlete vergi ödememiştir vs. şeklindeki suçlamalar, bir dizi halinde zihnimizden akıp gider. Haset duygularımız nedeniyle bu başarıya ruhumuz tahammül edememektedir. Ruhumuzun dengeye gelebilmesi için karşı tarafı kirletme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.

Üniversite sınavlarında derece yapmış bir gencin konuşmasını izlerken haset duyguları içeren diğer genç, karşı tarafa çamur atmaktan kendini alamaz: ‘Benim şartlarımda olsaydı acaba başarılı olabilir miydi? Benim gibi zorlukların içinden gelseydi bu başarıyı gösterebilir miydi? Mutlaka şansı yaver gitmiştir. Zaten iyilere Allah yardım etmez’ diyerek kendini teselli etmektedir.
Hanımların haset duyguları daha çok diğer hanımların güzellikleri üzerinedir. Ruhsal gelişim evresinde haset düzeyinde kalmış bir hanım kendisinden daha güzel bulduğu hanımlara karşı müthiş bir haset duygusu hisseder. Bu tip hanımların güzel hanımlara karşı çoğu kez beddua ettiklerini ve kötü niyet beslediklerini çoğu zaman müşahede etmişizdir.

Bireyin kendi içinde ulaşmak isteyip de ulaşamadığı her türlü nesne, bir başkasının elinde veya gücünde ise haset duygusu saldırganlığa dönüşür. Kendinde olmayanı tahrip etme, yok etme temel istektir. Güzel hanımın yüzünün bozulacağı, bacağının kırılacağı, kilo alıp şişmanlayacağı hayali, isteği haset duygulu hanımı rahatlatır. Komşusunun yeni model arabasına hasetle bakan birisi arabanın kaza yapmasını bekler. Haset duygusu çok yoğunsa arabayı çizmeye hatta kendi arabasıyla sürtmeye dahi teşebbüs edebilir. Haset duyguları içindeki bazı gençlerin lüks otomobillerin kapılarını çizmeleri, armalarını kırmaları, restoran, hotel ve kamuya açık yerlerdeki eşyaları tahrip etmeleri bu haset duygusunun uzantısından başka bir şey değildir.

Haset, güzeli yok etmeye yönelir. Güzel başka yerde olamaz, olmamalıdır. Güzel, ancak haset eden kişide varsa güzeldir ve doğrudur. İnsan haset duygusuyla kardeşine, ailesine, hatta çocuğuna karşı dahi düşmanca hisler besleyebilir. İnsanoğlunun en ilkel, en gayri ahlâki duygusu belki de haset duygusudur. Haset hisleriyle dolu insan, hayatını bir cenderede geçiren, her anını hırs ve öfkeyle yaşayan, içinde huzuru ve dinginliği bulamayan ilkel bir varlıktır. Sosyal yapılara baktığımızda dinlerde ve etik değer yargılarında haset duygusunun en başta lanetlendiği ve gayri ahlaki bir duygu olduğu ortak bir tavır olarak tespit edilmektedir. Bir bebeğin dilinden haset, kendini besleyen, doyuran, bitmek bilmeyen bir memenin kendinde olmamasına karşı duyulan duygudur. Bebek, kaynağı kendinde olmayan memeyi yok etmek ister, tahrip etmek ister, ısırmak ister. Yok etmek istediği meme kendisinin hayat kaynağıdır, varlık sebebidir. Ama bunu idrakten acizdir. Hasetli insanın açmazı da bu noktadadır. Yok etmeye çalıştığı, tahrip etmeye yöneldiği, çamur atarak kirlettiği güzel nesne, kendisinin hayattaki varlık nedenidir. O güzellikleri, başarıları, mutlulukları, zenginlikleri dünyadan çektiğinizde geriye yaşanamayacak bir dünya kalır.

Haset duygusu psikolojik açıdan değerlendirildiğinde; etrafında mutlu ve huzurlu insanlar gördüğünde bundan bunaltı duyan hasetli insanın temel görevi, çevresindeki bu insanların mutluluğuna ve huzuruna bir şekilde ket vurmak, çomak sokmaktır. Genellikle bunu başarılı bir şekilde ortaya koyarlar. Güzel bir atmosfer içinde, birlikte geçirilen bir zaman diliminde herkes mutlu iken haset duygulu birilerinin iç daralmaları artar. İç sıkıntıları, dayanabileceği eşiğin üzerine çıkar. Bu durumda haset sahibi birey bir şekilde ortamı dinamitleyerek herkesin huzurunu bozmayı başarır. Çamur atılmış, problem çıkartılmış, sıkıntı yaratılmış ve herkes mutsuz edilmiştir. Hasetli birey amacına ulaşmıştır. Artık gönlü rahattır.

2. Açgözlülük
En ilkel ruhsal seviye olan haset duygusu olgunlaşma yönünde bir mertebe kat ederse aç gözlülük seviyesine ulaşır. Aç gözlülüğü bir bebeğin dünyasında tanımlayacak olursak; bebek annesinin memesine büyük bir arzuyla sarılarak memedeki sütün tamamını almaya çalışır. Doyumsuz bir emme isteği vardır. Akan memeyi son damlasına kadar, yani kurutana kadar içe almak ister. Öbür tarafta hiçbir şey kalmamalıdır. Bebeğin memeyi yok etmek gibi bir gayreti yani hasedi yoktur ama karşı tarafta hiçbir şey kalmamalı, hepsi kendi tarafına geçmelidir. Doyduğu halde hala emmeye devam eden, soluksuz bir şekilde emmeye çalışan çocuklar için açgözlü tabiri de yaygın olarak kullanılır. Ne kadar doyumsuz bebek denir. Yaşın ilerlemesiyle birlikte bu doyumsuzluk hali daha sonra hayatın her alanına yayılabilir. Hedeflenen nesneler tamamen ele geçirilmelidir. Hepsi aç gözlü olan bireyin olmalıdır, başkalarının ona ulaşması engellenmelidir. Başkası onu almamalıdır. En güzel o olmalıdır. En varlıklı o olmalıdır. En bilgili, en kahraman o olmalıdır. İyi ve güzel olarak bilinen, maddi ve manevi her şey onun olmalıdır, başkalarında hiçbir şey kalmamalıdır. Bu nesneleri ele geçirebilmek için aç gözlü birey çılgınca çabalar harcar, yanıp tutuşur, sanki bir aşk acısı çekmektedir.

Kızlarıma oyuncak aldığımda her birine ayrı ayrı birer oyuncak getiririm. Oyuncak paketi açılırken oyuncak paketine ikisi birden saldırır; güçlü olan abla genellikle paketi kapar. İsteği, oyuncakların tamamının kendine ait olmasıdır. Benim bakışlarım sayesinde bunun mümkün olmadığını algılar, hemen ardından paketi açtığında kendince güzel olan, kaliteli olan oyuncağı seçer ve diğerini öfke ile kardeşinin önüne fırlatır. Bu davranış, tipik bir aç gözlülük örneğidir. Herkesin aç gözlü olduğu bazı ruhsal alanları mevcuttur. Bu durum, çeşitli dürtülerin tatmini ile ilgilidir. Bu dürtü  cinsel dürtü olabilir, yemek dürtüsü olabilir, bilgilenme dürtüsü olabilir, mal mülk edinme dürtüsü olabilir veya yakışıklılık ve güzellik dürtüsü olabilir ya da başarı dürtüsü olabilir.

Borderline kişilik örgütlenmesi içinde olan hastamla birlikte çalışmalarımızı sürdürüyordum. Hastam benimle güzel bir işbirliğine girmiş, benim söylediğim her bilgiyi büyük bir dikkatle kavramaya çalışıyordu. Kavrama yeteneği ve algılaması yüksek olan bu hastam her sözüme dikkat ediyor, bu bilgileri zihninde canlı tutuyordu. Ardından yeni bilgilere ulaşmak için yoğun soru bombardımanına maruz kaldım. Her sorulan soruya cevap verdikçe peşinden yeni sorular geliyor, doymak bilmez bir şekilde soğurulduğumu hissediyordum. Hemen ardından muayenehanemde psikoloji ile ilgili ne kadar kitap varsa listesini çıkardı. Maddi imkânları müsait olduğundan bu kitapların hepsini satın alarak kitaplığına kattı. Bu şekilde benim bilgi kaynağımı kendi iç dünyasına almış oldu. Günün birinde terapi esnasında yeni bir bilgi ile ilgili olarak konuşurken bu bilgi kaynağının hangi kitapta olduğunu sordu. Ben de: “Filan kitapta bu konuyla ilgili daha detaylı malumat var” dedim. “Ama bu kitap sizin ofisinizde yok ki” dedi. Ben de “bu kitap evdeki kütüphanemde” dedim. Bir anda, o anda konuşulan mevzu devre dışı kalarak evimdeki kütüphane ile ilgilenmeye başladı. Evimde kaç kitap vardı, hangileri psikolojiyle ilintiliydi. Bu kitapların isim listesini ona verip veremeyeceğimi sordu. Bu kitapların çoğunun piyasada bulunmadığını belirttim. O zaman onların fotokopisini çekip çekemeyeceğimi sordu. Bu sürecin tamamen bir aç gözlülük olduğunu, bendeki bilgi kaynağını tamamen emme isteğinden kaynaklandığını, bu açgözlülüğünün farkına vararak bu ilgi ve alakasını durdurması gerektiğini söyleyerek terapi sürecine devam ettim.

Bazı bireyler alışverişe bazen sadece küçük bir ihtiyaç için çıkarlar. Ancak alacağı nesnelerle karşılaştığında o nesnelerin hepsini alma dürtüsü iç dünyasında yoğun bir hâkimiyet kurar. Eve geldiğinde hiç de ihtiyacı olmadığı onlarca nesneyi almış, çok miktarda para harcamıştır. Market dönüşlerinde gereğinden fazla alınan gıda maddeleri, kıyafetler, mağazalardan alınan elbiseler aç gözlülük yapısının birer uzantısı olabilir. Bazı bilim adamları bilimsel çalışmalarda yoğun bir açgözlülük ortaya koyabilir. Her türlü bilgiyi mutlaka içselleştirmelidir. Onun haberdar olmadığı hiçbir bilgi kalmamalıdır. Açgözlülük duygusu bilimsel literatürü içselleştirme alanında tezahür etmiştir. En küçük boyutta bir mağaza girişinde, gidilen bir misafirlikte ikram edilen bir şeker, bir meyve veya küçük bir hediye kişiyi tahrik eder. Açgözlülük içerisinde olan şahıs o nesneden alabildiğince çok alma mecburiyetinde hisseder kendini. Bu dürtüyü kontrol edemez. Çoğu zaman etrafımızda bu tip bireylerin açgözlü davranışlarını seyrederiz.

Psikolojik anlamda açgözlülük seviyesinde takılı kalmış bir ruhsal yapı, sosyal ilişkilerde ciddi sıkıntılar doğurup kişinin toplumsal huzurunu bozar, bireysel mutluluğunu engeller. Hedeflediği nesnelere ulaşamayan dürtüler, kişiye büyük bir sıkıntı verir. Bu dürtülere ulaştığında da yaptığı şeyin anlamsızlığını fark edebilir. Bu da ayrı bir sıkıntı kaynağıdır.

3. Kıskançlık
Ruhsal gelişim evrelerinin üçüncüsü kıskançlık evresidir. Haset duygusunu aşmış, aç gözlülüğü geçmiş bir birey daha olgun bir mertebe olan kıskançlık evresine ulaşmıştır. Bu durumdaki bir birey güzeli tahrip etmek, yok etmek veya kirletmek gibi bir duygu hissetmez. Açgözlülükte olduğu gibi bütün nesnenin kendisine ait olmasını, karşısındakine hiç bir şeyin kalmamasını arzulamaz. İstediği şey, başkasında olanın aynısının kendisinde olmasıdır. Komşusu kadar varlıklı, komşusu kadar başarılı, komşusu kadar yakışıklı, komşusu kadar huzurlu olmak ister.

Kendi dışındaki bir birey bir varlığa erişmiş, bir imkâna kavuşmuş, bir güzelliği yakalamışsa kişi bu durumda sıkıntı hisseder. Bu sıkıntının ortadan kaldırılabilmesi için diğer bireyin ele geçirdiği nesnelerin mutlaka ele geçirilmesi gerekir. Ele geçirilemediği sürece kişi bunaltı ve sıkıntı hisseder. Bu da kişiye dayanılmaz bir acı verir. Böyle bir yarışın da sonu yoktur. Her zaman etrafımızda bizden daha başarılı, daha varlıklı, daha şöhretli, daha bilgili, daha genç, daha yakışıklı, daha güzel insanlar olacaktır. Eşin bir başkasından kıskanılması anlamındaki kıskançlık ile burada kastedilen kıskançlık farklı şeylerdir. Eşle ilgili hissedilen kıskançlık yansıtma savunma düzeneğinin bir sonucu iken buradaki kıskançlık ruhsal olgunlaşma seviyesinin bu aşamasında hissedilen duygudur.
Kıskançlık duygusu zaman zaman kendisini açık ve net bir şekilde hissettirirken zaman zaman üstü örtük bir şekilde ortaya çıkar. Klinik çalışma ortamımızda birçok arkadaşımız, samimi bir şekilde çevresindeki insanları nasıl kıskandıklarını, nasıl acı hissettiklerini ve nasıl daraldıklarını bize aktarmaktadırlar. Kişi bu duygularının yanlış, gayri ahlâki olduğunun ve kendini bu duygudan kurtarması gerektiğinin idraki içindedir. Ve bu konuda bizden yardım talep etmektedir. Bazı bireylerde ise kıskançlık duyguları örtük bir şekilde yaşanmaktadır. Israrlı bir şekilde hiç kıskanç olmadığını ve asla böyle bir şeyi kendisine yakıştıramadıklarını iddia etmektedirler. Ancak olaylara bakış tarzını incelediğimizde yoğun bir kıskançlık içinde olduğunu görmekteyiz. Bir takım aklileştirme düzenekleriyle kıskançlık nedeniyle talep ettikleri bir takım dürtülerini perdelemektedirler. Bir şeyler istemekte, bir şeylere yönelmektedirler; ancak bunu bir takım gerekçeler nedeniyle yapmak istemektedirler. Olayın arka planına baktığımızda gizliden gizliye yaşanan rekabet ve kıskançlıklar kişiyi böyle bir talebe yöneltmektedir. Bu da üstü örtülü kıskançlık duygusudur.

4. Şükran
Bir anne çocuğu ile ilgilenirken çocuğunun mutluluğundan keyif alır. Çocuğunun mutlu bir şekilde oynaması, keyifli bir şekilde gülmesi, doğal olan hareketleri anneye büyük bir keyif verir. Anne çocuğun üzerinde, onu gölge gibi takip ederek onun gelişip serpilmesini arzu  eder. Çocuk çişiyle, kakasıyla, rahatsızlıklarıyla ya da gece uyandırmalarıyla birçok problem yaratır. Tüm bu problemlere rağmen anne büyük bir arzu ve istekle çocuğun bakıcılığına devam eder. Bunun karşılığında çocuğundan hiçbir şey beklemez. Çocuğu mutlu ve huzurlu oldukça büyük bir keyif ve dinginlik hisseder. Bu, şükran hissinin en saf ve yalın halidir. Hiçbir karşılık beklemeden vericiliğinden keyif alma halidir. Başkasının yaşadığı mutluluk, huzur ve keyif halinden mutlu olmaktır. Dışarıdaki güzellik kimde ve nasıl olursa olsun bireye huzur vermektedir. Çocuğuna karşı hissettiği bu duyguları yaygınlaştırıp tüm dünyaya karşı hissedebiliyorsa bu durum olgunluğun doruk noktasıdır. Yani birey şükran hisleriyle tam manasıyla dolmuştur.

Yukarıda bahsetmiş olduğumuz haset, açgözlülük ve kıskançlık evrelerinde anlatmış olduğumuz tüm vaka örneklerinde birey, başkalarının güzelliğini, zenginliğini, başarısını, mutluluğunu ya da huzurunu fark ettikçe sıkıntı yerine büyük bir keyif hissetmektedir. Sanki tüm dünya, tüm evren onun uzantısı gibidir. Bir çiçeğin sağlıklı büyümesi ona keyif vermekte, bir gencin birinciliği onu mutlu etmekte ve komşusunun yıllardır arzuladığı arabaya kavuşması onu sevindirmektedir. Tam tersi yönde diğer bireylerin bunaltı ve sıkıntıya düşmesi, çaresizlik ve hüzün yaşaması onu da aynı şekilde mutsuzluğa sürüklemekte ve kederlendirmektedir.
Bu duyguların ötesinde insanlara, kurumlara ve nesnelere hiçbir karşılık beklemeden yardım etmek, doğal olarak vermek, verdiğinden de keyif almak hali şükran duygusunun en son aşamasıdır. Varlıklı bir insan varlığını ihtiyaç sahiplerine rahatlıkla dağıtabilmekte, bundan narsistçe bir tatmin değil şükran duygularıyla bir mutluluk hissetmekte, bir bilim adamı bilgisini ihtiyaç sahibi herkesle paylaşmakta, paylaştıkça içinde mutluluk ve huzur hissetmekte, bir takım varlıkları ele geçirmiş insanlar bu varlıkları başkalarıyla rahatlıkla paylaşabilmekte, arabasıyla, eşyasıyla imkânıyla, arazisiyle veya bahçesiyle bunları paylaştıkça bir keyif hali yaşamaktadır. Bunlar da şükran hislerinin açık göstergesidir.

Bu manada şükran hislerine ulaşmış bir kimlik ve kişilik tam manasıyla olgunluğa ermiş, birçok ruhsal rahatsızlıklara karşı panzehir geliştirmiş bir bireydir. Hayatı olduğu gibi kabul etmiş, başkalarının mutluluklarıyla keyiflenebilen, daha kötü durumda olanlara elinden geldiğince yardım etmeye çalışan bir anlayışa sahip olmuştur. Travmalar, acılar, yaslar, başarısızlıklar, maddi veya manevi kayıplar böyle bir bireyi yıkamaz. Böyle bir birey rasyonel olarak hayatın ona önerdiği tüm gerekleri yerine getirmiş, elinden geleni yapmış ama sonucu da içtenlikle kabul edebilmiş bir bireydir. Gerekeni yaptıktan sonra ruhsal bir teslimiyet, bir tevekkül hali içindedir. Sonuçların beklediğinin tersine çıkması onu yıkmaz ya da üzmez. Yeni bir arzu  ve iştiyakla, yeni bir yaratıcı güçle varoluşunu sürdürmeye gayret eder.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Savunma Mekanizması 4

Cuma, Ocak 2nd, 2009

16. Dağılma (Disosiyasyon)
Prefrontal korteksin (ön beynin) görevi, beynin diğer bölgelerinde birbirinden bağımsız yaşayan, örgütlenen ve ayrı amaçlara hizmet eden farklı farklı taleplerin belirli bir hedefe yöneltilerek bir entegrasyona tabi tutulmasını temin etmektir. Kimliğin gelişiminde kendilik ve dışarının ayrışması, içeriyle dışarının farklılaşması, hayal ile gerçeğin ayrıştırılması, geçmiş yaşantılarla şu anki yaşantının ayrışması, geçmiş yaşantılarla şu anki ve gelecekteki yaşantıların birbirinden ayrılması gerekir. Bunu bir merkezin entegre ederek yapması gerekir. Bu merkez de pre-frontal korteksimizdir. İçsel yaşantılarımızın tamamını kontrol ederek onlar arasında öncelikli olan ihtiyaçlarımızı tespit edip düşüncemizi, dikkatimizi ve irademizi oraya odaklayarak farkındalık projektörümüzü oraya konumlandırırız. Bu bireysel varoluşumuz, farkındalığımızın meydana gelişi ve bir ruhsal çeper içerisinde hareket etmemizi temin eder. Yaşadığımız her zaman dilimi iç ve dış gerçeklik dünyasının bir bütün olarak var olduğunu bize her an hissettirir. Zaman dilimleri ardıcıl yaşantılar halinde yaşanmaya devam ederken geçmiş ve gelecekle ilgili yaşantıların veya fantezilerin ahengini de temin eder. Bazı durumlarda pre-frontal korteksin bu kontrol sistemi bozulur ve bu yapıyı bütün olarak koruma işlevinden uzak kalır. Bu durumlarda birey bütünlüğünü koruyamayarak aynı bedende farklı hisleri, duyumları, yaşantıları farklı farklı hisseder ve yaşar. Bunlar arasında bir birlik ve ahenk yoktur. Zaman, mekân ve olaylar zinciri arasındaki bağlantılar kopmuş gibidir. Bu, dağılmanın biyolojik temel mekanizmasıdır. Bazı cerrahi müdahalelerden sonra pre-frontal korteksi harap olmuş bireylerde kimliği bütünleştiren ve entegre eden yapının devre dışı kalması sonucunda birbiriyle uyumsuz davranış ve yaşantılar ortaya çıkmaktadır.
Bazı dürtüler entegre olmuş bir kimlik yapısı içerisinde kendilerini ifade etmek, nesnelerine ulaşmak ve deşarj olmak için uygun ortamlar bulamaz. Özellikle merkezi kontrol sisteminin güçlü bir yapıya bürünmediği yani egonun ve kendiliğin güçlü bir hale ulaşamadığı bireylerde bu dürtüler merkezi sistemden bağımsız bir şekilde kontrol sistemini ele geçirerek farklı yaşantıları gerçekleştirebilir. Bu, kişinin iradî dikkat ve kontrolüyle gerçekleşmeyen otomatik mekanizmalardır.
Dağılma fenomeni doğal bir savunma sürecinden çok ağır bir patolojik sürece değin geniş bir yelpazede etki gösterebilir. Çok sıkıcı bir dersi dinleyen Ferruh kardeşimiz mevcut ortamdan uzaklaşarak kendi iç dünyasında hoşnutluk duyacağı farklı bir zaman dilimine kayabilir. O ortamda konuşulan cümleler artık fonda kalmıştır. Ferruh Bey köyünde yıllar önce yaşamış olduğu bir anıyı gözünde canlandırabilir veya gelecekle ilgili tasarımladığı bir kendiliği, bir kariyer imkânının keyfini sürebilir ve böylece mevcut gerçeklikten uzaklaşabilir. Bu bir dağılma fenomenidir. Öğrencilerin sıkıcı dersler esnasında dalıp dalıp gitmeleri, evinde ders çalışan bireyin sayfayı okuduğu halde sayfanın sonuna geldiğinde zihninde çok farklı hayal ve imajları yakalaması dağılma fonksiyonunun uzantısıdır.
Sıkıcı bir yolculukta aracımızı kullanırken kilometrelerce veya saatlerce yolculuk yaptığımız halde farklı hayal âlemlerine dalmamız nedeniyle geçen süreyi ve geçilen güzergâhı algılayamayız. Bu tip zamandan ve mekândan koptuğumuz yaşantılarımız dağılma savunma düzeneğinin oluştuğu dönemlerdir.
Bireyin içerisinde ego denetiminin zayıflığı nedeniyle kontrol altına alınamayan farklı yöndeki dürtüler, aktivitelerini artırır ve egoyu kontrole çalışırlar ise ego burada bölünmekte, farklı kişilik örüntülerinin yaşayabileceği alanlar ortaya çıkmaktadır. Kişilik, çeşitli özdeşimler yoluyla içe alınan parçaların birleştirilerek bir hamur halinde yoğrulması ve bir bütün olarak ortaya çıkarılması işlemidir. Bu birleştirme süreci sağlıklı bir şekilde yapılanmazsa bireyde farklı kişilik örüntüleri, farklı merkezler halinde birbirinden bağımsız örgütlenmelere gidebilirler. Bu durumda aynı bedeni paylaşan birçok kişiliğin iç içe geçtiği bir yapıyı görmek mümkündür. Bu kişilik örüntüleri birbirinden bağımsız ayrı ayrı yaşantılarını sürdürürken kendi içinde bir bütünü temsil  etmekte, diğer kişilik örüntüleriyle ayrı bir varlıkmış gibi ya haberleşmekte ya da iletişimini tamamen kesmektedir. Bu durum genellikle ağır disosiyatif bozukluğu olan çoğul kişilerde karşımıza çıkmaktadır. Bunlara alter kişilikler ismi verilmektedir. Alter kişilikler bağlamında dağılma fenomeni, hafif bir patolojiden ağır bir patolojiye kadar uzanan bir yelpaze oluşturabilmektedir. Gün içerisinde nesne ilişkilerinde farklı farklı davranan bireylerin bu davranış örgütlenmelerini alter (değişken) kişilikler olarak isimlendiren bilim adamları olduğu gibi, birbirinden tamamen bağımsız ayrı yaşantıları sürdüren ve her birinin hayat hikâyesi ayrı seyreden alter kişiliklerden bahsetmek de mümkündür. Genel kabul, dağılma fenomenini içeren çoğul kişilik örgütlenmesinde ikici tipteki anlayış ön plana çıkmaktadır.
Ego, merkez komuta kontrol görevini üslenemeyince federatif bir sisteme gitmektedir. Egosu güçlü olarak gelişmiş, dürtüler üzerine hâkimiyet kurabilen, dürtülerine yüceltme mekanizması sayesinde kendiliğe, gerçekliğe ve süperegoya uygun deşarj yolları bulabilen ego  için sorun yoktur. Bu manada zayıf bir ego ve kendilik, dürtüleri kontrol etmekte, onlar arasında ahengi ve entegrasyonu sağlamakta ve onları yüceltilmiş hedeflere yöneltebilmekte yetersiz kalırsa alternatif bir çözüm olarak dağılma-savunma düzeneğini kullanmaktadır. Bir taraftan cinsel dürtülerin yoğun baskısı altında kalan, diğer taraftan aşırı süperego baskısından bunalmış olan bir hanım kızımız, bu iki yapıyı entegre edip bir kimlik içerisinde mezcedemediği zaman dağılma savunma düzeneğini devreye sokabilir. Böyle bir hamın, gündüzleri dinî bir yaşantı içerisinde hayatını idame ettirirken geceleri farklı bir kimliğe bürünüp para karşılığı fuhuş yapabilir. Bu iki yapı birbirinden bağımsız ve habersiz yaşantılarını sürdürebilir. Bu iki farklı alter kişilik zaman zaman duygusal olarak birbirilerinin varlığını hissederlerse egonun bir başka savunma düzeneği ile intihara varan bir sürece kadar gidebilir.
Burada ikinci tür bir dağılma fenomeninden bahsedilebilir. Bu sanki pre-frontal korteksin merkezi kontrolünün isteği doğrultusunda ego  işlevlerinin bölünmesiyle ilintili olabilir. Bir vakamızda ergenliğe henüz girmekte olan bir genç kızımız komşunun oğlu ile yazlıkta cinsel bir yakınlaşma sonucunda bekâretini kaybettiği hissine kapılmıştır. Ailesi ve çevresi tarafından çok saygın, çalışkan ve değerli olduğu kabul edilen ve bu konuda taltif edilen bu hastamız yarın başına gelebilecek bir felaketin önünü alabilmek için alter bir kişilik yaratma mecburiyetini hissetmiştir. Belirli zaman dilimlerinde bu kızımız çok agresifleşmekte, saldırganlaşmakta ve ağza alınmadık küfürler savurmaktadır. Bu dönemlerde ruhsal bir takım güçlerin etkisi altında yaptığı şeklinde bir savunma kurmaktadır. Bu kızımızın tedavi sürecinde gördük ki; olay tamamen merkezî kontrol sisteminin planlı, programlı talebine bağlı iki farklı kimliğin oluşturulması ve bunların yaşam alanlarının belirlenmesiyle ilgilidir. Bekaretle ilgili bir sorunu olmadığını öğrendikten sonra kimlik entegre edilip sağlıklı bir yapıya kavuşturulmuştur.

17. Yap-boz
Yap-boz düzeneği, id’in dürtüleri ile süperegonun baskısı altındaki dürtülerin ego zemininde savaşını ifade eder. İdden gelen dürtüler deşarj bulmaya çalışırken süperegodan gelen baskılar bunu önlemeye çalışır. Bu arada simgeler üzerinde bir savaş cereyan eder ki buna yap-boz  savunma düzeneği denir. Elini kirli hissedip yıkayan, kapıyı kilitlediği halde kilitlemediğini hisseden, ütünün fişini çektiği halde çekmediğinden kaygılanan, kapı kollarına dokunamayan, uzaktan kumandaları eline alamayan, kaldırımların çizgilerine basamayan, zihnine kötü bir düşünce geldiğinde o eylemi baştan yapma gereği hisseden herkes yap-boz düzeneğini uygulamaktadır.
Gerçeklik, dış dünyanın beynimize ulaştırdığı elektriksel potansiyellerden ibarettir. Dış dünyanın varlığını, ancak bu elektriksel potansiyeller sayesinde hissederiz. Bu elektriksel potansiyelleri oluşturan her şey bize dış dünyanın varlığı olarak gelir. Gerçekten dış dünya var mıdır yok mudur bilmiyoruz. Algılayan, beynimiz; algılanan şey ise uyarılardır. Yaratılışımıza uygun olarak algılanan materyal, entegre edilmekte, birleştirilmekte ve anlamlandırılmakta; böylece bir tasarımlar dünyası kurulmaktadır. Tasarımlar dünyası zihinde var olurken konuşmayla, sesle, sözle, renkle, koku ile tat ile dokunma ile etiketlenebilmektedir. Herhangi bir yaşantısal zaman dilimine veya olguya ulaşmak için onu çağıracak herhangi bir uyarıcı etmeni aktive etmemiz yeterlidir. Cinsellikle ilgili bir yaşantıyı zihnimizde aktive etmemiz, onunla ilgili sözcüklere bakmamız, konuşmamız, ifade etmemiz yeterli olabilmektedir. Tat, görüntü, koku da aynı etkiyi yaratabilmektedir. İnsanlar arası iletişimde söz çok önemlidir. Söz, eşyaları simgeleyen etiketlerdir. Bu etiketler sadece ses dalgalarının oluşturduğu yapılar olmanın ötesinde, arkalarında büyük anlamlar taşımaktadır. İnsanlar birbirleriyle iletişim kurarken yaptıkları tek şey havadaki ses dalgalarının frekans ve amplitüdünü değiştirmektir. O frekans ve amplitüd tercüme edilmekte, anlamlandırılmakta ve kişi reaksiyon vermektedir. İşte id ile ego  ve realite arasında böyle bir etiketleme ve simgesel iletişim yolu kullanılmaktadır.
Her gün konuşmayı kullanarak simgeler üzerinden iletişim kurmamızı çok çok doğal kabul ederken, ondan daha etkin, daha canlı ve daha gerçekçi bir dil kullanan rüyalarımızın simge dilinin çok absürt olduğu gibi bir iddiayı rahatlıkla gündeme getirebiliyoruz. Bu aynen, bir Japon’un bir Türk’ün karşısına geçip Japonca küfür etmesi karşısında Türk’ün anlamsız anlamsız bakmasıyla; bir başka Türk’ün aynı küfürleri Türkçe söylemesi karşısında cinayete kadar varabilecek bir eylemi aktive edebilmesine benzemektedir. Rüyaların ve id’in kullandığı dil de, kendine has simge dilidir. Konuşmadan çok daha anlamlıdır ve özeldir. İşte yap-boz  düzeneği id ile süperego arasında, idle ego arasında, idle gerçeklik arasında bir mektuplaşma veya atışma gibidir.
Yap-boz düzeneği obsesif kompulsif bozukluğun ana savunma düzeneğidir. Birey bir takım eylemleri yapmak ve bozmak zorunluluğu hisseder. Veya iç dünyasında bir takım hisler duyar ve bu hisleri ortadan kaldırmaya yönelik karşı davranışlar veya düşünceler ortaya koymaya çalışır. Bunların hepsi simgeler üzerinden yürütülen bir savaş halidir.
Kişi elini kirli hissetmektedir. Mantıklı olarak elinin temiz olduğunu gayet iyi bilmektedir. Ama bu kirlilik hissinden arınamamaktadır. Arınmak için elini yıkama mecburiyeti hissetmektedir. Elini yıkadığı zaman birey rahatlamaktadır. Ancak birkaç adım attıktan sonra aynı kirlilik hissini yeniden duyarak tekrar elini yıkamak zorunda hissetmektedir. Bu, fâsit bir dairedir. Bazen saatlerce lavabodan ayrılamayan bireyler olduğu gibi günlerce arınmak için küvetten ayrılamayan, küvette yatan hastalarımız mevcuttur. Burada ne olmaktadır? Birey simgeler dünyasında eliyle bir mastürbasyon yapmış, bir cinselliği yaşamış veya bir agresyonu boşaltmış olabilir. Bu, bir dürtünün deşarjı anlamını taşır. Hemen ardından oluşturulmuş olan süperego  devreye girerek kişiyi suçlulukla ve kirlilikle itham eder ve bu eyleminden vazgeçmesi için onu uyarır. Hissedilen kısım sadece kirlilik duygusudur. Süperegonun, egonun veya gerçekliğin bilinçdışı  baskısı altında kişi bu eylemden vazgeçmek için arınma yolunu seçer; arınma da el yıkama yoluyladır. Elini temizlediği zaman arınmış ve rahatlamış olur. Ancak dürtü  deşarjı zaman ve mekân kavramından yoksundur ve sonsuz sayıda dürtü deşarj olmak için kapıda beklemektedir. Dürtünün yoğunluk derecesine göre arınmışlık hali birkaç saat devam edebildiği gibi birkaç saniye kadar da sürebilir. Dürtü tekrardan aktive olmakta, kişiyi yapılmaması gereken eyleme sokmakta ve bunun bedelini ödemeye de mahkûm etmektedir. Burada ego, pinpon topunun raketler arasında gidip geldiği pinpon masası gibidir.
Birkaç vakamızdan örnek verecek olursak konu daha açık hale gelecektir. Bir hastamız köpek sesi duyduğunda mutlaka gusül abdesti alma mecburiyeti hissediyordu. Vaka incelendiğinde ergenlik döneminde köy yerinde bir başkasıyla cinsel yakınlaşması olmuştu. Bu esnada köyde sabah ezanları okunmakta ve köpek havlamaları meydana gelmekteydi. Köpek havlaması, ezan okunması ve cinsellik bir sistem oluşturmuştu. Ezan sesi süperegoyu ve köpek sesi de gerçekliği temsil  ediyordu. Daha sonraki yıllarda ne zaman köpek sesi duysa içinde büyük bir suçluluk, huzursuzluk ve günahkârlık hissediyor ve bu duyguyu ancak gusül aptesti alarak ortadan kaldırabiliyordu. Bu, tipik bir yap-boz  düzeneğidir.
Bir başka hastamız sokakta ne zaman bir erkekle yüz yüze gelse kendisini onunla cinsel ilişkiye girmiş gibi hissediyor ve en kısa sürede evine dönerek gusül aptesti alma mecburiyeti hissediyordu. Bu durum, hayatını çok ciddi bir şekilde kısıtlamış ve hastamız dışarıya çıkamaz hale gelmişti.
Obsesif kompulsif kişilik, arınmışlık duygusuna önem veren, mükemmeli yakalamaya çalışan ve kendini tüm suçlardan ve günahlardan arınmaya yönelten bir yapıdır. Gerçek dünyada dürtüleri deşarj etmeden ve haz duymadan yaşamak mümkün değildir. Gerçeklik bu olunca birey, sembolik de olsa simgesel dünyada kendisini temsil  eden bir nesneler zinciri kurmaktadır. Bazı nesnelere kendilik tasarımını atmakta, onları temiz, tertipli ve düzenli tuttuğu oranda kimlik muhafaza edilebilmekte ve korunabilmektedir. Dürtülerin yoğun baskısı altında bunalan ve onların kirlenmişlik duygusundan uzak yaşamaya çalışan birey, kendisine belirli yaşam alanları seçebilmektedir. Ergenliğe ulaşmış ve ailesiyle bir evde yaşamaya mecbur olan bir kızımız için nesneler dünyası birkaç eşyadan oluşmaktadır. Bir hastamızda temiz kendiliğin yansıtıldığı bu nesneler yatağı, karyolası, iç çamaşırları, geceliği, salondaki koltuğu, işaretlenmiş tabağı, bardağı, kaşığı ve çatalıdır. Bu eşyalara hiç kimsenin dokunma hakkı yoktur. Herhangi bir şekilde aile bireyleri veya dışarıdan biri bu nesnelere dokunursa çok şiddetli tepki vermekte, dokunmanın kirliliğini giderebilmek için dokunulan yer uzun süreli ritüellerle temizlenmektedir. Dışarıda giydiği elbiseleri kirlidir ve pistir. Hiçbir zaman yatağına veya karyolasına dokunamaz. Ancak onları çıkardıktan sonra dokunabilir.
Bir başka hastamız ev hanımıdır. İki çocuğu ve eşi ile beraber yaşamaktadır. Kendilik tasarımını evin tamamına yansıtmıştır. Evin her yeri kutsal ve temizdir. Yıllardır eve dışarıdan misafir almamaktadır. Dışarıyla temas, sadece eşi ve çocuklarıyla olmaktadır. Kapı ve pencere sıkı sıkıya kapalıdır. Akşam olup eşi ve çocukları eve geldiğinde kapıdan içeri alınmakta; onlardan, çizilen çizginin gerisinde dış kıyafetlerini tamamen çıkarmaları ve uzatılan pijamaları giymeleri istenmekte ve eve ancak bu şekilde girilebilmektedirler. Çıkarılan kıyafetler hemen çamaşır makinesine koyularak hemen yıkanmaktadır. Evdeki bir cihaz bozulduğunda eve tamirci alınmamakta, cihaz dışarı atılarak yeni cihaz alınmaktadır.
Bir başka hastamızda arınmışlık duygusu evinin tamamına yansıtılmakta fakat ilginçtir ki eve kendisi de girmemektedir. Evin karşısındaki daire satın alınmış, bir başka aile, yakını oraya taşınmış, bu hanım da orada yaşamaktadır. Bu kişi her gün bir iki saatliğine kendi evine geçmekte, evinin önce kapı ve pencerelerinin kapalı olup olmadığını incelemekte, ardından muslukların kapalı olup olmadığına bakmakta, atık su kanallarını incelemekte; yani dış dünya ile iletişim anlamına gelebilecek her türlü kapının kapalı olduğu tespit edilmektedir. Ardından evi tamamen silmekte ve geri geri antreden çıkmakta ve kapıyı çarparak karşı daireye geçmektedir. Karşı dairede ise her türlü kirli ortamda yaşamak gayet doğaldır. Bir başkasının ya da aile fertlerinden birinin kendi evine girdiğini fark ettiğinde çılgına dönmekte ve evi saatlerce temizleme mecburiyeti hissetmektedir.

18. Entelektüalizasyon
Entelektüalizasyonun birkaç çeşit izah tarzı vardır. Genellikle üç alt başlık altında incelenebilir.

a. Şaka, espiri ve fıkralarla bilinçdışı istek ve arzuların deşarj yolu bulması anlamında entelektüalizasyon:

Bu tür entelektüalizasyonu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Öğrenci kantinlerinde gençler dürtülerini deşarj etmek için fırsat kollarlar. Kızlı-erkekli bir masa etrafında, sosyal ortamın izin verdiği ölçüde paylaşım oluşmaktadır. Fakat bilinçdışı  dürtüler çok farklı emeller beslemektedir. O sırada Ahmed’in aklına bir fıkra gelir. “Arkadaşlar aklıma bir fıkra geldi anlatabilir miyim?” der. Arkadaşları bu işe zaten teşnedir. Hemen anlat derler. Ahmet bir geri adım atar: “Ama çok ayıp, anlatamam” der. Bu, karşı taraftakilerin dürtülerini tahrike ve meraklarını cezbetmeye yönelik bir adım ve süperegoya verilen bir tavizdir. Arkadaşlar bu kez daha heyecanlı bir şekilde ısrar ederler. “Anlat anlat!” ve Ahmet fıkrayı anlatır: Temel, Dursun’la iyi arkadaştır. Fakat Temel’in gözü Dursun’un eşi Fadime’dir. Temel’in, Dursun’un saflığından yararlanarak Fadime’ye nasıl ulaştığını anlatarak fıkra biter. Herkes mutludur. Burada ne olmuştur? Ahmet, masanın etrafında olan Ayşe’ye göz koymuştur. Ancak Ayşe Mehmet’le ilgilidir. Ahmet bu fıkra yoluyla Mehmed’i saf dışı bırakmış ve Ayşe ile birlikte olmuştur. İlginçtir ki fıkrayı dinleyen herkes, kendi rolünü fıkradan seçip kendisine pay çıkararak bir dürtüsünü deşarj ettirmiştir. Bu bağlamda anlatılan fıkralar, yapılan espri ve şakalar bilinçdışı bir takım dürtülerin deşarj yollarıdır. Toplum tarafından kabul edildiği için bir emniyet subabı görevi görmekte ve dürtüler tehlikesiz bir şekilde savuşturulmaktadır.

b. Dinamik psiko-terapik sürece giren bireylerin, öğrenilen malzemeye takılıp kalması ve içselleştirememesi anlamında entelektüalizasyon:

Psikoterapi, bir değişim sürecidir. Bu değişim süreci, içinde duygusal, düşünsel ve davranışsal öğeler taşır. Bunların her aşamasında iç görü, bilgilenme ve eğitim vardır. Kişi bunları alarak içselleştirir, bir değişime tabi tutar ve kimliğine sindirir. Bu bir terapi sürecidir. Bazı bireyler direnç mekanizmaları nedeniyle bu terapi sürecini bozarak engellemeye çalışırlar. Bunu da entelektüalizasyon savunma mekanizmasıyla yaparlar. Farkındalık düzeyi ile fark edilen mekanizmalar değiştirilmeye ve doğruya dönüştürülmeye çalışılması gerekirken, kimlikten ayrıştırılıp izole tutulmaya çalışılır. Sanki birey şöyle demektedir, “Aaa bak rasyonalizasyon yapmışım, burada yadsıma yapmışım, şimdi projeksiyona geçmişim” diyebildiği gibi öğrendiği bilgi ve süreçleri başkasına aktarmaya çalışır. Konu ile ilgili detaylı kitaplar okuyarak, psikoloji ve psiko-dinamik bilgiye vakıf olmaya çalışır. Bu, kendinde bir değişim yaratmadığı gibi değişmeyi de zorlaştıran çok ciddi bir engel olarak terapinin önünü keser, kişiyi doğallıktan uzaklaştırır.

c. Bilgi sahibi olan bireyin aşağılık kompleksini tatmin için bilgiyi satması anlamında entelektüalizasyon:

Farklı nedenlerle oluşan aşağılık kompleksi kişinin edindiği farklı meslek dallarındaki bilgi, beceri ve deneyimlerini başkalarına aktararak kendi varlığının ve değerliliğinin onanmasını talep etmesi şeklinde ortaya çıkabilir. İki profesör televizyonda sohbet programına çağrılmıştır. Spiker sorar: “Ülkenin gecekondulaşması hakkında ne düşünüyorsunuz?” Profesörün biri halkın anlayacağı dilden, açık, yalın, basit ve net cevaplar verir. Diğeri ise dakikalarca bir takım Latince kelimeleri ve literatür isimlerini zikrettikten sonra konunun tarihçesinden başlayarak dünyadaki gelişimlerini aktarıp sonuç itibarıyla bir öncekinin dediklerini söyler. Burada ne olmuştur? Birinci profesör kendinden ve makamından emin, hiçbir şeyi ispat gayretinde değildir. İhtiyaç duyulan bilgiyi en basit şekilde aktarmaya çalışmaktadır. İkinci profesör ise kendisini yetersiz görmekte ve kendini ispat gayreti içine düşmektedir. İstenilen bilginin ne olduğu, kime ulaştığı ve niçin ulaştığı önemli değil, onun ne kadar çok şey bildiğinin ispat edilmesi önemlidir. Bu da entelektüalizasyonun bir başka boyutta ortaya çıkmasıdır.

19. Somutlaştırma
Somutlaştırma savunma düzeneği, irademizle kontrol edemediğimiz bedensel organlarımızın psikolojik tetikleyici unsurlara bağlı olarak bozukluk ortaya çıkarmasına verilen isimdir. Bu manada mide ülseri, kalın bağırsak ülseri, kabızlık, ishal, çeşitli deri reaksiyonları, nefes darlığı, astım krizi, kalp çarpıntısı, ritim bozukluğu, tansiyon düşüklüğü ve yüksekliği, migren, kas ağrıları ve hormonal bozukluklar somutlaştırma  savunma düzeneğinin oluşturabildiği rahatsızlıklardır. Somutlaştırma savunma düzeneğini iki bağlamda ele alabiliriz. Biyolojik olarak organizmanın strese vermiş olduğu cevap olarak değerlendirebiliriz. Stres, dürtülerin hedefe ulaşamadığı dönemlerde ve dürtüler engellendiğinde ortaya çıkan bir bunaltı halidir. Bu bunaltı ve sıkıntı durumunda her organizma biyolojik açıdan çeşitli şekillerde zorlanmaya tabi tutulur. Bu zorlanmalar organizmanın çeşitli yerlerinde bozukluklara neden olabilir. Bu durumda strese bağlı psiko-somatik hastalıklardan bahsedilebilir. Zincirin halkaları basit bir kaşıntıdan, vücudun muhtelif dokularında çeşitli tür kanser geliştirmeye kadar gidebilen bir sürecin olduğunu göstermektedir. Laboratuar çalışmalarında hayvanlar üzerinde yapılan denemelerde strese maruz kalan hayvanlarda, ülserden kansere kadar oluşabilen süreçler görülmüştür. Aynı şeylerin insan organizması için de söz konusu olduğu iddia edilmektedir. Ancak üzerinde durulması gereken önemli bir konu aynı stres  etkenine maruz kalan bireylerin cevaplarının farklılığıdır. Strese karşı dayanıklılık, hastalığın oluşmasını engelleyen ciddi bir engel iken stresin hangi tür psiko-somatik rahatsızlığa neden olacağı ile ilgili konu da açığı kavuşturulmalıdır. Burada yatkınlık söz konusudur. Bazı organizmaların genetik yapısında bazı hastalıklara karşı eğilim mevcuttur. Bio-psiko-sosyal bir model olan insanın, negatif unsurların oluşturulduğu durumlarda biyolojik eğilim içinde olan bölge veya organlarında hastalıklar çıkarmaktadır. Aynı stres etkilerine maruz kalan bireylerin bir kısmında tansiyon, bir kısmında şeker bir kısmında astım bir kısmında da deri reaksiyonları meydana gelebilmektedir. Stres, vücuttaki farklı sistem ve organları etkileyebilmektedir. Bunu da belirleyen kişinin bu hastalığa olan yatkınlığıdır. Stres burada tetikleyici bir mekanizma görevini görmektedir.
Dinamik psiko-patoloji içerisinde somutlaştırma çok önemli bir yer işgal etmektedir. Somutlaştırma, psikolojik bir rahatsızlık sonucunda ortaya çıkmaktadır. Kişinin dinamik süreçlerindeki tıkanıklıklar ve problemler bir alarm sistemi gibi kişiye sinyal vermektedir. Kişinin bu sinyali fark etmesi ve ona uygun tedbirler alması istenmektedir. Kişiden geçici çözümler değil radikal çözümler talep edilmektedir. Psiko-dinamik süreçte somutlaştırılan organ ve o organın fonksiyonu rasgele seçilmeyip özel bir anlam içermekte ve ona özel bir mesaj yüklenmektedir. Bu manada semptom olarak karşımıza gelen herhangi bir belirti, arka planında psiko-patolojik  yapının tercümesini bize aktarabilmektedir. Bir vakamızda babasıyla ödipal çatışması olan bir birey, babasının kalp krizi geçirdiğini öğrendiğinde çok bunaltı ve sıkıntı hissederek acilen hastanedeki babasına ulaşmış ve onun ölmemesi için büyük bir gayret göstermiştir. Babası iyileşip taburcu olduktan kısa bir süre sonra hastamızda panik bozukluk rahatsızlığı başlamıştır. Ani ataklar halinde nabzı hızlanmakta, kalbi şiddetli bir şekilde çarpmakta ve kalbinin duracağı ile ilgili yoğun korku yaşamaktadır. Bu sanki babaya yapılan bir gönderme, bir bedel gibidir. Aynı şekilde babasıyla ödipal çatışması olan bir genç hastamız babasının tansiyon yüksekliğine bağlı kısmî bir beyin kanamasından sonra kendisi de aynı korkuları yaşamaya başlamış; kendisinin her an beyin kanaması geçireceği ve felç olacağı ile ilgili kaygıları yoğunlaşmıştır. Her iki hastamızın incelenmesinde rahatsızlıkların, her ne kadar davranışçı ve bilişsel etmenler de bulunsa, temel dinamikleri incelendiğinde organ seçiminde bilinçdışı  babayı öldürme arzusunun hayata geçirilmiş olmasından dolayı duyulan kaygının bir bedeli olarak ortaya çıktığı tespit edilmiştir.
Bir başka örnekte, mazoşist bir yaşantı içerisinde olan hastamız, eşiyle olan ilişkilerinde beyine karşı sadist duygularını tatmin etmek için eşinin en çok nefret ettiği gayta ile ilgili problemleri gündeme getirmekte ve ülseratif kolit rahatsızlığı oluşturmuş idi. Fakat bu hasta kanlı dışkısını her yere bulaştırmakta, bu süreçten de sanki gizli bir haz almaktaydı. Bir başka hastamız ne zaman yoğun anksiyete  altına girse ürtiker çıkarmakta, tüm vücudu kabararak kaşınma krizlerine girmekteydi. Reaksiyonunu deri yoluyla ortaya koyuyordu. Obsesif kompulsif kişilik örüntüsü içinde olan bir başka hastamız, inatçılığını ve tutuculuğunu, kalın bağırsaklarını çalıştırmayıp kabız olarak simgeliyordu. Öfkelendiği dönemlerde ise ishal oluyor ve sanki dışkısıyla dünyayı kirletip cezalandırıyordu. Bu organların hepsi irademiz dışında faaliyet gösteren organlarımızdır. Somutlaştırma ancak bunlar üzerinde cereyan etmektedir.
Ağır diyabeti olan genç bir hastamız, stresör faktörleri kontrol altına aldığında insülin ihtiyacı çok azalmış, kan şeker değerleri marjı stabillik arz etmeye başlamıştır. Bir başka hastamız dinamik terapi süreci içerisinde bulantı, kusma reaksiyonları geliştirmiş, bunları kaale almaz bir tavır sergilediğimiz bir gün tansiyonunu 23′e kadar çıkartıp yüzümüzdeki korku ve panik hissini gördükten sonra yatışmış ve kısa süre içerisinde normal tansiyon seviyesine indirmiştir.

20. Dönüştürme (Konversiyon)
Gelişmiş ülkelerde dönüştürme savunma düzeneğine oldukça az rastlanmaktadır. Gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde ise daha sıklıkla karşımıza çıkar. Erkeklere göre bayanlarda daha fazladır. Bireyin olgunlaşma ve entelektüel seviyesi arttıkça içsel çatışmaları saf bir bunaltı ve anksiyete  olarak hissedilirken; bunun tersi durumlarda birey iç çatışmalarını, dönüştürme veya konversiyon reaksiyonu şeklinde ortaya koymaktadır. İd’in libidinal  enerjisinin pozitif veya negatif anlamda deşarj ettirilmesine karşı engellerin bulunduğu durumlarda dönüştürme düzeneği devreye girer. Boşalmaya çalışan dinamik güçlerle onları engellemeye çalışan engelleyici güçler arasındaki bilinçdışı  savaşımda birey kendini dönüştürme mekanizmasıyla ifade edebilir. Dönüştürme, vücudumuzun irademizle kontrol edebildiğimiz organlarının fonksiyonel olarak bozulmasına veya devre dışı bırakılmasına verilen isimdir. Özellikle motor hareketlerimizi sağlayan kas kuvvetimiz, konuşmamız, görmemiz, işitmemiz, tat duyumuz, yürümemiz, dokunmamız, irademizin tercihi ile kontrol edebildiğimiz organlarımız ve fonksiyonlarımızdır. Psikolojik çatışma durumlarında organlarımızın bu doğal görevleri devre dışı kalabilir. Bu durumda histerik körlükten, histerik sağırlıktan ve konuşamazlıktan ve histerik felç ve bayılmadan söz edebiliriz. Tüm bu durumlarda dönüştürme mekanizması devreye girmiş, içsel bir çatışma bir organın bozukluğu ile kendini ifade imkânı bulmuştur. İçsel duyguların teferruatıyla dile getirilemediği zamanlarda bu duyguların toplumsal bir dil olan somutlaştırma  diliyle ifade edilmesi bir çözüm yolu olabilmektedir.
Bu savunma düzeneğinin çalışma sistematiğine daha derinlemesine bakacak olursak iki ana parça üzerinde oluştuğunu gözlemleriz. Bunlardan birincisi hazza ulaşmak için yaşanmak istenen dürtülerin bireyin egosuna ters düşmesi, gerçekliğe aykırı bulunması veya süperegosuyla zıtlık arz etmesi durumunda ortaya çıkar. İkinci eksende ise kişinin saldırganlık dürtülerinin ve öfke deşarjının meydana getirdiği tehlikelere karşı konversiyon reaksiyonu ortaya çıkabilir. Bir başka şekilde egonun gerçekliği kabullenememesi durumunda da bir yadsıma reaksiyonu olarak dönüştürme  reaksiyonu kullanılabilir.
Henüz genç yaştaki bir kızımız okul dönüşü eve geldiğinde annesini bir başka erkekle yatak odasında görünce o andan itibaren görme fonksiyonunu yitirmiş, histerik bir körlük geliştirmiştir. Görülen ilk materyal yadsınarak bilinçdışına itilmiş ve bu ikili savunma düzeneği egoya bir kurtuluş reçetesi sunmuştur. Muhtemelen idol edindiği annesini böyle bir şekilde görmek ve yakalamak genç kızın egosuna çok ağır geldiği için ve ardından büyük bir yıkım yaşama ihtimali bulunduğundan peş peşe ilgili savunma düzeneği devreye sokulmuştur. Tüm savunma düzeneklerinde olduğu gibi burada da amaç bireyin egosunun güçlü bir şekilde ayakta kalmasını temin etmektir.
Aile ortamında ağır hakaretlere maruz kalan veya eşi tarafından sözle tahkir edilip her gün aşağılanan bir hanım histerik bir sağırlık geliştirebilir. Aynı şekilde ayakların felç olması, ellerin felç olması, bayılma nöbetlerinin geçirilmesi, dönüştürme  reaksiyonunun çok sık görülen diğer türleridir. Bilindiği gibi somutlaştırma savunma düzeneği irademizle kontrol edemediğimiz bir takım organların fonksiyonel bozukluğuna verdiğimiz isim iken dönüştürme savunma düzeneği irademizle kontrol edebildiğimiz organlarımızın bozukluğuna verilen bir isimdir. Zaman zaman bu iki savunma düzeneği birbiriyle iç içe işlemekte ve sınırlar ortadan kalkabilmektedir. Daha da ötesi savunma düzeneği olmaktan öteye narsistik  kişilik bozukluğunun libidinal enerjisinin dış nesnelere yönlendirilememesi sonucu enerji, bireyin kendine yönlendirilebilmektedir. Bu durumda da hastalık hastalığı olarak niteleyebileceğimiz hipokondriyasis  klinik tablosu ortaya çıkar. Birey muhtelif organları üzerinde aşırı bir hassasiyete sahip olmakta, o organlarını çalışmasıyla ilintili olarak katastrofiye veya felaket yorumlarına yönelmektedir. Bu durumda da somutlaştırma ve dönüştürme savunma düzeneğinin iç içe geçtiği bir yapıyı gözlemlemek mümkündür. Psikolojik olgularda konuya bir perspektiften yaklaşmak her zaman için hatalı sonuç verir. Savunma düzenekleri de aynı şekildedir. Bir savunma düzeneği birçok savunma düzenekleri ile birlikte çalışırken kimliğin ve kendiliğin muhtelif parçalarıyla da etkileşim içine girer. Böyle bir komple yapıyı daha iyi kavrayabilmek için iki klinik tablonun izahını burada yapmak istiyorum:

Vaka 1:
Anadolu’da kırsal kesimde çalışan hekim arkadaşlarımızın sıkça karşılaştığı rahatsızlıkların birisi de dönüştürme  mekanizmasına bağlı konversiyon bayılmaları veya felç halleridir. Zorunlu hekimlik yaptığım dönemde sıklıkla bu tip savunma düzenekleri ile karşılaşmış ve olaya müdahil olmuştum. Bunlardan birisinde genç bir hanım evliliğinin henüz birinci yılındaydı. Çok büyük ümitlerle ve mutluluk hayalleriyle yapılan bir evlilikten sonra ağır bunaltılar ve hayal kırıklıkları yaşamaktaydı. Dağ başında sürdürülen bir mezra hayatında her türlü ağır iş koşullarında çalışan ve akşama kadar yorulan bu genç kız, akşam da eşinin ağır hakaretlerine maruz kalıyor ve ondan dayak yiyordu. Cinsel hayatları ise çok kötü idi; eşi ona bir hayvan muamelesi yapıyor ve onu ters ilişkiye zorluyordu. O ise bu tip bir muameleden tiksiniyor ve öfke doluyordu. Evliliğinden pişman idi. Geri anne evine dönmek istiyordu. Ancak gelin olurken kendisine beyaz gelinlikle çıktın ancak buraya kefeninle dönersin denilmişti. Dönüş yolları da tıkalı idi.
Bu hanım dâhiliye ile ilgili bir şikâyeti nedeniyle bize müracaat ettiğinde kendisinin hastalık hikâyesini dinlemiş, onu karşımıza alıp konuşmuş ve ciddi bir muayeneden sonra reçetesini düzenleyerek kendisine şifalar dilemiştik. Gözlerindeki ışıktan anladığımız kadarıyla ilk defa insan yerine konuyor, genç bir doktor tarafından muhatap kabul edilmenin gururunu yaşıyor ve mutluluk duygularıyla sanki muayenenin uzamasını istiyordu. Aradan haftalar geçmişti, bir gece lojman kapımın zili çaldı. Kapıyı açtığımda bir grup köylünün feryat ederek kızlarının öldüğünü, hastalandığını ve onu kurtarmam için yalvardığını gördüm. Apar topar aşağı indiğimde ambulansın içine yatırılmış, hiçbir yeri hareket etmeyen hastamızı gördüm. Hastanın etrafında tüm ailesi, akrabaları ve damadın yakınları vardı. İlk muayenemde hastamın Dönüştürme reaksiyonu geçirdiği gerçek bir felç hali olmadığı teşhisini koydum. Hastamı muayene odasına alarak hemşire hanımın almış olduğu sakinleştirici bir iğneyi olumlu telkinler eşliğinde yaptırdım. Aradan geçen yirmi-otuz dakikadan sonra hastam yavaşça kendine gelerek ayağa kalktı. Hastalık hikâyesini dinlediğimizde; hastamızın eşiyle yine tartışmaya girdiğini, ağır hakaretlere maruz kaldığını, eşinin ona dayak attığını öğrendik. Tüm bunlar sürdürülürken içini öfke kapladığını, inceldiği yerden kopsun duygusu ile kendisinin de ona vurmak istediğini, ölümü bile göze aldığını ifade etti. İşte tam bu esnada elinin ve ayağının buz kestiğini, canının çekildiği ve gözlerinin karararak boş bir çuval gibi yığılıp kaldığını ve başka hiçbir şey hatırlamadığını anlattı.
Bu hastamıza ne olmuştu da bu hale gelmişti? Birey egosu, önemli ve değerli olduğunu hissetmeye çalışmaktadır. Her beklenti bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmakta, umutların bittiği noktada kişide öfke ve kızgınlık hâkim olmaktadır. Öfke ve kızgınlığın, başladığı noktadan itibaren nerede duracağı kimse tarafından bilinmez; şiddet çok ciddi patlamaları meydana getirebilir. Bu hastamızda da aylardır maruz kaldığı aşağılanma, değersizlik, hakaret, şiddet ve hatta cinsel taciz, bireyde top yekûn bir karşı saldırı ve öfkeye neden olmuştur. İç dünyasındaki bu yoğun patlama arzusu o gün aktive olmuş, beyinden emirler çıkmış, organların bu emirlere itaat etmesi istenmiştir. İşte tam bu nokta önemlidir. Kişi karşısındakinin tüm zulmüne direnebilecek, karşı koyabilecek ve hatta ona saldırabilecek cesareti ve gücü bulmuştur. O artık zayıf değildir, o artık gücü ve haklarını savunan bir bireydir; artık o ölüme bile meyden okumaktadır, hiçbir şeyden korkmamaktadır artık. İşte tam bu cesareti bulduğu anda bunu hissettiği zaman diliminde egonun savunma düzenekleri büyük bir felâketin oluşmasını önlemek için devreye girer, Dönüştürme mekanizması ile kişinin bu gücünü kontrol eder ve birey bayılır. Şimdi ne olmuştur. Onurlu bir mücadele verilmiş, bireyin onuru kurtarılmış ve karşı koyabilme cesareti ve gücü sergilenmiştir ancak; bireyin egosu olayların gelişim zincirini uzun vadeli olarak düşündüğünde bireyin daha büyük bir açmaza gireceğini gördüğü için bu savunma düzeneklerini devreye koymuş, bu şekilde bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemiştir. Birey, hem cesaretini sergilemiş hem de gelebilecek daha büyük bir felaketin önüne geçmiştir. Bireyin egosu çok akıllıca bir manevra yapmıştır çünkü bu olaydan birçok sekonder kazanç  da elde edecektir.
Sekonder kazanç bireyin rahatsızlığı ya da semptomları nedeniyle kişinin kazandığı kazanımlara verilen isimdir. Buradaki sekonder kazanç  nedir? Biraz önce erkek olarak gücünü gösterip, eşini tekmeleyip tokatlayan kişi korku içindedir; bu darbeler karşısında eşi yıkılmış, ona göre felç olmuş belki ölmek üzeredir, bunun sorumlusu da kendisidir. Bu korku ile panik içine düşen koca telaş ile eşini kaldırmaya çalışır ama bir türlü başaramaz. Eşi yerde cansız bir şekilde yatmaktadır. Korku ve panik hissi daha da yoğunlaşır. Hemen civardan yardım istenir. Olaya erkeğin ve kızın akrabaları müdahil olur. Gecenin bir yarısında köy yerinde araç bulup ilçeye ulaşmak oldukça zordur. Bunun için kasabanın belediye başkanına ulaşılarak ambulans devreyle sokulur, gece yarısında ambulansın sirenleri ve ışığı ile hasta apar topar evden alınıp kilometrelerce uzaktaki ilçedeki doktora yetiştirilmeye çalışılır. İş abartılmıştır, köylü için de bir macera ortaya çıkmıştır. İlgili ilgisiz herkes olayın peşindedir.
Sonunda doktora gelinir, doktor olaya müdahale eder ve olaya neden olan koca ciddi bir sorgulamadan geçirilerek doktor tarafından uyarılır. Doktor hastayı zor kurtarmıştır, bundan itibaren eşine ilgi ve sevgiyle yaklaşması önerilir. Bu seferliğine adli rapor tutulmayacağı tehditkâr bir üslupla kocaya anlatılır. Ve hasta büyük bir memnuniyet içerisinde ne kadar önemli ve değerli olduğunu hissederek köyüne geri döner.
Ancak bu hasta hayatta görmediği bu ilgi ve ihtimam karşısında bu davranışlarını alışkanlık haline getirerek dönüştürme  reaksiyonlarının sayısını doktora ulaşılmak ve önemsenmek yani sekonder kazanç için artırabilir. Doktorun görevi burada bu sekonder kazançların önüne geçebilmektir.

Vaka 2: Muayenehanemize üç kişinin yardımıyla sırtta taşınarak çıkarılan hastamız iki ayağını da hareket ettiremediğini ve ağrıdan muzdarip olduğunu beyan etmişti. Elli yaşın üzerindeki bu dul hanım, çok sayıda kızı olan bir anneydi. Kızlardan birisi diğerlerinden farklı, çalışkan ve başarılı idi. Annenin amacı kızlarını okutmak, onları birer meslek sahibi yapmak ve onların bir yuva kurduğunu görmekti. Özellikle kızlardan birini çok önemsiyor ve onun üzerinde hassasiyetle titriyordu. Kızı da bu ilgiye ve ihtimama layık olmaya çalışıyor ve çok başarılı bir tahsil hayatı sürdürüyordu. Çok başarılı giden grafiği, üniversitenin ikinci sınıfında kızımızın bir erkek arkadaşının ortaya çıkmasıyla beraber ters yüz olmuştu. Anne bu ilişkiyi onaylamamıştı. Hatta tehdit edererek evlatlıktan reddedebileceğini beyan etmişti. Kızımız bunun üzerine anneyi terk etmiş ve o erkek arkadaşıyla evlenip onunla yaşamaya başlamıştı. Anne bu acıya dayanamamış ve her iki ayağında da felç hali gelişmiş, ayakları birbirinden uzaklaşacak şekilde kaskatı kesilmişti. Yapılan muayenelerde hiçbir şey bulunamamıştı. Bir konversiyon (dönüştürme) reaksiyonu olduğuna karar verilmişti. Bize geldiğinde bu reaksiyon uzunca bir süredir devam ettiğinden dolayı kalça eklemi leğen kemiğine kaynamış ve dönüşü olmayan bir sakatlık hali söz konusu olmuştu. Burada hastamızın psikolojisi nedir? Kızına bağladığı umutlar tükenince bir nevi kızını cezalandırma isteği kendi vücuduna yönelmiş, kendini tahrip eder noktaya gelmiş ve bunu oluşturabilmek için de dönüştürme savunma düzeneğini oluşturmuşu.

21. Hayal ve Rüya
Hayal ediyorsanız, o bir gün gerçektir. Her gerçek bir hayalle başlar. Bu cümleler hayâlin önemini belirtmek için sıkça kullandığımız cümlelerdir. Bütün projeler önce hayal edilir, ardından realize edilir. Hayal ile gerçekliğin arasındaki fark nedir? Beynimiz açısından hiçbir fark yoktur. Beynimiz ikisini de aynı şekilde algılar. Fakat zihinsel yapımızın gelişmişlik düzeyi ile ilgili olarak neyin gerçek neyin hayal olduğunu hayal etmek zorundayız. Bu ayırımı yaptıktan sonra da farklı farklı anlamlandırmalar ortaya çıkar. Hayalin hayal olduğunu bilmez isek gerçekmiş gibi yaşantılandırırız. Rüya bunun tipik örneğidir. Rüyada iken bütün hayallerimiz gerçekmiş gibi yaşanır ve hissedilir. Uyandığımızda bunun bir hayal olduğunu fark ederiz.
İdden çıkan dürtüler egoya ulaşarak ego vasıtasıyla gerçek dünyadaki nesnelerine varmak ister. Ego bu fonksiyonunu yerine getirebilirse dürtü  hedefine ulaşmış ve üzerindeki yükü boşaltarak rahatlamış olur. Ancak çeşitli nedenlere bağlı olarak dürtü hedefine ulaşamıyor, ego ile işbirliği yapamıyor ve gerçekliğe ters düşüyorsa bu gerilimden kurtulamaz. Gerilimden kurtulamayan dürtüler bilinçdışında çok ciddi bir basınç oluşturarak kişiye büyük bir bunaltı hissettirebilirler. Bu hem yaşam enerjisini temin eden libidinal  dürtüler olabildiği gibi hem de saldırganlık enerjisini ifade eden agresivite dürtüleri olabilir. Bu iki durumda da dürtünün hedefe ulaşması gerçekliği süperegoya ve egoya aykırı ise veyahut da yer ve zaman buna müsait değil ise hayal merkezi aktive edilebilir veya rüyada bir çözüm bulunabilir. Bizi rahatlatan ve en çok kullandığımız mekanizma, hayal ve rüya mekanizmasıdır. Umutların ve hayallerin tükendiği yerde ağır bir depresyon  ve çaresizlik başlar. Ayağımızı yerden kesmeyen hayaller gerçeğe adapte olmamızı kolaylaştırırken ayağımızı yerden kesen hayaller bizi gerçekliğin ötesine fırlatabilir; bu da oldukça tehlikeli sonuçlar yaratır. Sınıfı geçtiğinde babası tarafından bisiklet alınacağı sözünü alan öğrencinin, bir yıl beklemeye tahammülü yoktur. O gece rüyasında zamanı hızlandırır, yılsonunda karnesini alarak başarı dolu karneyi babasına verir ve babasının almış olduğu bisikleti sabaha kadar zevkle sürer.
Hayalindeki kızı kafede gören delikanlı ona bir anda âşık olur ama kıza ulaşması, çıkma teklif etmesi ve onunla flört etmesi imkânsızdır. Kız çok uzaklarda gibidir. Dürtülerin beklemeye tahammülü yoktur. Uyku saatine kadar o kızla nasıl çıkıp gezdiğini hayal eden delikanlı geçici bir avunma ile rahatlamıştır. Gece uykusunda ise bir rüya senaryosunda kırk gün kırk gecelik bir düğün sonrası bir evlilik yaptığını ve olağanüstü bir ilk gece yaşadığını hayal eder. Bunların hepsi kısa sürede olup bitmiştir. Ama gerçekte hepsi yaşanmış gibi algılanmaktadır. Ulaşılamayan kız o gece onun olmuş ve evlenilmiştir. Hayallerimiz ve rüyalarımızla ulaşmak istediğimiz tüm hedeflere ulaşır rahatlar ve boşalırız. Ayrıca saldırmak istediğimiz her nesneye saldırır, öfkemizi deşarj eder ve sınırsızca şiddet gösterisinde bulunabiliriz. Tüm bunlarda hayal ve rüya vasıtasıyla deşarj yolu bulan dürtülerin etkinliği vardır.

22. Saplanma
Dinamik açıdan ruhsal gelişim evreleri ve kimliğin oluşum süreci üç temel aşamadan geçmektedir. Bunlar oral, anal ve fallik dönemlerdir. Bu dönemler, ilgili bölümlerde detaylı bir şekilde anlatılmıştı. Epigenetik bir açılım ile bir evrenin fonksiyonları hakkıyla yerine getirildikten ve olgunlaştırıldıktan sonra bebek veya çocuk bir üst evreye geçmektedir. Bazı durumlarda bu evrelerin ardıllığı bozulmakta ve bir üst evreye geçme imkânı ortadan kalkmaktadır. Bu hangi durumlarda gerçekleşmektedir? Bir bebeğin ilgili evrede aşırı doyurulması veya doyurulmaması veya bir travmaya maruz kalması sonucunda birey o evredeki kişilik özelliklerine saplanıp kalabilir. Burada kastedilen fiziksel bir sakatlık, ruhsal bir büyüyemezlik hali değil, nesne ile ilişkilerin o düzlemde tekrarlanmasıdır. Bunu daha iyi kavrayabilmek için her bir evrenin gelişimsel özelliğinin ve nesne ile ilişkisinin ne olduğunu ortaya koymak gerekir.

a. Oral evre: Ağızcıl evrede birey, haz duyumunu ağız yoluyla elde etmekte ve nesne ile iletişimini ağzıyla sağlamaktadır. Organizmanın açlık, uykusuzluk ve diğer nedenlerle bozulan denge halini dengeye getirmek ağız vasıtasıyla mümkün olmaktadır. Ağız içe alan ve emen organdır. Bebek on iki ay süren bu dönemde pasiftir, beş duyu ile içe alandır ve birisine bağımlıdır. Bağlandığı nesnenin ilgisine ve sevgisine ve bakımına yoğun olarak ihtiyaç duyar. Oral dönemin temel nitelikleri bunlardır. İçe alma, birisine bağlanma ve bir başkasının ilgisine ihtiyaç duyma söz konusudur. Eğer bir anne veya bakıcı bu dönemde, çocuğun ego  gelişmesini önleyecek kadar ona yoğun doygunluk yaşatırsa, her ihtiyacını anında giderir ve sevgisini olağanüstü bir şekilde verirse çocuk bu hoşnutluk duygusu nedeniyle bu aşamadan bir üst aşamaya geçmek istemez. Kendisi de yalancı bir cennetin içindedir. Anne aşırı sevgi nedeniyle çocuğuna çok ağır bir patolojiyi aşılamaktadır. Bu çocuk hayatın gerçekliğini tanıyamayacak ve ilerde büyük zorluklarla karşılaşacaktır. Bu dönemin özelliklerine saplanıp kaldığı için hep birilerine bağlanıp kalma ihtiyacı içinde olacak, hep pasif durumda kalacak ve hep alma eylemini talep edecektir. Bunları yaparken de bunların çok doğal bir şey olduğu ve başkalarının da bunları yapmaya mecbur olduğu duygusunu yaşayacaktır. Ömür boyu başkaları ona bakmak ve onun ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Böyle bir birey ağızcı fonksiyonları daha çok kullanacaktır; içe alacak, obur olacak, sigara ve alkol bağımlılığına yönelecek, çok konuşacak ve beş duyu ile de içe almaya devam edecektir.

Eğer seven, koruyan, kollayan, ilgi ve alaka gösteren bir bakıcısı yok ise çocuk hep huzursuz olacaktır, denge haline hiç ulaşamayacaktır. Aşırı früstrasyon, gerçekliğe adapte olmayı zorlaştıracak ve gerçekliğe adapte olunamadığı için de bu evrenin hazırlığı tamamlanmamış olduğundan dolayı bir üst evreye geçilemeyecektir. Bu tip çocuklarda motor ve zihinsel gelişim yavaşlayacak, ilerde psikoza kadar gidebilecek ciddi ruhsal bozukluklar ortaya çıkabilecektir. Oral döneme saplanmış olan bir birey özerkleşemeyecek ve bağımsız bir birey olamayacaktır. Dolayısıyla bağımsız bir bireyin yapması gereken teşebbüslerden iş kurma, ev kurma, evlenme ve insiyatif kullanma yeteneklerinden mahrum kalacaktır. Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir husus şudur: Bireyin bunları yapabilecek kapasitesi olup olmadığı söz konusu değildir. Böyle bir birey zekâ, eğitim ve hatta sosyal başarı olarak çok üst noktalarda bulunabilir. Ama mutlaka birilerine bağımlı, pasif ve yalnız başına birey olma yetisinden mahrumdurlar; yaşamı genellikle anneleriyle birlikte sürdürürler. Bu nedenle evlenmeyi hep tehir ederler. Evlenseler bile anneleriyle olan iletişimi, eşleriyle olan iletişimden daha yoğundur. Cinsel hayatlarında da çok ciddi problemler vardır. Cinselliklerindeki oral işlev fazladır.
Saplanmanın, egonun savunma düzeneği olması nasıl meydana gelmektedir? Rahata alışıp dinginliğe ulaşan bir ego  yapısı, bir üst evrede bağımsız ve özerk hareket eden, bununla birlikte bu evrenin sorumluluğunu da üstlenebilen bir güce ulaşmalıdır. Bu da früstre edilmesi veya engellenilmesi sayesinde ortaya çıkabilir, bu da hazzın bloke edilmesi anlamına gelir. Terazinin bir kefesinde haz azalırken diğer kefesinde özerkliğin vermiş olduğu haz yükselir. Ego böyle bir riske girmektense mevcut şartları muhafaza etmeyi daha uygun bulur. Burada nesne ile ilişkide ana bir model meydana gelmektedir. Alışılmış olan bu model daha sonraki evrelerde aynen kullanılmakta, sadece içeriği değişmektedir. Anne yerine bağlanılacak başka kişi veya kurumlar bulunmakta ve pasiflik devam etmektedir. Yeni modeller üretmek ve yeni nesne ilişkileri kurmak ego için yeni riskler demektir. Bu risklere girmektense alışılmış, bilinen ve geçerli bir modelin tüm hayata hâkim kılınması tercih edilmektedir. Früstre edilmiş bir oral saplanmada ise bir üst modeli deneme gücü ve kabiliyeti yoktur.

b. Anal Dönem: Oral dönemi sağlıklı bir şekilde atlatmış, anneden ayrılıp özerkleşmiş, ağızcıl fonksiyonlarını tatmin edip hazzı farklı alanlara yönlendirebilmiş bir birey anal döneme sağlıklı olarak geçmiştir. Anal dönem bir birey olarak özerkleşmenin, anneden ayrılmanın ve iradeyi kullanmanın ortaya çıktığı dönemdir. Anal dönemde birey eyleminin yaratıcısı olduğunun farkına varır. Yapma veya yapmama artık onun temel eylemidir. Haz duyusu her ikisini birden yapmak ister. Bunun adı ambivalanstır, aynı anda iki zıt eylemi yapma ihtiyacı anlamındadır. Ambivalans duygusu egonun kontrolü altında bir hedefe doğru yönlendirilebilirse ego  kontrolü sağlanmış demektir.
Bu dönemin ikinci özelliği otoriteye karşı bağımsızlık savaşıdır. Otoritenin kendisinden istediği şeyi vermemek ve ona direnmek, yani inat etmektir. Karşı gelmek ve inat etmek bu dönemin temel niteliğidir. Güç ve otoritenin taleplerine karşı direnebilme her zaman mümkün olamamaktadır. Çocuğun fiziksel zayıflığı, güç ve iktidarının sınırlılığı buna imkân vermemektedir. Ancak dışkılama alışkanlıklarının öğretildiği, uyku saatinin belirlendiği, yemek yemesinin istendiği durumlarda anne veya bakıcılar çocuğun iradesine mutlak olarak tabidirler. Çocuk bu durumlarda güç ve otorite tarafından istenen şeylerin tam tersini yaparak süreci kendi belirler. Dışkılama konusunda inat edip kakasını vermez. Yemek yerken ağzını kapatabilir veya uyku saatinde uyumaz.
Böyle bir dönemi atlatamayan, bu döneme saplanıp kalan bireyler ileriki hayatlarında bu dönemin özelliklerini aynen taşırlar. Vereceği karar karşısında ambivalansı yaşayan bir insan bu dönemin etkisi altındadır, ‘yapayım mı yapmamayım mı, gideyim mi gitmemeyim mi, alayım mı almayayım mı?’, yüzlerce soru enerjisini yiyip yutar. Bu dönemin inatçılığı hayatının her evresinde görülebilir. Güç ve otorite olarak nitelendirdiği kişi ve kurumların kendinden direkt olarak talep ettiği her şey reddedilir, inatlaşılır ve ters tavırlar takınılır. Elde olan tüm yetki, yetenek, güç ve iktidarlar, özellikle tutulur fakat kullanılmaz. Karşı tarafı çileden çıkaracak kadar geciktirilir. İki yaşındaki bir bebek kakasını tutarak annesini bekletirken kırk yıl sonra aynı bebek bir defterdar olarak kapısına gelmiş ve ondan imza isteyen bir mükellefi saatlerce bekletme keyfini yaşar. Bir bilim adamı üniversitede öğrencilere ders verirken ders saatinin büyük bir kısmını gereksiz cüruf malzemeyle doldururken son beş dakikada istemeyerek de olsa dişleri ile dili arasında mevzunun ana kısmını vermeye çalışır. İmkânı olsa onu da vermeyecektir, çünkü bebekliğinde kakasını da vermemişti. Böyle bir karakter örüntüsünde olan birey anal ve sadist bir karakterdedir. Her şeyi içine alır; ilgiyi, parayı bilgiyi. Ancak dışarı hiçbir şey çıkmaz, her şey onun içindedir. Bu karakter örüntüsü bir yerde varyemez amca tiplemesini yaratırken diğer tarafta koleksiyonculuğa soyunup evdeki çöpleri dahi atamayacak şekilde çöp biriktiren bir tip karşımıza çıkar. Burada da aynı şekilde öğrenilmiş olan bir modelin hazzı gereksiz yere daha sonraki evrelere taşınmaktadır.

c. Fallik Evre: ilk iki evrede ikili ilişkiler içerisinde olan çocuk bu dönemle birlikte üçlü ilişkiye geçmektedir. Bir sevgi nesnesine ulaşabilmek için ona hâkim olan üçüncü bir şeyle mücadele vermek ve onu yenmek zorundadır. Bu ödipal  bir çatışmadır. Ödipal çatışma, baba ile özdeşim yapan erkek çocuğun anneye ulaşması için baba ile özdeşimini tamamlayıp anneden vazgeçerek alternatif sevgi nesnelerine yönelmesini gerektirir. Çeşitli nedenlerle baba ile sağlıklı özdeşim kuramayan ve alternatif sevgi nesnelerine yönelemeyen bireylerde çatışma bilinçdışına itilir. Bozuk bir plağın aynı sözleri dönüp dönüp tekrarlaması gibi sistem bu modeli ömür boyu uygulamaya çalışır. Güç ve otoriteye karşı büyük bir bilinçdışı  savaş sürdürülürken aynı zamanda güç ve otoriteye karşı duyulan büyük bir korku mevcuttur. Bütün sevgi nesneleri ele geçirilmeye çalışılırken otorite tarafından cezalandırılacağı kaygısı hep içte yaşatılır. Bu kaygı zaman zaman panik bozukluk, bazen fobi, ara sıra psiko-somatik bozukluklar ve bazen de cinsel fonksiyon bozuklukları şeklinde görüldüğü gibi bazen de oto kastrasyon  şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Klinik tabloların büyük bir kısmı ödipal dönemdeki çatışmalardan ve saplanmalardan ibarettir. Bu dönemlerle ilgili detaylı bilgi ruhsal gelişim evrelerinde verilmişti.

23. Gerileme
Altı yaşındaki çocuk odaya girdiğinde annesinin kucağında bir bebek görür. İlk başta eve yeni gelmiş bir oyuncak gibi büyük bir merak ve ilgi ile bu bebeğe yaklaşan çocuk, daha sonra bu bebeğin evde temel ilgi odağı olduğunu fark eder. Zihinsel kavramasıyla bebeğin yeni bir kardeş olduğunu anne ve babanın ve diğer akrabaların bebeğin üzerine titrediğini ve ona büyük bir sevgi gösterdiklerini fark eder. Çocuğun evdeki tahtı sallantıdadır. Kendisine olan ilgi ve sevgi büyük oranda azalmıştır. Bunun karşılığında artık aldığı ödül, ’sen ağabeysin,’ ‘abla oldun, büyüdün’ cümleleridir. Çocuk böyle bir büyümeyi kabullenememektedir. Yapacağı tek şey vardır; küçülmek, yani gerilemek. Birkaç gün sonra geceleri yatağını ıslatmaya başlar, hemen ardından da konuşması bozulup kekeler. Bu bir savunma düzeneğidir. Mevcut koşullara adapte olamayan ego  güçleri, daha ilkel bir evreye inerek dengeyi oluşturmaya çalışmaktadır.
Gerilemedeki temel mekanizma hayatımızın herhangi bir evresinde ciddi bir travmayla karşılaştığımızda bebekliğe özgü dönemlere dönme isteğimizin içimizde canlanmasıdır. Bir öfke krizini atlatabilmek için buzdolabındaki yiyeceklere saldırmamız oral bir tatmin, dışarıyı güvensiz bulup kavga ettiğimizde veya eşimizden ayrıldığımızda hemen annemize yönelmemiz, anne kucağını özlememiz ya da en azından memleket hasreti çekmemiz gerilemenin bir başka boyuttaki açılımıdır.
Gerilemeyi iki bağlamda ele alabiliriz: Ego kontrolünde sağlanan gerileme ve ego denetimi dışında ortaya çıkan gerileme. Sanatçıların, müzisyenlerin, ressamların veya bestekârların yaptığı, en temel duygularımıza inip hepimizin evrensel duygularına tercüman olarak duygularımızı ortaya çıkarmaları, ego kontrolünde bir gerilemenin sonucudur. Ego kontrolünde yapılan gerileme bir dalgıcın su altına dalıp sünger avcılığı yapması gibi tehlikeli ve riskli bir iştir. Ne kadar çok derinlere dalarsa o kadar çok dokunulmamış ve büyük süngerleri çıkarabilme imkânına sahipse aynı oranda vurgun yeme riskini de içinde barındırır. Psikoz hali, bir gerileme halidir; bebeksi bir düşünme şeklidir ya da vurgun yemiş bir dalgıç halidir.
Ego kontrolünde geçici gerilemelere örnek verecek olursak; bir bebek ile konuşurken bebeksi konuşuruz. Burada aslında kendi bebekliğimize bir gönderme vardır. Bebeklerle veya çocuklarla oyun oynamaktan zevk alırız. Burada rasyonalize edilmiş bir perspektifte çocukluğa dönüş söz konusudur. Regresyon, hayatın ileri evrelerinde çeşitli travmatik olaylarla karşılaşmış bireylerin çözüm yolu olarak başvurduğu savunma düzeneklerinden birisidir. Bu çerçevede ağır bir travmaya maruz kalmış bir bireyin depresif bir hale dönüşmesi yani pasif, başkalarına bağımlı, başkalarının ilgi ve alakasına muhtaç olması bir gerileme olarak nitelendirilebilir. Travmalar sonucu ortaya çıkan birçok klinik tablo regresyon  (gerileme) başlığı altında değerlendirilebilir.

24. Yüceltme
İdeal bir insan var olsaydı yukarıda bahsetmiş olduğumuz savunma düzeneklerinden hiç birisini kullanma ihtiyacı hissetmezdi. İdeal bir insanın tek bir savunma düzeneği olmalıydı; bunun adı da yüceltmedir. Yüceltme, bilinç dışında haz arayan dürtülerin hedefe doğru yönelerek ego  sayesinde gerçekliğe ve süperegoya uygun bir şekilde deşarj yolunun bulunmasının temin edilmesidir. Bağımsızlığını ve özerkliğini kazanmış her bir birey beğenilmek ister, başkalarından farklı olmak, güç ve iktidar sahibi olmak ister ve bu güç ve iktidarı sonuna kadar muhafaza etmek ister. Bunları yaparken binlerce, belki milyarlarca istek yola koyulur. Herkesin dürtüsünün serbestçe aktive olduğu ve uygulanabildiği bir ortamda sadece kaos, anarşi ve acı meydana gelir.
İnsanlar birlikte yaşayacak ve bir medeniyet oluşturacaklarsa dürtülerine bir şekil vermek, onları belirli zaman dilimlerinde, belirli mekânlarda, belirli çerçevelerde tatmin edebilir hale getirmek zorundadırlar. En temel dürtümüz yemek ve içmek dürtüsüdür. Dünyadaki her insan yer ve içer ancak yeme ve içmenin zamanı, zemini, usul ve şartları vardır. Bunları yerine getirerek yemek ve içmek yüceltme mekanizması iken, hırsızlıkla, hainlikle ve saldırganlıkla bu ihtiyacı gidermeye çalışmak yüceltmenin tam tersidir. Bebeğe ilk önce nasıl ve ne şekilde yiyeceği öğretilir. Yani yüceltme mekanizmasının ilk şekilleri verilir.
İkinci temel dürtü cinsel dürtülerdir. Dünyadaki insanların büyük çoğunluğu cinsel dürtülerini tatmin ederler; bu gayet doğal bir şeydir. Bu tatminin süreci, şartları ve çerçevesi evrensel kurallarla ve kültürel öğelerle belirlenmiştir. Bu çerçeveye riayet edilerek yapılan cinsel tatmin süreci, toplum tarafından onanır, takdir edilir hatta taltif edilir. Caddede giden genç kıza ilgi duyan delikanlı caddede onunla cinsel bir birliktelik yaşamak isterse ve buna yönelirse toplum tarafından ağır şekilde cezalandırılır. Aynı delikanlı o kızı ikna edip kültürel çerçeveye uygun bir evlilik ilişkisi oluşturursa aynı cinselliği daha uygun şartlarda daha uygun imkânlarla yapar ve bunun karşılığında toplumdan takdir hatta taltif görür.
Temel dürtülerimizden birisi de saldırganlık dürtüsüdür. Bireysel varoluşumuzu engelleyen her türlü engel bizde öfke ve kızgınlık yaratır: ‘Öfke baldan tatlıdır.’ Öfkeyi boşaltmak kendi başına tatmin yoludur: Dürtü deşarj olur. Kızdığımız, öfkelendiğimiz birisine öfkemizi boşaltmak, onu yaralamak hatta öldürmek toplum tarafından yasaklanmıştır. Böyle bir eylemi gerçekleştirdiğimizde hapisten idam cezasına kadar ağır bedeller ödemek durumda kalırız. Biyolojik veya psikolojik yapımız kaynaklı yoğun kızgınlık ve öfke duygularına sahipsek boks sporunda sporcu olabilir, askerde özel timde görev alabilir veya polis teşkilatında sorgu yapabiliriz. Bu durumlarda anarşisti yakalayabilir veya teröristi öldürebiliriz. Üstüne üstlük bize madalya verilir veya ekstradan ikramiye alırız. Öldürme fiilini sokakta gerçekleştirdiğimizde toplum bizi cezalandırır.
Güç ve iktidar sahibi olmak hepimizin arzusudur. Kaba kuvvete başvurup, sokak kabadayılığı yapar ve mafya örgütlenmesine gidersek bu güç ve iktidar arayışı yasal bir zeminden uzak kalır; toplum böyle bir yönelime giren şahsa ağır bedel ödetir. İnsanları yönetmek ve yönlendirmek, insanlar üzerinde güç ve iktidar sahibi olmak istiyorsak, toplumun öngördüğü hiyerarşik basamaklardan kademe kademe geçmek zorundayız. Askeri okulları bitiren başarılı bir komutan, genelkurmay başkanı olarak bir orduyu yönetebilir. Siyasete girerek seçmenin karşına geçip seçmeni ikna edebiliriz veya başbakanlığa talip olarak o makamı hak ederek ülkeyi yönetiriz. Ticarete atılarak para kazanır, fabrikalar açar, binlerce işçiye ekmek kapısı sağlar, ekonomik gücümüzün getirisini gururla taşıyabiliriz. Bilime ve sanata yönelir, güç ve iktidarımızı o alanlarda oluşturarak hem beğenilme duygumuzu hem de güç ve iktidarımızı toplumun onayladığı ve değer verdiği bir alanda oluşturabiliriz. Bireyler, yukarıda bahsettiğimiz tüm alanlarda, toplumun göstermiş olduğu yollardan, primitif dürtülerini olgunlaştırarak tatmin etmektedirler. Böyle bir toplumda bireyler hedeflere yönelecekler, belirli bir emek harcayacaklar ve egolarının güçlü denetimleri sayesinde dürtülerini deşarj etme imkânı bulabileceklerdir. Tüm bu durumlar yüceltme savunma düzeneğinin ürünü olarak ortaya çıkmaktadır.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Savunma Mekanizması 3

Cuma, Ocak 2nd, 2009

Borderline kişilik örgütlenmesinde ise kişinin egosu lokal bir negatif duygu içinde değildir. Genel yaşamın içinde arızî veya istisnaî olarak ortaya çıkan bir şarta bağlı bir öfke ve kızgınlık içinde değildir. Bunun yerine dünyayı iki kategoride algılayan bölünmüş ego  yapısı ya siyahtadır ya da beyazda; ya iyidedir ya da kötüde; ya mutluluktadır ya da mutsuzlukta; ya sakinliktedir ya saldırganlıkta. Bu duygulardan iyi kimliği temsil  eden iyi kendiliğe sahip olduğunda bu, organizma için hoşnutluk, rahatlık ve denge halini temsil etmektedir. Kişinin buna bir itirazı yoktur, ego ile uyumludur. Ancak birey bölünme mekanizması nedeniyle kendiliğinin kötü kısmına geçmiş ise organizmanın dengesi bozulmuş ve denge arayışı için bir araştırmaya koyulmuştur. Kişi bir an önce dengeye gelebilmek için kötü kendiliğin kendine hissettirdiği duygulardan sıyrılmalıdır. Ama sıyrılmaya çalıştığı bu duygular kendisinin bir parçasıdır. Eli, ayağı, gözü gibi ruhunun bir uzantısıdır. Bunu kaldırıp atamaz. Hâlbuki yer değiştirme savunma düzeneğindeki kızgınlık ve öfke, kişinin egosunda emanet durmaktadır. Emanet duran bu nesneyi hemen bir başka yere gönderme lüzumu hissetmektedir. Bu duygu organizmaya, kendiliğe ve benliğe yabancıdır ve istenmeyen bir şeydir. Hemen bir başkasına atıldığında kişi rahatlar. Burada en ilginç olan nokta, öfkenin deşarj edildiği kişi veya kişilerin bu duygulardan etkilenip etkilenmediğinin önemli olmamasıdır. Kişi içindeki sıkıntıyı bir başka tarafa boşaltmıştır. Karşı taraf bunu almış mı almamış mı bunun hiçbir önemi yoktur.
Borderline yapıda kötü kendiliğin başka tarafa yönlendirilmesi, Yer Değiştirme’de olduğu gibi değildir. Borderline, kendi uzantısı olan ruhunun bir parçasına emanet bir yer aramaktadır. Bu emanet yer sağlam olmalıdır, bu yükü kaldırabilmelidir. Yükü aldığına dair cevabı, geri bildirim olarak bildirmelidir. Kötü kendilik kurban olarak nitelendirdiğimiz kişiye yönlendirilip ona yükleme yapılmaya başlandığında bir müddet sonra kişinin bir parçası yavaş yavaş karşı tarafa yüklenmektedir. Bu yüklenme sanki vücutta biriken fazla elektriksel yükün kişinin kendini yakmasını önlemek için bir başka emanet alanda toplatılması gibidir. Burada can alıcı nokta; kişi kendi hissettiği kötü kendilik duyumlarının aynısını karşıdaki kişinin yüzünde, mimiklerinde sözlerinde davranışlarında ve duygularında hissettiği anda kötü kendiliğin karşıya yüklenmesidir, kişi bu andan itibaren iyi kendiliğe geçebilir.
Borderline’ın kötü kendiliğini yüklemesi derece derece farklılık arzedebilir. Früstre edilmiş (engellenmiş) bir kimlik, dayanma kapasitesi düştüğü için tetiklenerek acilen bir konteynır arayışına girebilir. Bu durumda etrafında bulduğu konteynırına yükleme yapar. Herhangi bir früstrasyon (engellenme) olmadan dışsal bir nesnenin çağrışım zinciri ile birey kötü kendiliğe geçebilir. Veyahut früstrasyon dışsal bir uyarıcı olmadan ve tetikleyici bir faktör bulunmadan da kendi içsel tasarımları ve düşünce süreçleri içerisinde kişi kolaylıkla kötü kendiliğe geçip o negatif duyguların etkisi altında kalabilir. Tüm bu durumlarda konteynıra, hissedilen duygu oranında bir yükleme yapılmaktadır. Burada belki iki alt gruptan bahsedilebilir. Birincisi; kişinin yüklendiği negatif yükün şiddet derecesine göre kötü kendiliğin boşaltılma şiddet derecesinin değişmesi, ikincisi ise bölme mekanizmasının çok daha primitif düzeyde kalmasına bağlı olarak geçişlerin ani ve şiddetli olmasıdır. Burada kastettiğimiz birinci anlamda, içsel veya dışsal nedenlere bağlı olarak bireyin dengesinin bozulmasının veya etkilenmesinin şiddet derecesi söz konusu iken, ikinci bağlamda kişinin kendilik gelişiminin olgunlaşma sürecinin primitifliği veya olgunluğuna bağlı olarak bir şiddet derecesinden bahsedilebilir. Bunu klinik vakalarda net olarak görmek mümkün olmaktadır. Örneğin bazı borderline  kişilik örgütlenmelerinde früstrasyonun şiddet derecesine göre tepkinin veya yüklemenin ağırlığı bununla orantılı bir şekilde değişmektedir. Bunun yanında ikinci grup borderline kişilik örgütlenmelerinde bölme mekanizması herhangi bir olgunlaşmaya uğramadığından çok ufak früstrasyonlar, çok ağır patlamaları ve yüklemeleri meydana getirebilmektedir.

b. Dönüştürücü özdeşim
Savunma mekanizmalarının temel amacı egonun ve kendiliğin varoluşunu sürdürmesi, patolojik de olsa bir denge halinin muhafaza edilmeye çalışılmasıdır. Bu bağlamda dönüştürücü özdeşim yer değiştirme düzeneğinden başlayan spektrumun en ağır uç noktasını temsil  etmektedir. Dönüştürücü özdeşim, kimliğin veya kendiliğin entegre edilememesi ve sağlam bir yapı içinde bütünleştirilememesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Kişinin öncelikle dürtülerini erteleyebilmesi, geciktirebilmesi, bekletebilmesi ve daha sonra bunlar üzerinde denetim kurabilmesi gerekmektedir. Bu da gelişmiş bir ego  fonksiyonuyla mümkündür. Ego gelişimi sağlandıktan sonra toplumsal uyumun oluşturulabilmesi için değer yargılarının içselleştirilmesi, zihinsel yapımızın bir kısmının süperego olarak farklılaşması gerekir. Bu süreçler meydana gelirken bunların hepsini kuşatan bir kendilik duyumunun, bir kişilik örgütlenmesinin temel bir zemininin oluşması gerekmektedir. Nesne ilişkileri bağlamında kişilik örgütlenmesinin ötesinde nesne ile iletişimin sağlıklı bir zeminde yürüyememesi sonucunda ortaya çıktığına inandığımız bu entegrasyon eksikliğinin en güzel göstergeleri dönüştürücü özdeşimde meydana gelmektedir. Kişinin bedeni ve onun temsilcisi zihinsel aygıtı, kuşatıcı bir çeper oluşturamamaktadır. Onun yerine kimlik parça parça, fragman fragman veya fenomen fenomen yaşamaktadır.

Dönüştürücü özdeşim üç şekilde tezahür edebilir:
1. Özlediği kimlik parçalarını kendi içine almak
2. Kendi kimlik parçalarını veya kimliğin tamamını başka insanlara vermek
3. Dışarıdaki kimlik parçalarını başka nesnelerden başka nesnelere aktarmak.

1. Özlediği Kimlik Parçalarını Kendi İçine Almak

Kişi içindeki zayıf kimliği veya kimlik öğelerini bir başka nesnede yaşatabildiği gibi, özlediği kimlik parçalarını veya kimlikleri kendi içinde yaşatabilir veya onlar olabilir. Bir hastam, onunla yaptığım görüşmelerde zaman zaman psikotik süreçlerin içine giriyordu. Kısmen ego  denetiminin olduğu bu dönemlerde benim kimliğim ile kendi kimliğini karıştırıyor, dehşetli bir sıkıntı içine giriyordu. Bu bir nevi anne ile özdeşleşme ve ayrışma sürecinin bir tekrarı gibiydi. Zaman zaman da daha önceki hekimlerinin kimliğini alıyor onların ses tonuyla ve kimliği ile benimle konuşuyordu. O esnada kendi kimliğini bana atıyor, benim şahsımda canlandırıyordu.
Bu yapı, ergenlik dönemlinde rol özdeşmelerindeki rol denemelerinden başlayarak psikotik manadaki dönüştürücü özdeşime kadar geçen dereceleri içinde barındırabilir. Aldığımız rol örnekleri veya özdeşim kaynakları kendi kimlik parçamız içinde eritilip sürecin içine sokulabiliyorsa bir problem yoktur. Alınan özdeşimler kimliğimizde etkin oluyorlar ve kimliğimizin rengini ortadan kaldırıyorlarsa bu bir dönüştürücü özdeşimdir. Sosyolojik alt kimlikler ve grupların üyesi olmak, modayı takip etmek, marka peşine düşmek bu mekanizmanın incelenmeye ve araştırmaya değer diğer alanlarıdır.

2. Kendi Kimlik Parçalarını Veya Kimliğin Tamamını Başka İnsanlara Vermek

Ego ideali bir kenarda tutulacak olursa burada sağlıklı özdeşim mekanizması ile kastettiğimiz şey, ilkel ve olgunlaşmamış savunma düzeneği olarak nitelendirilebilir. Kimliğin oluşumunu anlatırken de ifade ettiğimiz gibi bir bireyin kimliği, oluşum sürecinde yamalı bir bohçaya benzer. Bu yamalı bohça bir süreç içerisinde kaynaşmaya tabi tutularak her bireyin kendine has bir kumaş dokusunu oluşturur. Eğer bu kumaş oluşturulamıyorsa yamalı bohça yamalı olarak kalır. Yamalı bohçanın iyi tarafları da kötü tarafları da vardır. Yani kimlik örüntüsünün zayıf halkaları da vardır, güçlü halkaları da. Kimlik her zaman epigenetik  bir gelişimle zayıf halkaları yok etmek veya düzeltmek, güçlü halkaları da muhafaza edip daha da güçlendirmek ister. İçimizdeki zayıf kimlik parçalarından hep yansıma yoluyla kurtulmak isteriz. Yansıtma mekanizması bunun basit bir tezahürü iken dönüştürücü özdeşimde bu olay kimliğin bir parçasıdır veya tamamının karşı tarafa gönderilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Kimliğin bir kısmı veya tamamı karşı tarafa gönderilirken, bir başka bireyden de kimlik hemen tamamlanmakta, bir başkasının kimliğinin tamamı veya bir parçası içselleştirilmektedir. Bu içselleştirme, bir introjection (içe atım) olmadığı gibi, gönderme de bir projeksiyon değildir.
Bunu bir vaka üzerinden anlatacak olursak; hastamız küçük yaşlarda iken babası yurt dışına gitmiş ve kendisi kardeşleriyle beraber köyde kalmıştır. Zaman zaman şiddete maruz kalmakta ve eğitim amaçlı olarak amcası tarafından dövülmektedir. Her çocuk gibi oyun çağı döneminde normal olarak o da oyun oynamakta, ancak oynarken amcasına yakalandığında mutlaka dayak yemektedir. Oyun oynarken amcasını uzaktan gördüğünde bir iki kez korkudan altına kaçırmıştır. Hatta zaman zaman arkadaşları, “amcan geliyor” deyip onun korku ataklarını zevkle seyretmişlerdir. Amcasına karşı yoğun korku hissine kapılmakta ve onun gücü karşısında kendini zavallı ve aciz bir durumda hissetmektedir. Kimlik entegrasyonunda kendini savunacak sağlıklı mekanizmalar geliştirememiştir. Hastamız yedisekiz yaşlarında iken kardeşi ile beraber bir orman köyünde bir yaz günü dereye giderler. İki kardeş mutludurlar. Bir süre oynadıktan sonra eve dönüş saati gelir ve eve doğru yürümeye başlarlar. Amcanın dayağına ve babanın şiddetine muhatap olan büyük kardeş arkada, küçük kardeş ise önde yürümektedir. Bir anda büyük kardeşin içinde bir duygu oluşur. Elinde salladığı değneği hemen önünde yürüyen ve hiçbir şeyden habersiz olan küçük kardeşine vurmaya başlar. Vurdukça keyif alır ve kendini çok güçlü hisseder. Küçük kardeş yere yıkılmış sebebini bilmediği bu dayak nedeniyle ağabeyine yalvarmaktadır. Küçük kardeş yalvardıkça ağabey dayağın şiddetini artırmakta ve kendisini çok güçlü hissetmektedir. İşte bu noktada çok ilginç bir şey olur. Ağabey bir taraftan olanca gücüyle vururken bir taraftan da küçük kardeşinin kendine karşı direnmesini ve kendisine karşı gelmesini istemektedir. İçindeki bu yoğun isteğe rağmen vurmayı durduramamakta ve kardeşinin kendisine karşı tepki göstermesini çok istemektedir.
Burada ne olmuştur? Burada tam manasıyla dönüştürücü bir özdeşim gerçekleşmiştir. Ağabey, amcasının kimliğine bürünmüş, kendi zayıf ve aciz kimliğini ise kardeşine yüklemiştir. Ve burada bir paradoks başlamıştır. Bir taraftan amcanın gücüne ihtiyaç duyup onu hissederken diğer taraftan kendi parçasının, gerçek kendi kimliğinin acziyeti karşısında yıkılmakta ve onun direnmesini istemektedir. Dövdüğü kişi kardeşi değil kendi zavallı kimliği haline gelmiştir. Oradaki en büyük arzusu kardeşinin kendine karşı direnebilme ve savaş açabilme gücü göstermesidir. Kardeşi kendi darbelerine karşı tepki ortaya koyup direnebildiği takdirde kendi zayıf kişiliği büyük bir savaş kazanmış olacaktır. Eğer o bu gücü kazanmış olsaydı bu kez geçici olarak özdeşleştiği amca gücünü kaybedecek ve zafiyete düşecekti.

3. Dışarıdaki Kimlik Parçalarını Başka Nesnelerden Başka Nesnelere Aktarmak:

Dönüştürücü özdeşimin bu bölümünde içsel ve dışsal tetikleyici uyarılara bağlı olarak pre-psikotik veya psikotik birey veya borderline  yapı, karşıdaki bireyin kimlik örüntülerini olduğu gibi almak yerine onu bir konteynır olarak kullanıp kendi bireysel kimliği ile ilintili olmayacak şekilde başka kimlik örüntülerini o şahsın kimliğinde canlandırabilmektedir. Bir hastam görüşmelerim esnasında zaman zaman ani tepkiler vermekte, sesimi düzeltmemi istemekteydi. Sesimi zaman zaman bir önceki hekimin sesine benzetiyordu. Bir müddet sonra yüzündeki ifade birden değişiyor, sesimin ben olduğunu ancak sıfatımın eski doktoru olduğunu iddia ediyordu. Ben orada boş bir konteynırdım, muhtelif nesneler benim şahsımda resmi geçit yapıyordu. Zaman zaman tanrı oluyordum zaman zaman da şeytanı temsil  ediyordum.
Burada, dönüştürücü özdeşimin bu alt tipinde sadece bireylerin konteynır olabildiği gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Paranoid bozukluğu olan bir hastam eroto-manik hezeyanlarını sevdiği kızın üzerinde yaşama ve yaşatmaya çalışırken, bu duygularını bir müzik cd’sine aktarmıştı. Seyrettiği bir video klipte oradaki bir görüntünün anlık geçişi ile aynı video klibin içindeki bir ses ya da renk fragmanı, şarkı sözü içindeki küçük bir parça olumlu ve olumsuz kimlik yüklemelerinin yapıldığı büyük konteynırlara dönüşmüştü. Ne zaman güç almak istese o video klibin o anlık görüntü sahnesini mükerrer defalar izleyerek güç ile donanıyordu. Hayalindeki partnerinin kendisine hissettirdiği kırılganlık ve üzüntü duygusunu tam manasıyla tekrar tekrar hissedebilmek için aynı video klibin bir bölümündeki sarı heykel görüntüsünü görmeye çalışıyordu. Video klipteki her şey bir anlam kazanmıştı.

c- Dönüştürücü Özdeşim ve Yansıtmalı Özdeşim İlişkisi
Yer değiştirme savunma düzeneğinden, yansıtmalı özdeşim savunma düzeneğine ve oradan da dönüştürücü özdeşim mekanizmasına geçen sürece ulaşabiliriz. Buradaki spektrum nerede başlıyor, nerede bitiyor net bir şekilde bunun ayırdına varmak zordur. Yer değiştirme ile yansıtmalı özdeşimin ayrımını yapmak için yukarıda verdiğimiz ölçüt geçerli olabilir. Ancak yansıtmalı özdeşim ile dönüştürücü özdeşimin ayrıştırmasını yapmak oldukça zor olabilmektedir. Burada dönüştürücü özdeşimi izah etmeden borderline  kişilik örgütlenmesinin bir kısmının, kimliği ve kendiliği dönüştürücü özdeşime tabii tuttuğunu ifade edebiliriz. Bu ne demektir? Bunu anlatabilmek için agresörle özdeşleşmek terimini izah etmek istiyorum. Bir çocuk dişlerindeki çürükler nedeniyle diş hekimine gittiğinde çaresiz ve korumasızdır. Diş hekimi elindeki bir takım aletlerle onun ağzına hiç de hoş olmayan müdahaleler yapmakta ve çocuk çaresiz bir şekilde korku içinde beklemektedir. Karşıda güçlü bir yapı vardır, kendisi ise zayıf ve acizdir. Ego bunu sindirememektedir. Bu çocuk bu kaygılarla eve geldiğinde ilk yapacağı şeylerden birisi agresörle özdeşleşmedir. Eve gelir gelmez eğer küçük bir kardeşi varsa ona, küçük kardeşi yok ise oyuncak bebeklerine bir diş hekimi gibi müdahale etmeye çalışacaktır. Ego, bu zayıflığa katlanabilmek için diş hekiminin güç ve otoritesini kendi içine almış, kendisi diş hekimi olmuş ve karşısındaki küçük kardeşini veya bebeği kontrol edebilmektedir. Artık bu güç onun donanımına girmiştir.
Dönüştürücü özdeşimde ise kişi kimliğinin tamamını veya bir kısmını karşıdaki bir insana yükler, kendi parçasını onda görür. Ruhsal gelişim sürecimizde bu doğal bir evre iken daha sonraki dönemlerde bu hastalıklı bir düzenektir. Dönüştürücü özdeşimi psikotik bir boyuttan normal popülasyon içindeki bireylere kadar değişik yapılarda görmemiz mümkündür. Psikotik bir hastamla konuşurken zaman zaman kendisini doktor olarak hissettiğini, zaman zaman da benim onun yerine geçtiğimi ifade etmekteydi. Kimlik nerede, ne şekilde duruyor karar veremiyordu. Sanki bedenlerimiz geçici posta kutuları, ruhlarımız da bu posta kutularında habire gidip gelen mektuplardı. Benim kimliğimi kendisi emanet alırken kendi kimliğini bana emanet olarak verebiliyordu. Normal popülasyon içinde ise kimliğin tamamı olmasa da mutlak kudret veya tam güçlülük hallerimizi simgeleyen veya arzulayan kısmımız, bu kimlik parçalarımızı idealize ettiğimiz parti, cemaat vb. liderine atfeder, kendi bireysel kimliğinin tüm güçlü yapısını orada yaşatabilir. Orayı yücelttikçe kendisi de yücelir ve var olur.
Sistemi fazla karıştırmadan ifade edecek olursak; yansıtmalı özdeşim mekanizmasının bir kısmında kişi, kimliğinin bir parçasını (bu parça, rahatsız eden bir parçadır) bir yerlere emaneten bırakmaktadır. Bu parçanın orada olduğunu bildiği sürece kişi, dengede kalmakta ve rahatlamaktadır. Yansıtmalı özdeşimin, dönüştürücü özdeşime yaklaştığı noktada kişi, kötü kendiliğini karşı tarafa attığında, karşı tarafın da kendisini savunmasını ister gibidir. Kendisi sıkıntılanmakta, bu sıkıntı karşısında acizliğe ve çaresizliğe düşmektedir. Buna bir çözüm yolu ararken bu sıkıntıyı konteynır olarak nitelendirdiği birine yüklemektedir. Bu yükleme işlemi tamamlanınca normalde borderline  kişi iyi kendiliğe geçip rahatlamaya çalışırken dönüştürücü özdeşim mekanizmasına yaklaşmış olan bir borderline yapı, süreci bu noktada tutamamakta, karşı tarafın kendisine saldırması için olayı daha da tetiklemektedir. Çünkü karşı taraf yüklemeyi yaptıktan sonra sessiz ve sakin bir şekilde, olayın sıkıntısını hissedip kabullenip bir köşeye çekilecek olursa bu, kendisi için de bir mağlubiyet anlamını taşımaktadır. Çünkü kendi kontrol edemediği kötü kendiliği emanet olarak karşı tarafa vermiş ve karşı taraf bunu kabullenmiş gözükmektedir. Ancak karşıya yüklenen yapı, borderline kişinin kendi parçasıdır ve bu parçanın isyan etmesini, kurtuluş yolu aramasını ve çözüm bulmasını istemektedir. Karşıya yüklenen parça ise olayı kabullenmiş gözüküyorsa, borderline kişi bu kabullenişe rıza gösterememekte ve onun bu tarafta kalan kimlik parçasına saldırmasını istemektedir. Karşı taraf saldırdıkça da zayıf olan kimliğin gücünü ispat etmektedir. Bu bir paradokstur. Hem atarak kurtulmaya çalışmakta, hem de attıktan sonra karşıdakinin itiraz etmesi ve karşı gelmesi beklenmektedir. Bu kötü bir yazgıdır.
Bu mekanizmayı daha iyi kavrayabilmek için hepimizin zaman zaman yaşadığımız örneklerden bahsetmek istiyorum. Günlük hayatın içerisinde veya televizyonda veya bir film sahnesinde zayıf ve acizlik içine düşmüş bir bireyin mücadelesini izlerken bir anda onun yerine duygulanım hissederiz. O kişinin bu mücadeleyi başarmasını arzularız. Çünkü o anda geçmiş dönemdeki aciz ve zayıf duruma düştüğümüz zamandaki kimlik örüntüleri aktive olmuş, başarısızlıklarımızın ve acizliklerimizin düzetilebileceği bir fırsat çıkmıştır. Bu şekilde geçmişteki kimlik parçalarımızı, zayıf ve aciz kimlik parçalarımızın onarılabileceği sahnelerde dönüştürücü özdeşim yoluyla kimliğimizin bir parçasını oraya atarak aktive etmekteyiz. Aslında kurtarmaya çalıştığımız zayıf kişi oradaki değil kendi içimizdeki geçmişte yaşantılandırdığımız veya hayalde ürettiğimiz zayıf ve aciz kişiliğimizi korumak ve güçlendirmektir.

12. Reaksiyon-Formasyon
Ego savunma düzenekleri daha çok id’in dürtüsel yapısının baskısına maruz kalan egonun kendini savunmak amacıyla oluşturduğu bilinçdışı  otomatik mekanizmalardır. Ancak ego savunma düzeneklerin bir kısmı süperegonun yargılayıcı tavrından korunmak ve kaçınmak için de yapılabilmektedir. Savunma düzenekleri zaman zaman da dış dünyanın toplumsal gerçekliğine karşı kendini olumlu anlamda var edebilmek ve varlığını muhafaza edebilmek için kullanılabilmektedir. Bu durumda bağımsız bir varlık gibi hareket eden ego, zaman zaman id’e karşı, zaman zaman süperegoya ve zaman zaman da gerçekliğe karşı kendini ayakta tutmanın yollarını aramaktadır. Bazı mekanizmaların oluşumunda birli, ikili, üçlü kombinasyonlar da meydana gelebilmektedir. Yani hem id’e hem süperegoya hem de gerçekliğe karşı tek bir savunma düzeneği ile korunma gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu da ruhsal yapının ekonomik davranması temel niteliğinin gereğidir.

Reaksiyon-formasyon, yani tersine döndürme savunma düzeneği bilinçdışındaki dürtüsel yapının, egonun bilinçdışı  kısmının veya süperegonun baskısı nedeniyle bireyin kendini var edebilmesi için bu baskının tam tersi yönde top yekun bir kimlik oluşturma ihtiyacına verilen isimdir. Reaksiyon-formasyon, tek bir fenomene karşı verilebilecek tam ters yönde bir tepki olabileceği gibi, fenomen veya fenomenler grubuna karşı tam tersi yönde oluşturulan bir kimlik yapısı şeklinde de görünebilir.
Bunu daha açık ve net kavrayabilmek için fizikteki vektörel kuvvetlerin oluşması prensibinden yararlanabiliriz. Bir odağa etki eden ters yöndeki kuvvetlerin ortak bileşkesine göre hareket meydana gelir. Bir ipin iki tarafından tutan bireylerin kuvvetleri hangi tarafta fazla ise hareket o yöne doğru olur. İp örneğinin bir başka benzerinde de bir birine kuvvet uygulayan iki kişiden hangisi daha yüksek bir kuvvet uygularsa diğerini hareket ettirir. Bu şekilde ruhsal aygıtımızda id ile ego  arasında karşılıklı bir kuvvet uygulaması mevcuttur. Dürtüsel yapımız, bir takım dürtüleri bilince çıkararak etkin hale geçirip uygulamaya çalışırken; bu dürtülerin etkin hale geçmesini engelleyen karşı ego güçleriyle bunları durdurmaya çalışır. Normal bastırma mekanizması bu şekilde cereyan eder. Alttaki dürtünün gücünden çekinilir veya korkulur ise egonun durdurmaya yönelik karşı gücü daha da etkin hale dönüştürülerek tam tersi yönde bir karşı güç ile durdurulmaya çalışılır. Mesela, cinsel dürtülerini yoğun olarak hisseden ergenlik dönemindeki bir genç öncelikle bu dürtülerini engellemeye ve bastırmaya çalışır. Burada iki karşı kuvvetin birbiriyle savaşımı söz konusudur. Bu cinsel dürtülerin zamansız, zeminsiz ve rasgele bir nesneye yönelim tehlikesinin arttığı durumlarda; hele hele bu nesnenin ensestiyöz bir tabiata yönelme riski olduğunda genç birey, reaksiyon-formasyon savunma düzeneğine geçecektir. Yani cinselliğe karşı negatif bir tavır takınacak, cinselliği yadsıyacak, daha da ötesi cinselliğe karşı savaş açacaktır. Böyle bir genç bir müddet sonra kendi durumunu kutsamak için ya bir azize ya da bir rahip yaşantısı ve ideolojisine sarılacaktır. Gençlik döneminde bir kısım gençlerin cinsellik karşısındaki bu tutum ve davranışları, geçici de olsa korunma sağlayan bir savunma refleksidir.

Bu konu özel bir önemi haiz olduğu için biraz daha detaylı bir şekilde ele almak istiyorum. Cinsellik konusunda oluşturulan yadsıma ve tersine döndürme savunma düzenekleri dörtlü bir sistem içinde çalışmaktadır. İd  ve süperego, gerçekliğin taleplerine karşı egonun ayakta kalma mücadelesini simgelemektedir. İdin dürtüleri kesin ve nettir, dürtülerin deşarjını amaçlar. Cinsel dürtüler ego açısından bu bakımdan tehlikelidir, önlenmesi gerekir. Hele hele bu dürtülerin ensest  bir içeriğinin olması, tehlikenin şiddetini daha da artırır. Böyle bir tehlikenin gerçekleşebilme ihtimali karşısında süperegonun aşırı yargılayıcı ve cezalandırıcı bir tutuma girme ihtimali çok yüksektir. Saygın bir kimliğe ulaşmak için toplumun kabul ettiği toplumsal yasalara uymak gerekir. Cinsel dürtülerin bu bağlamda id’in taleplerine, süperegonun baskılarına ve gerçekliğe uyum açısından bir şekil alması gerekir. Öncelikle bastırma, ardından yadsıma ve ardından da reaksiyon-formasyon savunma düzeneği bir çözüm üretebilmektedir.
Burada reaksiyon-formasyon tavrı kişinin sosyal olarak kendisine bir rol edinmesine de aracı olabilir. Kişi, cinsel duygulardan uzaklaşmış, kendini ilahî veya dinî bir inanca yönlendirmiş ve bir cemaat şuuru içerisinde cinselliğin ötesinde bir kimlik arayışına girebilir. Özellikle bu tip bir yönelim ailenin ve çevrenin beklentileri ile genellikle uyum gösterir. Modern bir toplum içerisinde ve uygun çevre şartları bulunan bir ortamda böyle bir kimliğin oluşması oldukça nadir ve farklı mekanizmalarla ortaya çıkabilecek bir durumdur. Ancak cinsel dürtülerin aşırı kontrol edildiği ya da cinselliğin yadsındığı veya dışlandığı, onun yerine dinî öğelerin ağırlık kazandığı, bir lokma bir hırka düşüncesinin erdem olduğu inancının aşılandığı bir kültür ortamında genç, cinsellik karşıtı ve hatta düşmanı bir kimlik arayışına yönelebilecektir. Bu durum fizyolojik gelişimin doğal mecrasına aykırı olduğu için de birçok sapkın davranış veya duygulanım doğurabilecektir. Böyle bir yaşam stili çevre tarafından takdir görüp taltif edilirse, patoloji ağırlaşarak devam edecek, bu aykırı yapılar da çevre tarafından kutsanacaktır. Belki de işlenen günahlar karşısında günahsızlığı simgeleyen dönüştürücü bir özdeşim kaynağı olarak muhafaza edilecektir. Hazzın bu denli tehlikeli görülmesi ve cinselliğin kabullenilmesinin yasaklanması, hazzı farklı alanlara yöneltebilecektir. Cemaat içindeki arkadaş sevgisi, bir noktanın ötesinde bazı bireylere kilitlenecek, bilinçli bir şekilde cinsel bir format taşımasa dahi, kişinin o arkadaşına veya hemcinsine karşı hissettiği duygular çok farklı bir nitelik arz edecektir. O arkadaşını görmediği zaman huzursuzlanmak, o arkadaş ile birlikte aynı mekânı paylaştığında mutluluk duymak, onunla yüz yüze konuşmak ve sohbet etmek, ona sarılmak ve dokunmak, tarifi mümkün olmayan büyük bir keyif yaşatabilmektedir. Bu durum toplumsal realite ile de örtüştüğü için normal görülmekte ve onanmaktadır ancak dürtü  kendine üstü kapalı da olsa bir çıkış yolu bulmaktadır. Her su kendisine bir akış yolu bulur.
Bu çerçevede bu örneğe bakıldığında dürtüler; kendini tatmin etmek için bir nesneye ulaşmıştır, bu durum toplumsal realite tarafından normal karşılanmaktadır, süperego  tarafından da ilahi bir davaya hizmet ettiği için kutsanmaktadır. Ego ise bunların gerisinde olayların mimarı olarak varlığını sürdürmektedir.
Reaksiyon-formasyon, hayatın birçok alanında kendisini var etmektedir. İstatistikte normal bir popülasyon dağılımı çan eğrisi dağılımı şeklinde tezahür eder. Çan eğrisi demek bir toplum içerisinde bir değerin, ortalamaya belirli yakınlıkta ve uzaklıkta olmasıdır. Bulunduğumuz grup içerisinde ortalama bir insanın davranışı belirlidir. Bu ortalamadan sapma gösteren bireyler vardır. Bu bireyleri tersine döndürme mekanizmasıyla izah etmek mümkündür. Mesela on kişilik bir grubun içerisinde iki kişi aşırı kibirli davranıyor, iki kişi aşırı tevazu gösteriyor ve altı kişi de normal tepki veriyor ise bir çan eğrisinden bahsetmek mümkündür. Aşırı tevazu gösteren de, aşırı kibirli davranan da patolojik bir durum sergilemektedir. Bu uçlardaki bireylere odaklanıp onların davranışlarını inceleyecek olursak büyük bir kısmında reaksiyon-formasyon gözlemleyebiliriz. Mesela aşırı tevazu gösteren bir birey bilinç dışı aşırı kibrini saklamak mecburiyetindedir. İç dünyasındaki aşırı narsist talepler, gerçeklik ve süperego tarafından onanmadığı için öncelikle bastırılacak, ardından yadsınacak, ardından da tersine döndürme ile normal popülasyonun dışında görülebilecek şekilde aşırı bir tevazu ile kendini ifade edecektir.
Bir başka örneği irdeleyecek olursak aşırı cesur görünen kimlikler bilinçdışındaki aşırı korkuları ve çaresizlikleri simgelemek için kullanılabilmektedir. Sert bir yüz ifadesi, bilinçli veya bilinçdışı  bir yetmezliği, zayıflığı maskelemek için kullanılabilir. Bir şantiyede mühendis olarak çalışan hanım, obsesyonu nedeniyle kendisini tutamayıp şantiyede çalışan işçilerin cinsel organlarına doğru bakmaktaydı. Bundan dolayı çok büyük bir sıkıntı hissetmekte ve bu davranışını önlemeye çalışmaktaydı. İşçilerden biri fark edip alay etmesin diye çok sert bir yüz ifadesi takınıyor ve şiddetli bağırmalarla işçilerin arasında görevini bir an önce yapıp dönmeye gayret ediyordu. Araştırıldığında işçilerin ondan çok korktuğu, onun gözüne görünmemek için o şantiyeye geldiğinde her birinin bir tarafa kaçtığı gözlenmişti. Mühendis hanım ise içindeki bu zayıf nokta fark edilecek diye korkusundan tir tir titriyor, korkusunu gizlemek için etrafına ha bire bağırıyordu.
Bir başka örnek de ödipal çatışmaları nedeniyle babası karşısında kendisini güçsüz ve çaresiz hisseden bir çocuk, çocukluğundan itibaren hep cesur, hep atılgan bir yapı sergiliyordu. Gözü kara bir şekilde her olaya girmişti. Boyu küçüktü ama herkes onda mangal gibi bir yürekten bahsediyordu. Eşinin üzerinde yıllarca süren bir hegemonyası vardı. Bölgeyi haraca kesmişti. Eşinin vefatıyla beraber sistem çöktü, bu cesur kimlikten, her şeyden ürken ve korkan acziyet içerisinde bir yapı çıktı.
Üç yaşındayken annesi ve babası öz amcaoğlu tarafından kurşunlanıp öldürülen, kendisi yetiştirme yurtlarında büyütülürken ablaları katil amcaoğlunun kardeşlerine dağıtılan ve evlendirilen bir hastamız yıllar boyu cesaret abidesiydi. Nerede bir yaralanma, nerede bir trafik kazası ve nerede bir ölüm  veya kan var, bu hastamız hemen oradaydı. Kimsenin cesaret edemeyeceği kadar cesur, girişken ve olayların merkezinde idi. Seyrettiği programlar ‘Sıcağı Sıcağına’, ‘Reality Show’, ‘İz Peşinde’ ve ‘Parmak İzi’ gibi programlar idi. Günün birinde izlediği Reality Show’da bir kadının kocasını gece uyurken balta ile doğradığının haberini dinliyordu. O esnada o hanımın isminin kendi eşinin ismi ile aynı olduğunu fark etti ve o anda büyük bir sıkıntı hissederek panik atak geçirdi. Reaksiyon-formasyon ile yirmibeş otuz yıldır ayakta duran sistem o dakika çökmüştü. Domino taşları gibi sistem öyle bir tersen döndü ki birkaç gün içerisinde bu cesur delikanlı salça renginden korkan, yıkık bir duvarın önünden geçemeyen, televizyondaki bir trafik kazasını izlediğinde kendini kötü hisseden ve hastane tabelalarını görmek istemeyen bir yapıya dönüştü.
Baskı ile ve çevrenin yoğun etkisi ile dinî bir atmosfer içerisinde yetiştirilen birey zaman zaman dinî inançlarla güç ve otoriteyi özdeşleştirmekte, zaman zaman dinî otoriteyi bir ödipal  çatışma haline sokmakta ve iç dünyasında bu yapılara karşı isyanı oynamaktadır. Bu isyan, dinî inanışlarına ters bir takım düşünce ve hareketlere yönelmiş olma kaygısıyla bastırılmakta, bu sorgulama yadsınmakta ve bir müddet sonra da tersine döndürme savunma düzeneği ile aşırı bir dindarlığa veya antiateist kampanyalara öncülük etmeye kadar gitmektedir.
Bir hanım aşırı bir tesettür ile (siyah renkli eldivenli ve peçeli bir şekilde) muayenehanemize geldiğinde mükerrer defa intihar teşebbüslerinde bulunduğundan bahsediyordu. Kronik depresyonu nedeniyle malulen emekli edilmişti. Yurtdışında yalnız başına yaşayan bu hanımın bireysel analizinde çoğul kişilik özellikleri tespit edilmiş, geceleri para karşılığı fuhuş yapan bir kimlik ortaya çıkarılmıştı.
Her şey zıddıyla kaimdir. Gece gündüzle, uzak yakınla, açık kapalıyla, soğuk sıcakla, sert yumuşakla, varlık yoklukla. Bu bağlamda korkaklık cesurlukla, karmaşa ve kaos düzenle, kirlilik temizlikle, günah arınmakla, aşırı önemseme vurdumduymazlıkla, sevgi nefretle, az konuşmak çok konuşmakla dengeye oturtulmaktadır. Bu yapıların hepsini reaksiyon-formasyon tipinde görmek mümkündür.
Hastalarımızdan biri hikâyesini anlatırken, bazen konuşmasını durduramadığından bahsetti. Olayın detayına inildiğinde hoşlanmadığı veya yeteri kadar keyif almadığı insanlarla mecburen aynı ortamlarda bulunduğunda bu durumun fark edilmemesi için devamlı konuşma mecburiyeti hissediyordu. Hastamızın ifadesiyle; ‘çenesi yoruluyordu ama kendisini durduramıyordu.’ Bu durum, tipik bir reaksiyon-formasyon haliydi.
Reaksiyon-formasyon savunma düzeneğinin en yaygın olarak görüldüğü bozukluklardan birisi obsesif-kompulsif bozukluk ve obsesif-kompulsif kişilik yapısıdır. Bilinç dışındaki karmaşa ve kaosu kontrol altına alabilmek için simgesel düzeyde ve ego  düzeyinde eşyaları tertip ve düzene sokmak, simetriyi sağlamak ve her şeyin yerli yerinde olmasını temin etmek tipik bir örnektir. Yine obsesif-kompulsif bozuklukta temizliğe aşırı düşkünlük, el yıkama, beden temizliği; evin ve eşyaların temizliği; bilinç dışındaki suçluluk, kirlilik ve günahkârlık hislerinden arınmanın simgesel bir yolu olmaktadır.
Maço bir kimlik, bilinçdışındaki e şcinsel eğilimleri gizleyen ve bastırmaya çal ışan bir yapının tezahürü olabilir. Bir cenaze evinde gere ğinden fazla ağlayan ve ağıt döken birisi, ölen insana kar şı kendini en çok suçlu hisseden ve belki de onu en az seven bir kişidir. Aşı rı sevgi gösterisi, arkasında nefreti, a şırı nefret de kontrol altına al ınamayan bir sevginin göstergesi olabilir. Patolojik aşklarda bunun tipik örneklerini görebiliriz.

13. Yadsıma (İnkâr)
Yadsıma bir gerçekliğin göz ardı edilmesidir. Yadsımayı da basit ve yalın manada izah edebileceğimiz gibi, kompleks ve karmaşık mekanizmaların içerisinde de göstermek mümkündür. Kitabımızın çeşitli bölümlerinde zaman zaman değindiğimiz gibi amacımız hep bütüncül bir yapıyı yakalamaya gayret etmektir. Bununla birlikte mutlak manada bütüncül yapıyı yakalamanın imkânsız olduğunun idrakindeyiz.
Yadsıma savunma düzeneğini izah ederken bu yapının, bir bireyin gelişim aşamaları olan bebeklikten yaşlılığa kadar geçen süreçte hangi dönemlerle ilintili olduğuna bakarak bunu aktarabiliriz. Yadsımayı bir bireyin kendi gözlemlerinden ve referans noktalarından bakarak aktarabiliriz. Veyahut da buna, bir bireyin iç dinamikleri açısından; egonun yapılandırılmasına göre yadsıma, süperegonun yapılandırılmasına göre yadsıma, toplumsal realiteyle yüzleşme anında yadsıma ve dürtüsel varlığın yapısını yadsıma şeklinde yadsıma olarak yaklaşabiliriz. Bir başka açıdan, dışarıdan bir gözlemci kimliğiyle, o bireyin yaptıklarını inceleyerek yadsımaya yaklaşabiliriz. 18 yaşındaki evladının ölüm  haberini duyan bir annenin karşısında gerçeklik tüm çıplaklığıyla ortada iken onu kabul etmemesi yadsımaya bir örnektir. Narsist bir kişiliğin, bir grup önünde konuşurken ellerinde hissettiği titremeyi gösteren arkadaşına karşı; “hayır, ellerim titremiyor” diye karşılık vermesi de bir tür yadsıma tarzıdır. Bu şekilde bakıldığında çok geniş bir yadsıma yelpazesi görmek mümkündür. Yadsımanın öncelikle üzerinde durulması gereken tarafı belki de empati yapamamanın vermiş olduğu bir ruh hali sonucunda ortaya çıkıyor olmasıdır. Bir bebek narsistir, ben merkezlidir ve tüm dünya onun etrafında dönmektedir, dönmelidir. Bir dürtüsü aktive olduğunda, bir ihtiyacı ortaya çıktığında bu dürtünün veya ihtiyacın hemencecik orada, etraftakiler tarafından karşılanmasını ister; bunu çok doğal ve tabii kabul eder. O anda bu bebek etrafındaki bireylerin; yani anne-babasının ve diğerlerinin ne durumda olduğunu kesinlikle yadsımaktadır. Onların kendi ihtiyacını karşılayıp karşılayamayacağı konusundaki durumlarını göz ardı etmektedir. Eğer bu bireyde empati yeteneği geliştirilemezse o birey, hayatının daha sonraki evrelerinde diğer insanların durumlarını, konumları ve ihtiyaçlarını göz ardı edip yadsıyarak kendi ihtiyaçlarını ön plana atan bir kişilik yapısı geliştirebilir. Bu durumda sosyal ilişkileri ciddi manada zaafa uğrar ve toplumdan dışlanır. Bu da yeni patolojik savunmaların aktive edilmesini gerektirir. Burada bahsettiğimiz yadsıma, başka insanların gerçek durumlarını görememenin oluşturduğu bir yadsıma reaksiyonudur.
Bireyin iç dünyasında ise muhtelif yadsıma reaksiyonlarını gözlemlemek mümkündür. Her bireyin mevcut reel kendiliğinin yanında kendi iç dünyasında tasarımladığı kendiliği vardır. Reel kendilik ile tasarımlanan kendilik ne kadar birbirine yakın ise kişi o kadar sağlıklı, o kadar gerçekçi ve o kadar rasyoneldir. İki kendilik arasındaki uzaklık ne kadar fazla ise gerçekliğin değerlendirilmesi de o kadar zora girmektedir. Bu bağlamda bireyin kendilik tasarımına ters bir takım yaşantıları, yadsınarak algılanacaktır. Birey, hayatına devam ederken yaptığı hataları, yaşadığı başarısızlıkları veya değer yargılarına ters tutum ve davranışları otomatik olarak yadsıyacak ve kendilik tasarımının yara almasının önüne geçecektir. Bu yadsıma, fiziksel yapının çarpık bir şekilde algılanmasında zihinsel yapının kapasitesinde erişilen sosyal konumun değeri ile ilgili puanlamada ortaya çıkabilmektedir. Şişman bir birey kendini zayıf olarak algılayabildiği gibi çok zayıf biri kendini normal algılayabilir. Sosyal başarısı yetersiz olan birisi kendini çok başarılı bulabilirken bazı bireyler kendi eksikliklerini yadsıyabilir. Bu gibi eksiklikler kendilik tasarımına uymayan yapıların, yadsıma savunma düzeneği ile kontrol altına alınmasını gerektirmektedir.
Bir bireyin kendilik tasarımının ötesinde bir de ideal kendiliği vardır. Herkes mevcut durumunu bir kendilik tasarımıyla yaşantılandırırken ileriye yönelik olarak arzu  ettiği daha ideal bir kendiliğe doğru hedefler koyar. O hedeflediği ideal kendiliği yakalamaya çalışır. İşte bu süreç içerisinde mevcut yaşantılarında ideal kendiliğe ters duran tutum, davranış, başarı ve statü zaman zaman yadsınarak ideal kendiliğe doğru bir süreç işletilir. Bu da kişiyi mutlu eder. O, aynı zamanda kişinin gerçeklikten o denli uzaklaşmasını getirir.
Bir başka açıdan yadsıma reaksiyonu nesne ilişkileri bağlamında ele alınabilir. Egomuzu oluşturan nesne ilişkileri ağında bazı nesnelere yaptığımız libidinal  yatırım çok yüksek değerdedir. Bunu metaforik bir örnekle açıklayacak olursak egoyu bir çadıra benzetebiliriz. Çadırın ortasındaki ana direk, çadırı dimdik tutup varlığını sürdürmesini temin ederken çadırın etrafındaki ipler ve kazıklar çadırın fonksiyonel olmasını ve dengede durmasını temin eder. Bireyler hayatlarında belirli olgulara veya nesnelere çok büyük anlam yükleyebilirler. Bunlar bir nevi çadırın ana direği gibidirler. Ana direğin yıkılması çadırın komple çökmesi demektir.
Bir anne üniversite öğrenciliği yapan evladına libidinal yatırımının büyük bir kısmını yatırmış ise çadırın ana eksenine bu evladını koymuş demektir. Bir profesör yazmakta olduğu kitabına büyük bir libidinal yatırım yapmış ise bu kitap onun için hayatî derecede bir önemi haizdir. Hayatımızın her alanında bu tip nesnelere yoğun yatırımlar yapan, deyim yerindeyse hayatında hep tek ata oynayan birçok birey görmek mümkündür. Bu durumlarda ana ekseni oluşturan o nesnenin kaybı, yitirilmesi, yok olması veya ölmesi kişide ruhsal manada büyük bir deprem oluşturur. Sistem komple çöker. İşte bu çöküşün önüne geçmek için tek bir yol vardır: Olguyu yadsımak. Kişi var olan gerçeği reddeder, kabul etmez ve eski statünün devam ettiği şeklinde bir inancı sürdürürse, yeni duruma adapte olmak için zaman kazanılır. Bu süre içerisinde kayıplar sindirilir, telafi edilir veya alternatif savunma düzenekleri devreye sokulur.
Yadsıma iki düzeyde gerçekleşir. Bunlar; bilgi ve duygu düzeyidir. Bazı yadsımalarda kişi gerçekliğin bilgi tarafını da reddeder, kabul etmez. Oğlunun ölüm  haberini getiren polis memuruna veya bir akrabasına ısrarlı bir şekilde; “yalan söylüyorsunuz! böyle şaka olmaz! şaka yapmayın lütfen!” diye bağıran bir anne olayın bilgi yönünü de reddetmeye çalışmaktadır. Sevgilisi tarafından terk edilen birisi, sevgilisini bir başkasıyla yakalayan âşık, evladının tutuklandığını ekrandan seyreden baba öncelikle bu çıplak gerçekliği reddeder ve onun yerine başka açıklamalar getirmeye çalışır. Gazete kupürlerinde bunun gibi yüzlerce haberi dinlemek ve izlemek mümkündür. Hatta bazen parodilere konu olabilecek derecede gülünç savunma düzenekleriyle olayı reddettikleri görülür.
Yadsımanın ikinci tipi duygusal bazda yadsımadır. Bilgi düzeyinde kaybettiğimiz nesneyle ilgili olarak gerçeği biliriz ama yaşantımızı gözlemlediğimizde sanki annemizi, babamızı, eşimizi ya da sevgilimizi veya çocuğumuzu kaybetmemiş gibi hisseder ve davranırız. Onlar hep arkada bir yerlerde durmaktadırlar. Bu durumda pek mezar ziyaretlerine gitmeyiz. Zaman zaman onlarla ilintili bir konu olduğunda gözümüz otomatikman onları arar veya elimiz onların telefonunu çevirmeye çalışır. Bu da göstermektedir ki; o esnada bireyin egosu bilgi olarak gerçekliği kabul ettiği halde duygusal olarak o nesnenin varlığını hala devam ettirmektedir. Bu da duygusal yadsımanın hayatımızın her döneminde etkin rol alarak yaşamı daha kolay hale getirdiğini göstermektedir. Bu durumun aşırıya kaçması, kişinin gerçeklik ile ilişkisini bozup onu psikotik bir noktaya kadar vardırabilir.

14. İzolasyon (Yalıtma)
Yaşadığımız her zaman diliminin bir bilgi ayağı, bir de duygu ayağı vardır. ‘Falan yerde, falan zamanda, filan şartlarda, filan şahıslarla, filan olayı yaşadık’ derken olayın sadece bilgi tarafını anlatmaktayız. Bu olayı anlatırken kişinin o olaydaki yaşantısını bize aksettirecek duygusal ses tonu, jest ve mimiklerin duygulara eşlik etmesi, gözlerin parıltısı, belki gözyaşlarının hafifçe süzülmesi veya şen kahkahaların yükselmesi, olayın duygusal tarafını bize gösteren kısmıdır. Hayatımızı şekillendiren, ona yön veren ve anlamlandıran temel etki duygularımızdır. Duygularımız esas, mantık ve akıl sonradır. Mantığın üzerine duygu gelmez, duygunun üzenine mantık oturur. Duygu her şeyi kör eden ve mantığı bitiren bir süreçtir. Yoğun duygusal nöbetlerde ve anaforlarda, kişinin mantıksal yapısı kenarda kalır. Duygu pozitif ve negatif alanda tezahür edebilir. Pozitif alanda mutluluk, sevinç, zevk, haz ve keyif yaşanırken acı tarafında elem, keder, sıkıntı, anksiyete, bunaltı, stres, öfke, kızgınlık, sinirlilik ve saldırganlık hisleriyle dolu bir süreç gözlenir. Özlenen ve idealize edilen nesnelere ulaşıldığında büyük mutluluklar ve keyifler yaşanırken büyük anlam yüklenen nesnelerin kaybında veya başarısızlık durumlarında veya geriye gitmelerde çok ciddi bunaltılar yaşanır.
Mutlulukların yaşanmasında herhangi bir problem olmaz iken acıların, kederlerin ve kayıpların yaşanmasında bireyin buna tahammül derecesi sınırlıdır. Acıya dayanabilme gücü egonun gelişmişliği ile ilintilidir. Ego ne kadar gelişmiş, güçlü, travmalara karşı ne kadar dayanıklı hale gelmiş ise duygusal yaşantıları hazmetme konusunda o kadar güçlü olacaktır. Bireyin egosu zayıf, çelimsiz ve küçük ise yaşadığı hadiselerin getirmiş olduğu negatif yüklenmeyi kaldıramayacak durumdadır. Burada birey geçici bir çözüme başvurur. Bu çözüm, yalıtma/izolasyon savunma düzeneğidir. Çok sevdiği annesini kaybeden bir genç, annesinin ölümü karşısında hiçbir şey hissedemeyebilir. Sanki ruhsal dünyası uyuşmuş gibidir. Buna kendi de şaşırır. Çok sevdiği sevgilisinin kendini terk edip gittiğini çok sakin bir ses tonuyla sanki üçüncü bir insanın yaşantısını aktarır gibi hekimine anlatabilir. Okulda başarısız olup okuldan atılan bir öğrenci bunu anlatırken çok donuk bir tarzda anlatabilir.
Bahsettiğimiz bu örneklerde olduğu gibi bunların hepsinde birey zayıf olduğundan olayın şiddetine dayanamadığından izolasyon savunma düzeneği devreye sokulmuştur. Olayın bilgi tarafı zihne ulaşmış ama duygusal kısmı bloke edilerek filtreden geçmemiş ve duygu bilinçdışında kalmıştır. Güçlü bir ego, bu durumlarda rahatça paylaşabilen, sesi titreyen, gerektiğinde ağlayabilen ve yas reaksiyonunu yaşayabilen egodur. Bu yaşanamıyorsa hazmedilemeyen bu duygusal yapılar, değiştirme savunma düzeneği ile çok farklı alanlarda küçük birimlerde deşarj ettirilir. Televizyonlarda izlenen bir dizideki bir köpeğin hastalanması, bir sokak çocuğunun hayatının anlatılması ve izlenen bir haber, gözlerin dolmasına ve göz pınarlarından yaşların akmasına neden olabilmektedir. Kaynakta boşalamayan duygular yer değiştirerek alternatif ve kontrollü nesneler vasıtasıyla deşarj edilmeye çalışılmaktadır. Bu tip bireyler, hipnotik trans  altında olayı tekrar anlatmaları istendiğinde yoğun bir duygusal deşarj yaşamakta ve baskı altında tutulan duygusal enerji dışarı çıkmaktadır. Obsesif kompulsif kişilik örüntüsü, duygularını dışarı veremeyen mantık ağırlıklı bir kişilik örüntüsünü gösterir.

15. Rasyonalizasyon (Aklileştirme)
Aklileştirme savunma düzeneği, egonun ve kendiliğin korunması ve gücünü muhafaza etmesi için kullanılan otomatik bilinçdışı  bir düzenektir. Biyolojik veya psikolojik ihtiyaca binaen ortaya çıkan dürtünün hedefi, nesnesine ulaşmaktır. Bir dürtü nesnesine ulaşana kadar bir gerilim taşır. Bu gerilim nesneye ulaşmak için bir motivasyon kaynağı olarak kullanılırken, dürtünün nesnesine ulaşma olasılığının zayıfladığı durumlarda veya dürtünün hedefine ulaşmasının ketlendiği ve engellendiği şartlarda birey bunaltı ve anksiyete  hisseder. Dürtünün hedefine ulaşmasını engelleyen dirençler ego kaynaklı, süperego kaynaklı veya gerçeklik kaynaklı olabilir. Bu durumda dürtü  bu engelleri aşmak için yoğun çabalar sarf edecektir. Engelleyici güçler ile hedefe yönelen güçler arasında bir çatışma ve karşıtlık ortaya çıkacaktır. Herhangi bir eyleminde benlik, belirli bir amaca yönelik eylem ortaya koyarken arka planda bilinçdışı bir dürtü  onun arkasına takılmış ve benliğin kabullendiği eylem vasıtasıyla hedefe yönelmiş olabilir. Bu durumda bir aklîleştirmeden söz edilebilir.
Aklileştirme bilinçli ve şuurlu yapılan bir hareketin egoya, süperegoya veya realiteye uymaması sonunda ortaya konulan yalan mekanizmasıyla ilintili değildir. Yalan veya gerçekliği tersyüz etmek, egonun bilinçli ve amaçlı bir eylemi olup süreç ego  kontrolündedir. Aklileştirme fenomeninde ise egonun bu şekilde bilinçli ve amaçlı bir şekilde olayı çarpıtması söz konusu değildir. Dürtü, fırsat bulduğu bir boşlukta kendini bir anda ortaya çıkartır, hedef nesnesine yöneltir ve içindeki enerjiyi deşarj ettirir. Bu aşamadan sonra durumu anlamlandırma, bu olguyu benlik ve kendilik perspektifinde izah etme süreci aklileştirme savunma düzeneğinin fonksiyonudur. ‘Minareyi çalan kılıfını hazırlar’ atasözü, bilinçli ve amaçlı bir şekilde gerçeği çarpıtma ilkesi için kullanılır. Bu, yalan mekanizmasıdır. Bu duruma baktığımızda, yaşam alanında, insanlar arası ilişkilerde çoğu kez yalan mekanizmasının daha etkin bir rol oynadığını görürüz. Aklîleştirmede böyle bir şey söz konusu değildir.
Konuyu açacak olursak epigenetik açılıma uygun olarak belirli dönemlerde belirli dürtüler öncelik kazanır. Bebeklikten itibaren bu evreleri aklîleştirme açısından değerlendirecek olursak, birçok ilginç aklileştirme mekanizmalarına şahit oluruz. Bir yaşını henüz tamamlamış, iki yaşına ulaşmış ve bireysel özerkliğini yaşamaya başlamış bir çocuk, ben merkezli yaşam anlayışında bütün ilginin ve sevginin kendine yöneltilmesini arzulayacaktır. Ancak anne veya baba bu sevginin tamamını kendine vermek yerine diğer kardeşler veya nesnelere yönlendiriyorsa; çocukta otomatikman haset duyguları aktive olacaktır. Bu durumda çocuk kardeşine karşı acımasızlaşacak; onu itecek, belki dövecek hatta ağır şekilde yaralayabilecektir. İşte tam bu esnada ebeveyn tarafından bu eylem sorgulandığında çocuk bu eylemini aklileştirerek anlatacaktır: “Kardeşi ona vurmuştur, kardeşi odasına girmiştir, kardeşi onun eşyasını almıştır vs.” Çocuk haset duyumunun ayırdına varamayacak ve eylemi yapma gerekçesi olarak ileri sürdüğü aklileştirmeye gerçekten inanacaktır.
Bu olay ödipal dönemde çocuğun aynı cinsten ebeveynle çatışmaya girip karşı cinsten olan ebeveyn ile yakınlaşması sürecinde daha belirgin bir hal alabilmektedir. Kız çocuğu babaya yaklaşırken, erkek çocuğu anneye yaklaşmaktadır. Kız kendini babaya daha yakın hissederken erkek çocuğu kendisini anneye yakın hisseder. Bunun sebepleri kız ya da erkek çocuğa sorulduğunda birçok açıklamayla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bu açıklamaların çoğu aklileştirme mekanizması sonucu dürtünün rasyonalize edilmesidir. Burada temel mekanizma, aynı cinsten olan ebeveyni saf dışı edip karşı cinsten olan ebeveyn ile sosyal bir rolü gerçekleştirme isteğidir. Bunun açık bir şekilde ortaya konması, hem realite açısından hem de süperego  açısından sakıncalı hatta tehlikelidir. Bu durumun farkına varan ego güçleri, bu dürtünün açık talebini bilinçdışına iterek çatışmayı orada sürdürürken bilinçli alanda dürtünün hedefine ulaşabilmesi için bir takım gerekçelere sığınır. Bunu da yapabilmek için bilgi işlemleme süreci çarpıtılır. Aynı cinsten olan ebeveyn, algılanan bir takım bilgilerle kötü algılanırken karşı cinsten olan ebeveyn algılanan bilgilerle iyi algılanır. Bu durum genel temayül için söz konusudur, bunun istisnai durumları her zaman mevcuttur.
Benzer durum ergenlikte daha da çıplak halde karşımıza çıkar. Ergenliğe giren bir gencin, epigenetik bir açılımla ilk yaptığı şey otoriteye isyan etmektir. İsyan edebilmek, gücünü ortaya koyabilmek ve karşı tarafa kendi gücünü gösterebilmek dürtünün temel amacıdır. Burada isyanın içeriği, malzemesi, kime karşı olduğu, ne zaman ve ne şekilde olduğu hiç önemli değildir. Genç isyan etmelidir, çünkü içsel dürtüleri böyle bir talep içindedir. İsyan, kendisini yönettiğine inandığı otoriteye, yani ebeveyne karşıdır. Özellikle de erkek çocuk babaya; kız çocuk anneye karşı bu eylemini ortaya koyar. Anne ve babanın talepleri reddedilir. Çevre tarafından kendisine, niçin isyan ettiği, anne-babanın sözlerine uymadığı şeklinde bir soru yöneltilirse, ergenin buradaki izahlarında ve inançlarında aklileştirme mekanizması açıkça görülür. “Babası haksız taleplerde bulunmuştur, onu kimse anlamamaktadır, onun yüce ve ender fikirleri vardır, o diğerlerinden farklıdır vs.” Bunlar ergenin yürekten inandığı ve ölesiye peşine düştüğü değerlerdir. Ergen, temel isyan dürtüsünü burada mantıklı bir kılıfa büründürmeye çalışmaktadır; bunu da inanarak yapmaktadır. Bu ise tam bir rasyonalizasyondur.
Ergen fark edilmek istemektedir. Fark edilmek daha çok cinsel kimlik ve karşı cins ile ilgilidir. Ben merkezli bir yaşam anlayışı içinde dürtüler, karşı cinse yönelmiş, karşı cinsin kendisiyle ilgilenmesi ile ilgili fanteziler geliştirilmiştir. Belki gerçeklikte böyle bir şey söz konusu değildir. Ergen tamamen fantezi dünyasında yüzmektedir. Karşı cinsin kendisiyle ilgilendiği, bir takım mesajlar gönderdiği, bir takım hareket ve davranışlarının özel anlam içerdiği gibi yorumlara yönelir. Burada da dürtü  hedefine ulaşmış, karşı cinsin kendisi ile iletişim içerisinde olduğu kabul edilmiştir. Yine ergenlik döneminde ergen nesnelerle iletişim kurabilmesi için bir kendilik çeperine ihtiyaç duyar. Bu da ideolojik bir tavrı gerektirir, dolayısıyla ergen, bu dönemde bir ideolojiye sahip olmalıdır. Burada da ideolojinin içeriği önemli olmayıp, ideoloji otoriteye karşı gelmeyi sağlamalı, sırdaş edinmeyi temin etmeli, amaç içermeli, lider ve ardıl olabilme özelliklerini temin etmeli ve nesne ile ilişkisini anlamlandırmalıdır. Her ideolojik yaklaşım da bunları temin edebilme vasfına sahiptir. Belirli dinamikler nedeniyle hasbelkader bir ideolojiye yönelen ergen, bu ideolojiyi niçin seçtiğini rasyonalize etmeye başlar. Burada tam bir aklileştirme süreci işler.
Böyle bir yapının içine girdikten sonra kişi olgunlaşamaz ve farkındalık düzeyini geliştiremez ise kanserli bir dokunun gelişmesi gibi sahip olduğu ideolojiyi ahenkli, mantığa uygun ve detay içeren aklileştirmelerle devasa bir şekilde büyütebilir. Kendi ürettiği serabın peşine düşer.
Ödipal çatışması nedeniyle daha sonraki erişkin dönemde anneye bağımlı, ondan ayrılamayan, bu nedenle evlenemeyen, evlendiği halde cinsel hayatı normalleşemeyen ve partner seçiminde anne figürünü arayan süreçlerin hepsi ödipal  çatışmanın bir dürtü uzantısı olarak ortada dururken, birey bu durumu çok farklı gerekçelerle kesin bir kanaatle izah edecektir: ‘Anne yaşlıdır, anne bakıma muhtaçtır, anne şefkatlidir, anne gibi kimse sevemez, yapması gereken daha çok şey vardır’ gibi gerekçeler aklileştirmenin malzemesi olabilir.
Buraya kadar anlatılan rasyonalizasyonlar dürtünün normal gelişim evresindeki biyolojik, epigenetik ve psikolojik gelişimine uygun malzemeyi üretmeye yöneliktir. Bu süreçlerde çeşitli faktörlere bağlı patolojik gelişimler ortaya çıktığında süreç farklılaşmaktadır. Bir patolojik belirti yani şikâyet bir başka patolojinin bize dolaylı yoldan haber verilmesidir. Sosyal fobisi olan birinin, kalabalık bir ortamda bakışlar üzerine odaklandığında yüzü kızarıverir, kişi terleyebilir, midesinde bulantı hissedebilir veya kişinin başı dönebilir. Tüm bunları, sosyal fobik ve korkan bir kişi olmanın sonucu olarak ortaya çıkan belirtiler şeklinde kabul etmek yerine; kendisi, ‘ortam ısınmıştır, yemek dokunmuştur, fazla sıkı giyinmiştir, sevmediği bir şey olmuştur’ vs. şeklinde aklileştirme mekanizmalarına müracaat eder.
Bir hastamı seans esnasında bu çerçevede sıkıştırdığımda terlemeye başlamıştı. Hemen ardından niçin terlediğini sorduğumda kaloriferin fazla yandığını ve sıcaktan hoşlanmadığını söylemişti. Kalorifere dokunmasını söylediğimde kaloriferin yanmadığını ve soğuk olduğunu fark edince şaşırmıştı. Cinsel problemleri olan bir birey ödipal  çatışmaya veya performans anksiyetesine bağlı olarak ereksiyon problemi yaşadığında bunu bu şekilde kabul etmek yerine birçok gerekçeye sarılarak rasyonalizasyon yapabilmektedir. Bu bağlamda obsesif  kompulsif bozukluğun aşırı temizlik düşkünlüğü ve tertip ve düzen alışkanlığı, kontrol mekanizmaları hastalıkları olarak kabul edilmemekte, aklileştirme mekanizmasıyla realiteye yerleştirilmeye çalışılmaktadır.

Savunma Mekanizması 2

Cuma, Ocak 2nd, 2009

6. Yer Değiştirme (Displacement)
Yer değiştirme savunma düzeneği temelde dinamik kuramın ana düzeneklerinden birisidir. İlk kullanılışı ödipal  çatışma dönemini yaşayan erkek çocuğun babasına karşı hissettiği yoğun öfke ve kızgınlık duyguları karşısında babasından ona yönelebilecek tehdit veya tehlikeye karşı savunmak için geliştirilmiştir. Çocuğun fantezi dünyasında babası onu iğdiş ederek onu rakip olmaktan çıkaracaktır. Bu, korkulan bir baba figürünü doğurmaktadır. Dört beş yaşlarındaki çocuğun zihinsel gelişim düzeyinin tam bir mantıklı düşünce sistematiği içermemesi nedeniyle zıtlar aynı nesne içerisinde barınabilmektedir. Bu bağlamda baba hem sevilen hem nefret edilen bir nesne olabilmektedir. Sevilen babadan herhangi bir kaygı duymaya gerek olmadığı gibi bu babadan aşırı bir memnuniyet ve doyum sağlamak mümkündür. Tehditkâr baba ise çocuğa her an zarar verebilecek, daha da ötesi onu iğdiş edebilecek bir potansiyele sahiptir. Çocuk devamlı iç içe olduğu bu baba ile birlikte yaşadığı süre içerisinde yoğun kaygı içine düşecektir. Çünkü baba her an bir tehdit unsuruna dönüşebilir. Çocuğun gelişmekte olan egosu bu durumda yeni yeni oluşturmaya çalıştığı yer değiştirme savunma düzeneğini devreye sokmaktadır. Bu da babanın bu korkulan parçasını babadan alarak dış dünyadaki herhangi bir nesneye transfer edebilmektedir. Bu durumda yer değiştirme savunma düzeneği meydana gelecektir. Babanın korkulan yönü dış dünyadaki herhangi bir nesneye transfer edilmiştir. Bu nesne korkulan bir köpek, kedi, tüylü bir hayvan olabileceği gibi cansız bir makine (otomobil, kamyon, tren vb.) de olabilmektedir. Veyahut da karanlık, öcü, cin, peri gibi bir takım varsayımsal varlıklara da transfer edilebilecektir. Artık korkulan bir baba yoktur; babanın sadece sevilen, sadece sevgi dolu kısmı kalmıştır. Bu da egonun ilişkileri sağlıklı bir zeminde sürdürmesini kolaylaştıracaktır. Babanın korkulan kısmı babadan alınmış, dışarıda yanına yanaşılamadığı sürece tehlike ve tehdit arz etmeyen herhangi bir nesneye yüklenmiştir. Artık çocuğun yapması gereken şey o nesneden uzak kalmak ve o nesneyle yüzleşmemektedir. Bu rahatlıkla tolere edilebilecek bir durumdur. Yer değiştirmeyi davranışsal öğrenme, bilişsel çarpıtma, dinamik nesne ilişkileri ve varoluşsal açıdan da değerlendirmek mümkündür.
Davranışsal şartlanma açısından bakıldığında mutluluk ve korkunun doruklarda yaşandığı herhangi bir zaman diliminde ve herhangi bir mekânda beş duyu ile alınan algılar bu anı etraftaki herhangi bir somut veya sanal nesneyle ilintilendirebilir. Burada da davranışsal şartlanma perspektifinde bir yer değiştirmeden bahsedilebilir. İnsan hayatının iki temel güzergâhı, haz ve elem güzergâhlarıdır. Belirli bir marjın içerisinde yaşanan haz ve elemler bize rutin bir hayat sağlarken marjın alt ve üstünde yaşanan haz ve elemler de hafıza kayıtlarında şiddetli ve uzun süreli etkiler meydana getirebilmektedir. Bu klinik açıdan oldukça önemlidir.
Olayı haz perspektifinden ele alacak; olursak herhangi bir mutluluk anında doruklarda yaşanan bir haz ilişkisi, o zaman dilimindeki tüm nesnelere o hazzın yaşanma durumunun mührünü vurarak onu daha sonraki zaman dilimlerine götürecektir. Bir başarıya ulaşıldığı an, sevgiliyle buluşma zamanı, bir evlilik merasimi, ailenin bir araya gelerek yaşadıkları mutluluk tablosu, maddi olarak yeni imkânlara kavuşma, çevresi tarafından takdir ve taltife muhatap olma gibi durumlarda kişi, o zaman dilimine etki eden günün saatini, mevsimi, o sırada dinlenilen müziği, çevredeki renk armonisini, velhasıl o esnada mekânda bulunan tüm nesneleri ve kişileri o haz çemberi içerisine alabilir. Sonuçta adına nostaljik bir keyif diyebileceğimiz, geçmişte yaşanan o güzel hatıranın çeşitli uzantılarıyla tekrar karşılaştığımızda aynı duyguları canlandırabiliriz. Bu durum; sevginin özünün, yer değiştirme savunma düzeneği aracılığıyla bir müzik parçasına, bir mekâna, bir zaman dilimine ve bir mevsime dönüşmesini sağlamaktadır. Yaşanmış aşkların, başarıların ve takdirlerin besteye, resme ve sanata dönüşmesini ancak bu şekilde izah edebiliriz.
Yaşanan hadiselerin haz ile birlikte etraftaki nesnelere anlam yüklemesi mümkün iken yaşanan acı ve elemlerin de aynı şekilde etraftaki nötr olan nesnelere anlam yüklemesi mümkündür. Çocukların birçok korkuda davranışsal öğrenme modeli ile yaşadıkları travmalar sözkonusudur. Bu travma ile acıya maruz kalan çocuk, o esnada etrafta bulunan herhangi bir nesne ile bu acıyı ilişkilendirerek daha sonraki dönemlerde bu nesnelerden hep kaçınır ve korkar. Hâlbuki acıyı yaratan bu nesnelerin kendisi değildir. Acı başka faktörlere bağlı olarak yaşanmışken, bu ortama eşlik eden her beş duyu ile alınan tüm uyaranlar acıyı çağrıştıran faktörler olabilmektedir.
Yer değiştirmenin ikinci bağlamında bilişsel bilgi işlemleme süreci söz konusudur. Yaşanan haz ve eleme eşlik eden nesnelere, bu süreç içerisinde anlam yüklenerek çeşitli nesneler, çeşitli benzerlikleri nedeniyle bir diğeriyle ilişkilendirilebilir. Bir sıfatı veya bir özelliği nedeniyle sevilen veya korkulan nesneye benzerlik arzeden herhangi bir nesne veya durumdan kişi, yer değiştirme düzeneği şeklinde etkilenebilir. Bu düzenek, bilişsel bilgi işlemleme sürecinin doğasında olan hatalardan kaynaklanmaktadır. Beyaz bir tavşana karşı korkutulan bir bebek, beyaz sakallı bir dededen de korkabilir. Bu da farklı bir bağlamda klinikte çeşitli psikolojik rahatsızlıklar, ilginç nesne ilişkileri şeklinde karşımıza gelebilir. Bir takım fobilerin kaynağında obsesyonların kaynağında, ve cinsel işlev bozukluklarının kaynağında davranışsal ve bilişsel yer değiştirme düzenekleri yer alabilmektedir.

7. Başka Şeye Yöneltme
“Ağayı dövemeyen eşeğini, eşeği dövemeyen semerini döver.” İd’in libidinal yapısı iki ana parçadan/bileşenden oluşmaktadır: Yaşam ve ölüm  enerjisi. Ölüm enerjisini belirleyen şey, bireyin hissettiği agresivitedir. Özellikle dürtülerin engellenmesinde, egonun früstre edilmesinde toplumsal olarak da zor bir konuma düşürülme hallerinde kişi bu duruma tepki gösterecektir. Buna neden olan dışsal bir nesne söz konusu ise bireyin kızgınlığı ve öfkesi o nesneye yönelecek ve kişi rahatlayacaktır. Ama her zaman sistem bu şekilde çalışmamaktadır. Çünkü bireyin agresivitesini boşaltacağı nesne, bu şeyle muhatap olduğunda kişiye daha büyük bir sıkıntı yaratacak bir yansıma oluşturacaksa birey bu eylemden vazgeçecektir. Amiri tarafından fırçalanan memur, komutanı tarafından azarlanan asker, patronu tarafından aşağılanan tezgâhtar, öğretmeni tarafından azarlanan öğrenci kızgınlıklarını buralara yönlendiremeyeceklerdir. Şayet yönlendirecek olurlarsa bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödeme ihtimalleri mevcuttur. Birey kızgınlığını ve öfkesini içine gömecek, bastıracak ve olay mahallinden uzaklaşacaktır. Bu ana kadar bir problem yaratılmadan sorun atlatılmıştır. Ancak bir müddet sonra içteki sıkıntı artacak ve deşarj yolları arayacaktır. İçte birikmiş olan potansiyel enerji kendisine çıkış yolları bulmaya çalışacaktır. Bu durumlarda çeşitli şekillerde öfke ve kızgınlık başka yerlere, başka bireylere yönlendirilir. Bulunabilecek ufak bir bahane ile kişi öfkesini veya kızgınlığını kontrolsüz bir şekilde boşaltır. Bu olaya başkasına yöneltme (yer değiştirme) diyoruz. Amiri tarafından fırçalanan memur öfke ve kızgınlığını kendine müracaat eden vatandaştan çıkarabilir. Komutanı tarafından azarlanan asker, daha alt seviyedeki bir askere yönlenebilir. Patronu tarafından aşağılanan tezgâhtar evinde hanımına veya çocuğuna bağırabilir. Öğretmeni tarafından azarlanan öğrenci evde küçük kardeşine vurabilir.
Başkasına yöneltme mekanizması toplum içerisinde çok yaygın olarak kullanılan bir mekanizmadır. Özellikle adaletin tam tesis edilmediği, bireyselleşmenin tam oluşmadığı toplum türlerinde güçlünün zayıfı ezdiği ve zayıfın kendini koruyamadığı sistemlerde başkasına yöneltme mekanizması yaygın olarak kullanılmaktadır. Büyük balık küçük balığı hep yutmaktadır. Psikiyatrik anlamda yer değiştirme mekanizmasının en yaygın olarak kullanıldığı yer eşler arasındaki problemlerdir. Eşlerden birisi veya her ikisi dışarıda deşarj edemedikleri öfke ve kızgınlık hisleriyle dolmakta ve dolu bir şekilde eve gelmektedirler. Birbirlerine bakarak biri diğerinde açık aramakta, bu yaklaşım tarzıyla da bir müddet sonra bir bahane bulunmakta ve bir tartışma ortamı oluşturulmaktadır. Tartışmayı çıkaran tarafın amacı, içinde biriktirdiği olumsuz enerjiyi boşaltacak uygun birini bulmaktır. Bu da eşi olmaktadır. Bahaneyi de hazırladıktan sonra içindeki bu öfkeyi bu bahanenin üzerine bina ederek deşarj etmektedir. Karşı tarafa baktığımızda; mağdur ve mazlum bir durumdayken anlamsız bir gerekçe ve mantıksız bir bahane ile eşinin kendisine saldırıda bulunmasına karşı yoğun öfkeye kapılmakta, bu öfke ile birlikte kendini savunma gayesi ile o da saldırıya geçmekte ve kavga karşılıklı olarak körüklenmektedir. Taraflardan birinin akl-ı selimle hareket etmesi sonucunda kavga yatışmakta ve olay kapanmaktadır. Ama bu imkân yok ise sözlü sataşmalarla başlayan bu tartışma fiziki temas ve darba dönüşebilmekte, hatta boşanmayla dahi sonuçlanabilmektedir.

8. Kendine Yöneltme
Yukarıda verilen biblo örneğinde olduğu gibi, çocuk raftaki bibloya uzanmaktadır. Neredeyse bibloyu alacaktır. Tam o esnada anne bunu fark eder biblonun kırılabilme olasılığına karşı bebeğinden onu kurtarmak amacıyla bibloyu bir üst rafa koyar. Bebek için artık biblo erişilemeyecek uzaklıkta durmaktadır. Tam bu esnada çocuğun ruhunda neler olmaktadır? Epigenetik bir açılımla dünyayı keşfetme, inceleme ve irdeleme ihtiyacı ile parlak ve farklı olan objelere yönelip daha önceden dokunmadığı, eliyle hissetmediği ve ağzına götüremediği yeni objelere doğru kanatlanmaktadır. Bu bir dürtünün yola çıkış hikâyesidir. Dürtü yola çıkmıştır, hedefine doğru emin emin ilerlemektedir. Hedefine doğru gitmenin her saniyesinde hazzı adım adım yaşamaktadır. Bu süreç keyifli bir süreçtir. Dürtü hedefine doğru seyretmektedir. Dürtü, bibloya dokunmak, onu eline alıp sıcaklığını, soğukluğunu, sertliğini, yumuşaklığını, kıvamını ve hatta tadını merak etmektedir. Onu kavramak istemektedir. Bu esnada çocuğun penceresinden baktığımızda hain ve güçlü bir el bu bibloyu bir üst rafa kaldırmaktadır. Erişilebilme ihtimali yüksek ve süreçten yoğun bir zevk alınarak hedefe doğru gidilirken bir anda ağır bir travma yaşanmıştır. Çocuğun fiziksel kapasitesinin sınırlarıyla gerçekleştirebileceği bir dürtü  hareketi fiziksel sınırların ötesine çıkmıştır. Bunun adı güçsüzlüktür, çaresizliktir, hazza ulaşırken acı ve elemle yüzleşmektir. Bir ömür boyu yaşayacağı acı ve elemlerin ilk prototipini çocuk burada yaşamaktadır.
Bir ömür boyu çeşitli dürtülerimiz çeşitli hedeflere yönelecektir. Bu hedefleri yakalayabilme, hedeflere ulaşabilme ihtimalinin yüksek olduğu durumlarda bu süreçten büyük bir haz ve keyif alınacak, hedefe ulaşıldığında da haz doruklarda yaşanacaktır. Hedefe ulaşılamadığında ise kişi acı ve elemle karşı karşıya kalacaktır. Çünkü dürtü  hedefine ulaşamamıştır.
Tekrar bebeğe dönecek olursak biblonun bir anda ula şılamayacak bir noktaya taşındığın ı ve kendi fiziksel yetersizliğinin ortaya çıkt ığını görünce bebeğin ilk hissetti ği duygu anksiyete, bunaltı ve gerilimdir. Hemen ardından ise yo ğun bir öfke, ruhunu kaplayacaktır. Öfke kızg ınlıktır, sinirliliktir; öfke gazap halidir. Dürtü, bir anda yolunu de ğiştirmiş bir ate ş dumanına dönmüş ve öfkeyle kendisine engel olan kayna ğa doğru yönelmiş ate şten bir küre gibidir. Dürtüsüne engel olduğuna inandığı bu nesneye, bu ac ıyı yaşatmak istemekte ve bu şekilde gerilimden kurtulmaya çalışmaktadır. Ancak öfkesini bo şaltmaya çalışacağı nesne annesidir. Anne, kar şısındadır, umars ızdır, olayın ciddiyetinden habersiz ve her şeyden önemlisi anne çok güçlüdür ve fiziksel olarak öfke ona ulaşamamaktadı r, kızgınlık ona ula şamamaktadır. Bebeğ in gelişmişlik düzeyiyle orant ılı olarak bu öfke yüksek sesle bağırmak ve a ğlamakla veya anneye savrulan bir iki yumruk ve tekme ile sınırl ı kalacaktır. Bu tepki annede hiçbir yankı uyand ırmadığı ve annenin dürtüyü engelleyen davranışın ın değişmediğ ini görünce çocuk, bu anda bu öfkeyi kendine yöneltecektir. İşte burada kendine yöneltme savunma düzene ği devreye girmiştir. Bebek veya çocuk canhıra ş feryatla ağlarken bir taraftan kendi saçın ı yolabilmektedir. Öfke ile kendini yerden yere atabilmekte ve başını en yak ındaki bir cisme veya duvara vurabilmektedir. Ve tüm zarar, kendi vücudu üzenine yönelmiş tir.
Peki, burada ne olmaktadır. Burada birçok şey olmaktadır. Bebeğin veya çocu ğun yaptığı bu davranışın özünde muhtemelen anneyi cezaland ırmak yatmaktadır. Bu nasıl bir cezad ır ki; çocuk kendini cezalandırıyor! Kendili ğin oluşum kısm ında detaylı olarak aktardığın ız gibi bebeğin ilk kendilik çekirdeğinin olu şumunda annenin bebeğe olan sevgi, ilgi ve davranışı çok önemlidir. İyi kendilik ve kötü kendilik bu bağlamda ortaya çıkmaktad ır. Anne, çocukta iyi kendiliği oluştururken sanki ona tap ılası bir şeymi ş gibi yaklaşmaktadır. Annenin çocu ğa hissettirdiği şey; dünyan ın en güzel, en kıymetli ve en hoş şeyidir ki bu, annenin bebeğidir. Hatta anne bebeği için kendi can ından vazgeçebilecek bir özveriyi içinde barındırmakta ve bunu bebe ğine hissettirmektedir. Anne için bebeği her şeyden k ıymetlidir. İşte bebek sanki bu gerçeğin fark ındaymış gibi annenin en sevdiği varl ık olan bebeğine yani kendine zarar vermeye çalışır. Kendini yerden yere at ıp kafasını sa ğa sola vururken annenin yüzündeki ifadeyi seyretmek ilginçtir. Anne sanki kendi kafasın ı ya da başını sa ğa sola vuruyor ve vücudunu oradan oraya atıyor gibi sık ıntı hissederek çocuğunu sakinle ştirmeye çalışır. Anne paniğe kap ılır ve korkar ise çocuk bu savaştan galip ç ıkmış bir edayla kucağındaki biblo ile oynamaktad ır, anne bibloyu elleriyle çocuğa teslim etmiştir. Yeter ki çocuk kendine zarar vermesin.
Bu bağlamda bak ıldığında kendine acı ve i şkence eden, kafasını duvarlara vuran ve intihar giri şimi için köprüye çıkan insanlar öfkelerini kendilerine yönelterek aslında sevdiklerinin can ını yakmaya çalış maktadırlar. Aslında yapt ıkları, sevdiklerinin gözünde ne kadar değerli ve vazgeçilmez olduklar ını test etmek istemektir. Psikolojik hastalıklarda ya şanan birçok klinik tabloda kendine yöneltme düzeneği ile varoluşunu gerçekle ştiren, etrafındaki insanlardan intikam alan ve vicdanlar ını sızlatan, bu arada kendilerini heder eden birçok hayat ı görmek mümkündür.
Kendine yöneltmenin davranışsal, bili şsel, dinamik ve varoluşsal nedenlere bağl ı birçok alanını bulmak mümkündür. Biz burada geli şmiş bir egonun belirli bir zaman diliminde kontrol edemediği bir dürtüsü nedeniyle kendi kendini suçlamas ı bağlamındaki kendine yöneltme savunma düzene ğinden de bahsetmek istiyoruz. Kendi içinde tutarlı bir kimlik geli ştirmiş olan bir birey bu kimliği etik de ğer yargılarıyla ve toplumsal rolüyle uyumlu ve ba şarılı bir ş ekilde sürdürmektedir. Toplum onu bu değer ve özellikleriyle tanımakta ve tan ımlamakta ve ona bir takım üstünlükler atfetmektedir. Bu üstünlükler ve değerler o birey için vazgeçilmez temel kriterlerdir. Böyle bir ya şantı içerisinde herhangi bir nedenle geçici olarak bu etik de ğerlere ters düşmüş bir birey, içsel sorgulamas ı sonucunda kendi kendini cezalandırma amacına yönelik olarak öfkesini kendine yöneltebilir. Yalan söyledi ği için oruç tutmaktan başlay ıp, gayrı ahlâki bir davranış nedeniyle kendi hayat ına kıyan bir spektrumuna kadar gidebilecek kendine yöneltme düzeneği faaliyete geçebilir. Veyahut da herhangi bir alandaki ba şarılarıyla ünlenmi ş ve o başarılar ıyla anılan bir birey bu ba şarının (ticaret vb.)elinden gitmesi sonucunda kendi can ına kastedip kendini öldürebilir. Bir takım intihar dinamiklerinin arkasında bu tür bir narsist yap ılandırma söz konusudur. Sanki bu durumlarda egonun bir parças ını diğer bir parças ıyla cezalandırmaktadır. Baz ı durumlarda ceza, süperego eliyle uygulanırken baz ı durumlarda toplumun ondan beklemediği davranış örüntüsü şeklinde de açığa vurulmaktadır.

9. Yansıtma
“Suç samurdan kürk olmuş kimse almamış”, “Kimse yoğurdum ekşi demez” özdeyişleri, insanın kendi egosuna ters bir takım gerçekliği asla kabul etmeyeceğini bildirmektedir. İd’den veya bilinç dışından gelen bir takım talepler ve dürtüler egoya, realiteye ve süperegoya ters ise bu dürtüler zaman zaman yansıtma mekanizmasıyla deşarj yolu bulurlar. Yansıtma mekanizması, bilinçdışından gelen bu istek ve arzuların bireyin egosunu pas geçerek karşıdaki bir nesnede canlanmasını simgelemektedir. Bilinçdışında eşcinsel dürtülerimiz var ise bu dürtüleri kabul etmek yerine etrafta gördüğümüz insanlara eşcinsel damgasını vurmak rahatlatıcı bir unsur olmaktadır. Burada temel olgu şudur: Bireyin egosu içten gelen böyle bir talebe karşı direnmekte, kabul etmemekte ve ona karşı açık ve net bir tavır sergilemektedir. Kişinin egosunun böyle bir isteği arzusu ve talebi yoktur. Böyle bir talep karşısında şiddetli tepki göstermektedir. Böyle bir talebin kendi bünyesi içinde var olmasını bile kabullenememektedir. Böyle bir talep biran önce dışsallaştırılmalı, başka bir nesneye atılmalıdır.
Bunu bir ayna örneğinde ışığın yansıtılması olarak izah edebiliriz. Bilinç dışında var olduğunu söyleyebileceğimiz bir ışık kaynağı, ışığını egoya doğru gönderirken, egoda oluşturulmuş olan bir ayna vasıtasıyla ışık huzmesi aynaya çarpmakta, aynanın derecesine göre ışık ego  dışındaki dış dünyadaki bir nesneye yansıtılmaktadır. Birey dıştaki bir nesneye baktığında ışığın yansıyan şeklini bu dış nesnede görecek ve gerçekliğin orada oluştuğunu zannedecektir. Hâlbuki ışığın kaynağı kendi iç dünyasındadır. Bunu bir slayt makinesine benzetecek olursak, bilinç dışına kurulmuş olan slayt makinesine düşmanlık hislerini simgeleyen bir slayt takalım. Buzdağı örneğini hatırlayacak olursak, buzdağının altına yani bilinçdışına konulmuş olan slayt makinesindeki slaydın görüntüsü egodaki aynaya çarpacak, aynadan dışarıdaki bir şahsın üzerine yansıtılacaktır. Orada gördüğümüz şey, şahsın bize düşman olduğudur. Bu mekanizme paranoid  bozukluğun temelidir. O insan bize düşman olmayıp, bizim o insana karşı kabul edilemeyen düşmanca hislerimiz vardır. Paranoid bozukluk veya paranoya; bilinçdışındaki düşmanlık, haset, kızgınlık öfke ve diğer taleplerini ego vasıtasıyla dışarıya yansıtarak dışarıdaki insanları suçlar. Dışarıdaki insanlar ona göre onun hakkında düşmanca hisler beslemekte onun hakkında plan ve program yapmayla uğraşıp durmakta ve ona zarar vermeye çalışmaktadırlar.
Eşler arasındaki kıskançlık krizlerinin birçoğunun arkasında da yansıtma mekanizması bulunur. Her şey yolunda giderken günün birinde eşlerden biri diğerinin sadakatiyle ilgili suçlamalarda bulunabilmektedir. Hiçbir objektif delile dayanmayan ve varsayımlarla hareket edilen bu suçlamalarda muhtemelen suçlayan eşin bilinçdışında bir takım dürtüler aktive olmuş ve bunları kontrol edememe kaygısıyla karşı tarafı suçlama meydana gelmiştir. Cinsel dürtüleri konusunda aşırı bir baskıya maruz kalmış ama modern şartlarda yetiştirilmiş bir kızımız, narsist kişilik özellikleri nedeniyle de bu istek ve arzularını karşı cinse açamamıştır. Karşı cinsten kendisine gelen çıkma tekliflerini yine narsist kişilik örüntüsü nedeniyle kabullenememiş ve reddetmiştir. Yıllar sonra yalnızlık içine düşüp, evde kalacağı kaygıları ağırlaştığında ve cinsel dürtüleri yoğunlaştığı dönemlerde etraftaki herkesin kendisine cinsem manada yaklaşmak istediğini, bakışların, duruşların o anlamı ifade ettiğini söyleyerek yansıtma yapmıştır. Bu durum o kadar ileri boyuta ulaşmış ki psikotik bir tablo ortaya çıkmıştır. Bir sivrisinek kelimesinden yola çıkarak sivrisineğin insanları ısırdığını, ısırırken insanların kanını emdiğini, buradaki emme eyleminin cinsel içerik taşıdığını ve yanındaki masada konuşulan ve konuşma esnasında geçen sivrisineğin kendisine yönelik olarak, ‘ben seni emerek sevişmek istiyorum’ anlamı taşıdığını iddia ederek o mekânı sert bir şekilde terk etmiştir. Daha önceki örneğimizde de verdiğimiz gibi ergenlikle beraber babasından uzaklaşmaya çalışan kızımız, babasının kendisine sarılmasının, hediye almasının, kıyafet almasının ve konuşmasının kendisine yönelik cinsel bir talep olduğunu iddia etmekteydi. Burada yine yansıtma mekanizması devreye girmiştir.
Yansıtma mekanizmasının iki alt türünden bahsedilebilir. Birincisinde suçlamanın direkt olarak karşı tarafa yönlendirilmesi: ‘Diğerleri eşcinseldir, yalancıdır, korkaktır, sahtekârdır, aldatmaktadır, haindir, cinsellik düşkünüdür’ vb. İkinci tipte ise, ‘diğerleri benim hakkımda böyle düşünüyor ama ben böyle değilim’ bağlamındaki yansıtmadır: “Benim erkek düşkünü olduğumu zannediyorlar ama hiç alakası yok. Bana eşcinsel diyorlar ama asla alakası yok. Bana tembel diyorlar ama ben tembel değilim. Bana dolandırıcı diyorlar, ne alakası var!” Normal yapılarda doğal süreç içerisinde yansıtma mekanizmasını çok doğal kullanırken patolojinin ağırlaştığı klinik tablolarda ikinci tip yansıtma mekanizmasının çok belirgin olduğunu görmekteyiz. Özellikle narsistik  kişilik bozukluğu ve borderline kişilik bozukluğunu içeren paranoid yapılarda bu şekilde bir yansıtma düzeneği devreye girmektedir. Sanki geçici olarak kimliğin bir parçası yansıtmalı özdeşim ile karşıya emanet olarak verilmekte, karşıdan tekrar kendisine yansıtılarak çift yansıtmayla sistem tamamlanmaya çalışılmaktadır.
Bir örnek ile bunu açıklamaya çalışırsak; ‘insanlara karşı öfke duyuyorum, insanlara kızıyorum, insanlar beni anlamıyor ve değerimi bilmiyorlar, hak ettiğimi vermediler dolayısıyla onlara bunun bedelini ödettirmek istiyorum. Onlar Allah’ın belası pislik varlıklar o pisliklere günlerini göstermek istiyorum, onları mahvedeceğim.’ Bu düzenek, bu düşünceleri alıyor ve kimliğin bir parçasıyla beraber komşumuzun veya çevremizdeki bir insanın böyle düşündüğünü iddia ediyor. Bu kısımda yansıtmalı özdeşim devreye giriyor. Artık ‘komşumuz böyle düşünmektedir.’ Komşumuzun bu düşüncesinin muhatabı ise bireyin kendisidir; komşumuz direkt olarak bireyi suçlamaktadır. Bireyin iddiasına göre komşu ona kalleşlik etmektedir. Onun hakkında bir takım numaralar çevirmektedir ve onun kuyusunu kazmaya çalışmaktadır. Geçen gün arabasının tekeri patlamıştı; bu komşunun bir tezgâhıdır. Bu olay lastiklerden birisinin, bir çivi batması sonucu patlaması veya mahallenin muzır çocukları tarafından lastiklerin indirilmesi tarzında değildir. Bu, olsa olsa komşunun hain emellerini gerçekleştirme planının birinci aşamasıdır.

10. Özdeşim (Identification)
Bilindiği gibi egonun savunma düzenekleri; egonun, id’in dürtüsel baskısına, süperegonun yargılamasına ve gerçekliğe uyum gösterebilmek için yapmak zorunda hissettiği ve bilinçdışı  bir süreçle otomatik olarak meydana gelen savunmalara verdiğimiz isimdir. Bu bağlamda savunma düzenekleri ilkelden olguna, patolojik yapılanmadan normal yapılanmaya geçen bir spektrum içinde çeşitli şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Özdeşim savunma düzeneği, normal gelişim süreci içindeki bir bireyin yapmak zorunda olduğu, egonun ve kendiliğin oluşması için gerekli kurucu temel unsurlardandır. Özdeşim doğal, normal bir süreçtir. Özdeşimin fonksiyonunu ve yerini kavramak için bu spektrum her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. İçe atım savunma düzeneğinde anlattığımız gibi, ilk nesne tasarımları iç dünyaya alınmaktadır. Bu nesne tasarımlarından sonra ilk kendilik çekirdeği oluşmakta, bu ilk kendilik çekirdeği iyi ve kötü kendilik olarak ayrışmakta, daha sonra da birleşmektedir. Kendilik çekirdeği bireyin ilk duygusal bütünlüğüdür. Bu duygusal bütünlüğün nesne ile ilişkilerinde, nesne uzantıları gereklidir.
Nesne ile iletişimin nasıl oluştuğunu anlattığımız ilk dönem sürecini hatırlayacak olursak burada ilk ilkel özdeşimlerden bahsedilebilir. Çocuk anne ve babasının veya bakıcılarının nesne ile ilişki modellerini örnekleyerek modelleyip ilk özdeşim örneklerini bize sunmaktadır. Bu özdeşim modelleri, seçicilikten uzak biraz rastgelelik oluşturmaktadır. Özellikle iki yaşından sonra modelleme aynı olmasına rağmen, ayrışmanın getirdiği farklı karar verme mekanizması meydana gelmektedir. Nesneye anne veya baba gibi yaklaşmakta ama ne zaman ne kadar süreyle yaklaşacağının veya yaklaşmayacağının kararını kendi vermektedir. Nesneye yaklaşım şekli bir modelleme veya özdeşim iken onun zaman ve zeminini belirleme bireysel bir tercih ve farklılaşma anlamı taşımaktadır.
Bebek, üç yaşını tamamlayıp dört yaşı civarına geldiğinde cinsel kimliğinin farkındalığı, motor ve zihinsel gelişiminin olgunlaşması sonucunda daha olgun özdeşim mekanizması kullanır. Bu dönemde kız ve erkek ayırdına varan çocuk kendi cinsinden ebeveyniyle tam bir özdeşime girerek gerçek manada olgunlaşmış bir özdeşimi devreye sokar. Kimliğin oluşumu nesne tasarımlarının içerde şekillenmesinin yanında yaşantılanan duyguların izdüşümlerinin ve modellenen özdeşim kaynaklarının tamamının veya bir parçasının içe alınmasıyla şekillenmektedir. Bunu bir örnekle anlatacak olursak, bebek bir yaşından itibaren bir kimlik oluşturma sürecine girmiştir: Bu büyük bir hamur teknesi içinde kendine has bir kek hamuru oluşturmaya benzetilebilir. Hamur teknesi bebeğin boş olan zihinsel dünyasıdır. Zihinsel dünyaya hamuru oluşturacak un, şeker, yağ, kakao, fındık ceviz kuru üzüm, yağ vs. gibi bir kek için gerekli olan muhtelif çeşitte ve muhtelif miktarlarda malzemenin konması ve bunun bir karışım içerisinde karıştırılması; belirli miktarda su, süt veya meyve suyunun ilave edilmesi ve ardından bunun belirli ısıda, belirli sürede pişirilmesi gerekir.
Bunların hepsi bir kimliğin oluşumu için izah edilebilecek metaforik bir araçtır. Zihinsel tekneye anne ve babanın modeli alınarak, ilk kek hamuru hazırlanmaya çalışılır. Bu hamur çok ilkel ve çok basittir. Cinsel kimliğin gelişimiyle birlikte kek hamuruna yeni ilaveler yapılır. Cinsel farklılığın getirmiş olduğu davranışsal modeller, ilgili ebeveynden alınarak hamur teknesine boca edilir. Bu arada hamur teknesinde habire karışım sürmektedir. Çocuk bireysel farklılığının veya farkındalığının getirdiği istekle yeni rol denemeleri yaparak etrafında gördüğü her insandan bir takım düşünsel, davranışsal ve duygusal kalıpları alarak hamur teknesine boşaltır. Hamurun niteliği ve niceliği her gün değişmektedir. Oyun ve okul çağında bu modellemeler daha yaygın olarak kullanılarak daha zenginleştirilir ve daha spesifikleştirilir. Ergenlikte ise hamura son şekli verilir. Ergen insan çeşitli rol denemeleri ile sanki o hamurun tadına bakarak hangisinin en iyi tadı vereceği düşüncesiyle çeşitli kek maddelerini hamura ilave eder. Bunlar, ergen  insanın ergenlik dönemindeki rol denemeleridir. ‘Pişirilen kek fındıklı mı cevizli mi meyveli mi kakaolu mu yoksa sade mi olacak?’ Bu son şekil de verildikten sonra ergenlikle birlikte kek pişmeye bırakılır. Artık kimlik oluşmuştur. Bundan sonraki özdeşimler kekin üzerinin süslenmesi ve ikramıyla ilintili olarak estetik yapıyla alakalıdır ki bunlara makyaj ya da aksesuar diyebiliriz. Kek metaforundan yola çıkarak normal bir özdeşim sürecinin sağlıklı bir zeminde nasıl çalıştığını anlattık. Bu açıdan bakınca herkesin kek hamurunun bir diğerinden bir tat ve ton farkına sahip olduğunu görmek mümkündür. İşte bu ton ve tat farklılığına kimlik ve kişilik dediğimiz, sürekliliği ve tutarlılığı olan bir yapıyı meydana getirmektedir.
Özdeşim sürecinin normal gitmediği bir yapılanma da söz konusudur. Düşünün ki bir kekin lezzetli olabilmesi için içindeki malzemenin ahenkli ve birbiriyle orantılı olması gerekir. Tatlı bir kek hamuruna boca edilmiş bir poşetlik tuzun, o keki ne hale getirebileceğini düşünebiliyor musunuz? Veyahut da bir poşet karabiber veya kırmızı biberin, bir kek hamurunun içine döküldüğünü tahayyül edin. Buradan şunu anlatmak istiyoruz: Kimlik, kendi içinde tutarlı olursa lezzetlidir, ahenklidir ve sağlıklıdır. Kimliğin yapı taşları olan anne ile babanın nesne ilişkilerindeki patolojik yaklaşımları, çocuk tarafından modelleme yoluyla özdeşim yapılacağından çocuğun kimlik oluşumu hatalı ve hastalıklı olacak; yani pişirdiği kek tatlı, acı ve tuzluyu birlikte barındıran acayip bir yapı arz edecektir.
Burada vurgulamak istediğimiz şey çocuğun etrafındaki rol örneklerinin veya özdeşim yapabileceği bireylerin tutarlı ve birbiriyle ahenkli kimlik örüntüleri içerip içermediği konusunun çok önemli olduğudur. Bu, çok çeşitli bağlamlarda değerlendirilebilir. Bir aile içerisinde çelişkilerle dolu nesne ilişkileri, kültürel farklılıklar, kuşaklar arası farklılıklar, kırsal-kentsel farklılığı, gelenek-modernite farklılığı ve inanç spektrumunun değişimi kimliğin oluşumunda ya ahengi yakalayacak ya da çelişkilerle dolu bir yapıyı meydana getirecektir. Bu bağlamda yapının doğruluğu veya eğriliği değil, birbiriyle ahenkli olup olmadığı önemlidir. Kimliğin önemli ihtiyacı kendi içinde tutarlı ve ahenkli bir yapının oluşturulabilmesidir. Kırsal, geleneksel, eğitimsiz bir aile ve çevre içinde yetişmiş bir kimlik, ahenkli ve tutarlı bir kimliği sergilerken; kente göç etmiş, varoşlarda yaşayan, nesne ilişkilerini kırsal değer yargılarına göre oluşturmuş ve moderniteye göre yaşama gayreti içerisinde olan bir çerçeve, kimliğin oluşumunda çok ciddi sıkıntılara, çelişkilere ve tutarsızlıklara neden olacaktır. Bu da birçok patolojinin doğumuna kaynaklık edecektir. Bu durum, özellikle kültürel bir değişim içinde bulunan toplumlarda çok ciddi bir kaos ve anarşik bir yapının zeminini oluşturacaktır. Bütün kavramlar kaotikleşecek, nesneler havada uçuşacaktır.
Özdeşleşmenin bir başka boyutunda, kişinin yaşadığı süreçte yaşantıladığı hayatı da, kimliğini belirleyen temel etkenlerden biri olur. Birey her ne kadar etrafındaki insanlardan model alarak bir kimlik oluşturuyor ise de bireysel özerkliği, çerçevesindeki hayatın içinde bizzat var olmasında ve nesne ile direkt bir iletişim içinde olmasındadır. Bu iletişiminde nesne ile arasında çıkacak olan ciddi problemler ve sorunlar, kimliği bir başka alana kaydırabilecek veya uyumsuzluk oluşturabilecek etkileri meydana getirebilmektedir. Çok güzel bir kek hamuru hazırlayan ve kimliğini ahenkli bir şekilde sürdüren bir çocuk henüz ergenliğine ulaşmadığında veya ergenlik döneminde, cinsel bir tacize maruz kaldığı, grup önünde aşağılanacak bir pozisyona düştüğü, fiziksel bütünlüğünü tehdit edecek bir tehdit veya kazaya maruz kaldığı, çok sevdiği nesnelerin elinden gittiği veya onları kaybettiği zaman bunlar, çok ciddi kimliksel değişimlere neden olacaktır. Bu da kimliğimizi oluşturan kek hamuru içine düşmüş olan bir tornavida, bir pense, bir jilet ve bir bıçak etkisi gösterecektir. Ve bu yapılar ne kadar harmanlanırsa harmanlansın kek hamuru içerisinde hazmedilemeyecek ve hep aykırı kalacaktır. İşte bireyin yaşamış olduğu bu travmatik hadiseler bireyde ömür boyu etkilere neden olacaktır.
Özdeşimde en önemli unsur çocuğun özdeşim yapabileceği rol örneklerinin, sağlıklı bireyler olup olmadığıdır. Eğer çocuğun önündeki bireyler hastalıklı ve kişilik bozuklukları içeren yapılar ise, kişi bu yapıları kopyalayacaktır. Ergenlik döneminde bu yapıları tekrar harmanlayarak yeniden bir kombinasyona tabi tutma imkânı vardır. Özellikle ergenlikte, kimliğin yeniden harmanlanması döneminde kısa sürede köşe dönücülük, bir anda zengin olma, bir anda üne kavuşma ve şöhret olma gibi cazip gelen istek ve arzular çocuğun önünde sağlıksız rol örnekleri olarak durabilir. Bu nedenle bir genç mafyacılığa soyunup onunla özdeşleşebilir. Çaresizliğini ve öfkesini seri cinayetler işleyen bir katille özdeşleştirebilir. Hiç bir yeteneği olmadığı halde kendisini ünlü bir şöhretle özdeşleştirip psikopata yakın bir tabloya girebilir. Çocuğun önünde olumlu rol özdeşim imkânları var ve bunlar çevre tarafından destekleniyorsa özdeşimler sağlıklı bir süreçte devam edecektir.
Ergenlikte kimlik netleştikten sonra özdeşimler bir başka boyutta devam eder. Burada kimliğin değişimi söz konusu değil sahip olunan kimliğin olgunlaşarak daha yüksek özdeşim örneklerine öykünüp onlar gibi olma gayretleri vardır. Bu belki ömür boyu süren sağlıklı bir süreçtir. Sürekli yenilenme ve dinamizm içerir.

11. Yansıtmalı Özdeşim (Projective Identification)
Yansıtmalı özdeşim mekanizması borderline kişilik örgütlenmesinin kullandığı, zaman zaman da obsessifkompulsif kişilik yapısının ve normal insanların başvurduğu bir savunma düzeneğidir. Yansıtmalı özdeşim mekanizması, yansıtma-savunma düzeneği ile özdeşim-savunma düzeneğinin birlikte kullanıldığı bir savunma düzeneğine işaret etmektedir. Yukarıda yansıtma ve özdeşim mekanizmalarını izah etmiştik. Hatırlayacak olursak yansıtma, bilinçdışındaki dürtülerin ego  veya süperego tarafından kabul edilmemesi sonucunda, sanki bir projeksiyon cihazından slaydın bir perdeye yansıtılması gibidir. Projeksiyon cihazından slayt veya görüntü filmi cihazın içindeyken, yansıtma sayesinde bir görüntüyü hiç bağlantısı olmayan bir perdede izleriz. İşte bireyler de kendi iç dünyalarında kabullenemedikleri kimlik ve kişilik özelliklerini başkalarının üzerine yansıtarak orada görürler. Karşı tarafı bu görüntü nedeniyle suçlayarak bunun kendilerine ait olmadığı şeklinde bir iddia ile rahatlama yolunu seçerler. Eşlerini kendilerini aldatmakla suçlayan, başkalarına eşcinsel damgası vuran, başkalarının yalancı, dolandırıcı ve sahtekâr olduğunu ısrarla iddia eden birçok insan kendi bilinçdışı  istek ve arzularını karşı tarafa yansıttığının farkında değildir.
Özdeşim ise dışımızdaki bir takım bireylerin bir takım özelliklerinin içe alınarak egonun içerisinde hazmedilmesi ve kendilik tasarımların eklemlenmesiyle oluşan bir süreci simgelemektedir. Yürüyüşümüz babamız gibi, konuşmamız öğretmenimiz gibi, futbol oynamamız meşhur bir futbolcu gibi ve saç stilimiz bir artist gibi olabilir. Bunların hepsi özdeşimlerin canlandığı alanlardır.
Klasik dinamik yapıda yansıtmalı özdeşim basit anlamıyla kullanılmamaktadır. Özellikle ödipal dönemde ve ergenlik döneminde çocuk veya genç, görmek istediği ebeveyn modeli veya türevlerini tasarımladığı şekilde onlara yansıtır. Bilgi işlemede sistematik hataların yardımıyla bu yansıtmasını mantıklı bir sürece oturtur. Eğer bir genç babasını yüce, kudretli ve muhteşem bir şekilde algılamak istiyorsa baba da bu gerçekliğin çok ötesinde zayıf, aciz ve zavallı ise, tüm bu gerçeklik yadsınacak ve onun yerine kudretli bir baba imajı hayali olarak yaratılacaktır. Babanın öyle olduğu zannedilecek ve buna inanılacaktır. Hemen ardından o baba gibi olmak için mücadeleye girişilecektir; özdeşim düzeneği, hayali kurgulanan ve yansıtılan baba modeli üzerine olacaktır. Bu gerçek manada bir yansıtmalı özdeşim savunma düzeneğidir. Olmayan bir materyalden sanal dünyada bir varlık oluşturulmakta ve o varlığa öykünülmektedir. Bir vakamızda çok başarılı ve yetenekli bir subay, bir takım sorunlar nedeniyle bize gelmişti. Bu subay mesleğinde çok başarılı, birçok madalya sahibi ve çok yetenekliydi. Her başarısının akabinde babasını arıyor, öncelikle babasına başarılarını bildiriyor ve onun takdirlerini alıyordu. Babasını anlatmasını istediğimizde bize çizdiği portrede çok akıllı, çok zeki, çok kültürlü ve aydın, çok iyi bir idareci ve kitap yazarı olan bir şahıstan bahsediyordu. Hiçbir zaman babası gibi olamadığını, onun gibi başarılar elde edemediğini ve ona hayran olduğunu ifade ediyordu. Babayı tanıdığımızda onun Anadolu’da beş on bin nüfuslu bir ilçede, ortaokul öğretmenliğinden emekli ve emekliliğini o ilçede geçiren bir şahıs olduğunu gördük. Oğlunun sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapısı babanın konumunun çok üstündeydi. Ama oğlu kendisini ondan aşağıda görüyordu. Bu vaka, yansıtmalı özdeşime iyi bir örnekti.

a. Kötü kendilik aktarımı olarak yansıtmalı özdeşim:
Kötü kendilik aktarımı olarak yansıtmalı özdeşim bunların ötesinde, bunların üstünde, bunlardan fazla bir şeydir. Yansıtma ve özdeşim savunma düzeneklerinin bir araya geldiği bir savunma düzeneği değildir. Bu kavramı teknik terim olarak anlamaya çalışmak bizi kavramın içeriğini anlamaktan uzaklaştırabilir. Yansıtmalı özdeşim, öz itibariyle kendilik gelişim evrelerinde dört yaşına kadar sürdürülen bölme mekanizmasının çeşitli nedenlerle daha sonraki yaşam evrelerinde varlığını devam ettirmesi sonucunda ortaya çıkar. İleri yaşlarda kötü kendiliği aktive olmuş bir birey dayanılmaz bir ıstırap içindedir. Kendisini çok kötü hissetmektedir. Bebeklik döneminin izahıyla anlatırsak, annenin ona kakaya bakar gibi baktığı duygusu zihinlerde nakış gibi işlenip kalmıştır. Kötü kendilikte olan bir birey kendini bir pislik gibi değersiz iğrenç ve kötü hissedecektir. Bu, söz itibariyle bir pis olma hali değil kişinin gerçekten kendini pislik gibi hissetmesidir. Kişinin yaşadığı acıyı ve ıstırabı anlayabilmek için tüm insanların ve çevrenin sizi pislik gibi algıladığını hissetmeye çalışırsak bu bireyin algıladığı acıyı anlayabilmek mümkün olmaktadır.
İşte bu çaresizlik içine düşen ve bu koyu karanlıkta perişan olan birey kendine çıkış yolu arayacaktır. Patolojik bir sürecin içinde var olan yapı, egonun koruyucu, kollayıcı ve dengeye getirici fonksiyonları nedeniyle yeni bir savunma düzeneği üretmek ve bireyi bu durumdan kurtarmak zorundadır. Bu da yansıtmalı özdeşim savunma düzeneği ile mümkün olabilmektedir. Bu kötü halini bir an önce yükleyebileceği etrafında bir birey bulmak zorundadır. Bu birey, kendisinin iyi kendilik halini tanıyan, bilen ve iyi kendilik halinin o kişiye hissettirdiği hoşnutluk ve memnuniyet duygularını yaşantılamış birisi olması gerekir. Bu memnuniyetin karşılığında verilecek olan acı ve ıstıraba o kişinin tahammül etmesi gerekir. Kişi kötü kendiliğe geçtiğinde etrafında böyle bir birey arar. Bu birey ya çok yakın bir dostu ve arkadaşı, ya partneri veya eşi ya da aile fertlerinden birisidir. Yani onun nazını çekebilecek onun bu sıkıntısını yüklenebilecek; yani ona karşı bu fedakârlığı yapabilecek herhangi birisi olmalıdır. Böyle bir birey tespit edilip bulunduktan sonra işlem devreye sokulur.
Bu mekanizmayı kavrayabilmek için simgesel bir tasarımdan yararlanmak istiyorum. Gümrüklerde mal yüklenen konteynırları biliriz. Konteynır bir kutu olarak, içine her türlü malın yüklendiği ve yüklemeden sonra kapaklarının kapatıldığı ve ilgili ülkeye gönderilmek üzere yola çıkarılan ana büyük taşıma kutularıdır. Bu taşıma kutularını yansıtmalı özdeşimin yapılacağı bireye benzetebiliriz. Bu bir kurban seçimi olayıdır. Civardan kurban seçilmiştir. Bu ya bir eştir, ya bir aile ferdidir veya bir arkadaştır. Kişi kötü kendiliğe geçtikten sonra etrafında kurban olarak gördüğü bireye yani konteynıra yaklaşır. Amacı o konteynıra kendi içindeki malı yüklemektir. Bu, şuurlu bir eylem değildir. Savunma düzenekleri bilinçdışı  ve otomatik olarak çalıştığından kişi bunun farkında ve ayırdında değildir. Bu bağlamda kötü kendilik içinde bulunan birey kurbanına yani konteynırına yaklaşır. Olay artık nettir. Karşıdaki bireyi herhangi bir şekilde suçlayacak ve kışkırtacak rasyonel malzeme bulmak gerekir. Bu malzeme o anda konteynırlığı yüklenecek olacak kişinin bir mimiği bir hareketi bir sözü bir davranışı üzerine kurulacak olan bir teori olabildiği gibi geçmiş günlerde veya yıllarda yaşanmış olan bir kavganın veya anlaşmazlığın o güne taşınarak tekrardan bir kavga ortamının oluşturulması tesis edilmeye çalışılır.
Konteynır olacak kişi başlangıçta bu tip sataşmaları algılayamaz, anlayamaz ve bunlara önem vermemeye çalışır. Bir süre sonra sataşmaların dozu artar, gerilim yükselir ve tahripkâr üslup her yönüyle devreye girerek karşı tarafı tartışmanın içine çekmeye çalışır. Rasyonel bir kimliği temsil  eden karşı taraf olaya mantıksal bir şekilde yaklaşmaya, olayı izah etmeye, kendi perspektifinden haklılığını ispata çalışırken borderline taraf saldırganlığını artırıp tahrike devam ederek en masum insanı bile çileden çıkaracak bir duygusal süreçle karşı tarafı o kadar güzel manipüle eder ki; bir süre sonra farkında olmadan kurban olarak seçilen konteynır birey kendisini tam bir cehennemin içinde bulur. Anlaşılamamanın ve anlatamamanın verdiği acı ve ıstırapla kendisini korumaya çalışan birey acımasız bir şekilde saldırıya uğradığını gördükçe şaşkınlığa düşer ve aynı karşı tarafın yaptığı gibi primitif bir saldırgan ve öfke üslubunu benimser. İşte bu an çok önemli bir andır. Kötü kendilik içerisinde olan kimlik hissetmiş olduğu tüm duyguların (öfke, kızgınlık, nefret vb.) hepsini konteynırına yüklemiş ve karşı tarafın gözlerinde şimşek şimşek çakan öfke ve kızgınlığı görebilir hale gelmiştir. Bu andan itibaren kötü kendiliğin karşı tarafa yüklenildiğinden emin olunarak kavga bir kapı çarpmasıyla veya mekân terk edilerek bitirilir ve olay mahallinden bir süre uzaklaşılır.
İlginçtir ki bu andan itibaren kötü kendiliği hisseden borderline kişilik, kendini kuş kadar hafif ve rahat hisseder. Haklı bir savaştan çıkmış ve huzur içerisinde hayata dönmüştür. Ancak karşı taraf onon beş dakika içinde olmuş olan tüm bu olayları anlamaktan aciz, şaşkın, perişan, kötü kendiliğin yükünü tamamen omuzlarında hissederek bezgin bir şekilde odada kalmıştır. Bir süre sonra iyi kendiliğe geçmiş olan borderline kişilik dönüp gelerek biraz önce yükleme yaptığı kurbanına yaklaşır ve ona şaşkın ifadelerle bakar. Çünkü karşıdaki kurban öfkeli kızgın ve çaresiz bir şekilde çok kötü durumdadır. Borderline kişilik bunu anlayamaz ve algılayamaz. Çünkü o anda kendisi o kadar rahattır ki karşısındaki kişinin niye böyle olduğunu idrak etmekten çok uzaktır. Evet, biraz önce bir tartışma olmuş, bir takım konuşmalar geçmiştir aralarında ama bu kadar üzülmenin, bu kadar çileden çıkmanın ve bu süreci bu kadar devam ettirmenin anlamı yoktur. Olay bitmiştir. Çünkü borderline kişilik, duygusal olarak iyi kendiliğe geçmiş, o anda kötü kendiliğin duyumlarının hiç birinden haberdar değil ve onu hissedememektedir. Olay, sadece bilgi bazında hafıza kayıtlarında mevcuttur. Bu da biraz önce yapılan kuru kuruya bir tartışmadır. Ama karşı taraf; yani kurban, yani konteynır normal bir birey olduğu için biraz önceki olayın duygusal boyutunu yaşamakta ve bilgisel boyutunu da muhafaza etmektedir. Bunu hazmedebilmesi için uzunca bir zamana ihtiyaç duymaktadır. Tüm bu olan bitenlerden sonra borderline kişilik sanki yüzsüz bir insan gibi gelip biraz önce perişan edip mahvettiği bu bireyi sinemaya davet edebilmekte, yemeğe gitmeyi önermekte veya birlikte eğlenebileceklerini ifade etmektedir. Bu durum kurbanın kafasını daha da karıştırır.
Kötü kendiliğin geçici olarak bir başkasına boca edilmesi anlamındaki yansıtmalı özdeşim mekanizmasını daha iyi kavrayabilmek için süreci biraz daha yakından irdelemek uygun olur kanaatindeyim. Savunma mekanizmaları birbirlerinden izole ve bağımsız yapılar olmayıp ikili, üçlü, dörtlü veya daha fazla kombinasyonlar oluşturabildiği gibi tek bir savunma mekanizmasının şiddet derecesinin farklılığı da söz konusudur. Yansıtmalı özdeşimde durum biraz daha karmaşıklaşmakta, biraz daha kaotik bir boyut almaktadır. Bunun da nedeni, olgun savunma mekanizmalarından başlayan bir spektrum başlangıcının, en ilkel savunma mekanizmasına kadar ulaşan spektrumun diğer bir uç noktasına ulaşması olabilmektedir. Yani yer değiştirme (displacement) savunma mekanizması, bireyin hissettiği saldırganlığı, öfkeyi ve kızgınlığı bir bahane bularak bir başkasına boşaltma iken, yansıtmalı özdeşim bunun daha ağır bir boyutta kötü kendiliğin bir başkasına yüklenmesini içermektedir. Spektrumun en ağır ucuna ulaşırsak orada da psikotik olarak kimliğin tamamen bir başka şahısta canlanması ve değiştirilmesi söz konusudur. Bu, bir spektrumun dereceli olarak değişimini gösteren bir tablo gibidir.
Bu spektrumu ‘yer değiştirme’ noktasından başlayarak izah etmeye çalışırsak; yukarıda da izah ettiğimiz gibi yer değiştirme savunma mekanizması herhangi bir nedenle öfke ve kızgınlık içerisinde bulunan bir bireyin öfke ve kızgınlığını, bunu oluşturan kaynağa boşaltamaması sonucunda gücünün yettiği kişi veya kişilere yönlendirmesine verdiğimiz isimdir. Basit bir örnekle bunu açıklayacak olursak amirinden fırça yiyen bir memur, amirine karşı büyük bir öfke ve kinle dolu olduğu halde bu duygularını ona ifade edememektedir. Öfke ve kızgınlık duygularıyla dolmuş bir vaziyette masasına oturan bu memur, içindeki bu sıkıntıyı hafifletebilmek için o sırada çay dağıtımını yapmakta olan hizmetliye bir bahane bularak bağırıp çağırmaktadır. Bu olay tipik yer değiştirme savunma düzeneğidir. Ego bu şekilde rahatlamıştır.

Savunma Mekanizması 3

Savunma Mekanizması

Cuma, Ocak 2nd, 2009

Dinamik açıdan ruhsal yapı topografik şekilde bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı bölümlerine ayrılırken; yapısal açıdan id, ego  ve süperego katmanlarından oluşmaktadır. Gelişim evreleri açısından ruhsal yapı ise; oral, anal, fallik, latent ve ergenlik dönemlerinden meydana gelmektedir. Bu yapının tamamını görsel olarak hayal edebilmek için daha önce de kullandığımız buz dağı örneğini model almak istiyoruz. Denizdeki buz dağı, bir insan kimliğine benzetilecek olursa buz dağının su üstünde kalan kısmı kişinin bilinçli kimliğini oluşturmaktadır. Buz dağının suyun altında kalan kısmı ise bilinçdışı kimliğimizi oluşturmaktadır. Hafif dalgalanan bir denizde, buz dağının suyun altında kalan kısmının dalga boyu miktarınca açılması ve kapanmasıyla simgeleyebileceğimiz bir ara katman vardır ki buna bilinç öncesi alan denilebilir. Bebeğin gelişim evreleri anlatılırken bilincin nasıl oluştuğu konusu üzerinde durulmuştu. Buna göre, bilinçli yapımız gerçekliği temsil  eder. Yapısal açıdan ise bunun karşısına egoyu koyabiliriz. Suyun altındaki buz dağı kısmına da id ismini verebiliriz. Tanımlamanın kolay ve anlaşılabilir olması için süperegoyu da buz dağının tepesinde dolanan bir buluta benzetebiliriz. Bu durumda id, ego ve süperegonun yerleşimi ile bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı yaşamlar bir resim üzerinde gösterilmiş olmaktadır. Bu resimde psiko-seksüel gelişim evrelerini göstermek mümkün değildir. Zira psiko-seksüel gelişim evreleri ego ve süperegonun gelişimiyle ilintilidir.

Doğuştan getirdiğimiz ana materyalimiz id’imizdir. Bu, biyolojik bir temele dayanan, genetik şifreyle yüklenmiş dürtü  ve içgüdülerden oluşmuş ana yapıdır. Bu yapı doğuşta nasılsa ölene kadar varlığını aynı şekilde muhafaza etmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi id’in dürtüsel talepleri hedef nesnesine ulaşıp rahatlamak ve üzerindeki gerilimi boşaltmak ister. Bebeklik evresinde annenin de yardımıyla tüm dürtüler hedefine ulaştırılmaya ve geciktirilmeden nesnesiyle buluşturulmaya çalışılır. Bebeğin emme ihtiyacı, açlık dürtüsü anne memesi verilerek rahatlatılırken anne ile kaynaşma, anne ve birleşme ihtiyacı da anne kucağına yatırılarak tatmin edilir.

Dürtünün iki kaynağının olduğundan bahsetmiştik ki bunlardan biri üretkenliği temsil eden yaşam enerjisi diğeri de agresyonları temsil eden ölüm  enerjisidir. Her iki dürtü de mutlak olarak hedefine ulaşmak istemektedir. Başlangıçta id’de zaman, mekân, mantık ve diğer kavramlar oluşmadığından bunların anında temin edilmesi gerekir. Dürtünün, dürtü  oluşma süreciyle eş zamanlı olarak tatmin edilememesi, bebekte gerilimi ve sıkıntıyı doğurur. Engellenmişliğin vermiş olduğu sıkıntı ile agresyon ortaya çıkar ve öfke deşarjı meydana gelir. Hayatın gereklilikleri arasında ise; bir dürtü  yola çıktığında bu dürtünün gerçekleşebilmesi için bir zaman periyoduna, nedensel bir ilişkiye, mantıksal bir bütünlüğe ve uygun mekânsal koşullara bağlılık söz konusudur. Bir bakıcı ne kadar özverili olsa ve ne kadar yakından ilgilense de bir bebeğin dürtülerinin, oluşum sürecinde eş zamanlı olarak hedefine ulaştırılması reel olarak mümkün değildir.

Dürtülerin eş zamanlı olarak tatmin edilememesi, ruhsal bir yumak olan id’in bir kısmının farklılaşarak ego  dediğimiz; dürtüyü bir süre erteleyebilme yeteneğini haiz olan bir ruhsal bileşenin (komponent) oluşmasını temin eder. Bu süreç, doğal bir süreçtir ve egonun ilk oluşum çekirdeğidir. Henüz hafıza kayıtlarının olmadığı ve dışsal nesnelerin içsel tasarımlarının oluşturulamadığı bir dönemde bebek için dünya her an yeniden yaratılmaktadır. Bunu anlayabilmek için çevrenizdeki bir Alzheimer hastasının yıllardır tanıdığı eşini tanıyamaması ve çocuklarına yabancı muamelesi yapması örnek olarak gösterilebilir. Çünkü Alzheimer hastasının hafıza kayıtları biyolojik nedenlerle bozulmuş ve kayıtlar yok edilmiştir. Bu tahribatın derecesine göre de problemler ve sıkıntılar doğmaktadır.

Bizim zihinsel sürekliliğimizi ve varlığımızı temin eden şey hafıza kayıtlarındaki nesne tasarımlarıdır. Bebek henüz bu tasarımlarını oluşturmamışken her an yeni bir dünya ile karşı karşıyadır. Her gelen anne sureti onun için yeni bir anne, her gördüğü nesne de onun için yeni bir nesnedir. Zihninde ve hafıza kayıtlarında beş duyu ile aldığı nesne tasarımlarını kaydetmeye başladığı andan itibaren nesnelerin devamı diye isimlendirdiğimiz bir süreç başlar ve bu andan itibaren varoluşun sürekliliği gerçekleşir. İşte tam bu süreç esnasında ego  realiteye uyum gösterebilmek için bir takım çabalara başvurur. Bebeğin fiziksel ve zihinsel gelişimine paralel bir şekilde egonun varoluşu ve acıya tahammül süreci bir takım düzeneklerle temin edilmeye çalışılır. İdden farklılaşan ve dürtülerin belirli bir süre ertelenmesini temin eden bu güç, ego gücüdür. Bu güç id’den ayrılıp farklılaşarak palazlandıkça dürtüleri erteleyebilme, geciktirebilme ve bekletebilme yeteneğine sahip olmaktadır. Belki de egonun ilk fonksiyonu dürtüler üzerinde denetim kurabilme yeteneğidir. Bu, egonun bastırma savunma düzeneğinin ilk prototipidir. Ego, gerçekliği yani realiteyi temsil  eder. Egonun görevi id’in dürtülerini deşarj etmek, realiteye uyum göstermek ve de süperegonun ahlâki yargıları karşısında sınırı aşmamaktır.

Ego açısından gerçekliğin ve süperegonun taleplerini yerine getirmek hiçbir zaman tehlike arz etmez. Ancak id’in tüm taleplerini yerine getirmek, gerçeklik açısından çok büyük tehlike arzeder ve egonun yok olması veya yok edilmesiyle sonlanır. Bu durumda ego  için en büyük tehlike kaynağı id’den gelen dürtüler yani arzu ve isteklerdir.

Arzu ve isteklerin sorgusuz ve sualsiz bir şekilde deşarj edilmesi ve hedef nesneye yönlendirilmesi realite açısından mümkün değildir. Örneğin yeni bir kardeşi dünyaya gelen çocuk, kıskançlık krizleriyle kardeşini öldürmek için merdivenini düşürmek isteyebilir. Bu, onun için doğal bir dürtüdür. Bu dürtüsünü belirli bir perspektifte tutmaya çalışan güç realiteye uymaya çalışan ego  gücüdür. Gelişen ego, id’in bu tehlikeli potansiyelini fark ederek realiteye uyum kurabilmek için bu dürtüler üzerinde yoğun bir denetim oluşturur. Bu denetim, dürtülerin boşalmasını engelleyerek id’i basınç dolu buhar kazanına dönüştürür. Biz biliyoruz ki; hedefine ulaşamayan dürtüler insanda gerilim ve bunaltı doğurduğu için bir müddet sonra bu gerilim patlama şeklinde deşarj bulur. Nesnesine ulaşamayan her dürtü  içimizde potansiyel bir mayın gibidir. Ego bunu dikkate almak zorundadır. Ego yoğun basınç karşısında bu dürtülerin alternatif emniyet sübaplarıyla tahliyesine ve tasfiyesine çalışır.

İşte bunları yaparken ego, id’e karşı savunma düzeneklerini oluşturmak durumundadır. Ego kendini id’e karşı savunup realitede varlığını sürdürebilmek için onlarca savunma düzeneğini uygulamaya sokar. Bu savunma düzenekleri ruhsal gelişim evrelerine göre ilkel olandan olgun olana doğru bir seyir takip eder. İlkel olan savunma düzeneklerinin Psikoseksüel gelişim evrelerinin ilk dönemlerinde kullanılması doğal iken daha sonraki gelişim evrelerinde kullanılması bir patolojiye işaret eder. Dinamik yaklaşımda egonun savunma düzenekleri başlangıçta sekiz-on düzenek olarak isimlendirilirken bugün yeni ekollerin yeni açılımlarıyla savunma düzeneklerinin sayısı yirmi beşe ulaşmış ve içerikleri değişmiştir. Savunma düzeneklerinin temel nitelikleri; bilinçdışı  olması, otomatik olarak çalışması ve büyük oranda id’e karşı savaş vermesidir. Bazı savunma düzenekleri egonun realiteye uyumu için gerekli iken, bazıları da süperego için oluşturulmaktadır.

Yukarıda vermiş olduğumuz tasarımsal buz dağı örneğinde olayı basite indirgeyerek konuyu aktarmaya çalıştık. Daha doğru anlatım ortaya koyabilmek için bulut olarak nitelendirilen süperegonun, suyun üstünde olmasına rağmen yüzde doksanının bilinçdışı  faaliyet gösterdiğini belirtmeliyiz. Tamamı suyun üstünde gibi gözüken egonun da savunma düzeneklerini oluşturabilmek için bir kısmının bilinçdışına, yani suyun altına doğru derinleştiğini görüyoruz. Bunu geometrik bir şekilde ifade edecek olursak insan kimliğini bir daireye benzetebiliriz; dairenin 1/3 oranında üst kısmından geçecek bir parabol çizgi bilinç çizgisi iken, parabol çizgisinin üst kısmında kalan alanın yüzde yetmişini ego  parçası, yüzde 15′ini süperego parçası yüzde 15′ini de id parçası oluşturur. Suyun altında kalan veya parabolün altında kalan alanın, yüzde 60′ına id, yüzde 30′una süperego ve yüzde 10′una da ego diyebiliriz. Bu rakamlar ölçülebilen rakamlar değil, fakat konuyu anlatabilmek için örneklem rakamlarıdır.

Savunma düzenekleri, yukarıda belirttiğimiz temel özellikleri; yani bilinçdışı olmaları, otomatik olarak uygulamaya geçmeleri, id’in saldırıları karşısında egonun gerçekliğini ve süperegoya uyumunu sağlamaları ve de dürtülerin deşarjına imkân vermeleri bağlamında ele alındığında aşağıdaki başlıklar şeklinde sıralanabilir:

1. Bastırma: (Represyon ve Supresyon)
Olgun bir egonun bilinçdışını kontrol edebilmesi için oluşturması gereken ilk önemli savunma düzeneği, öncelikle tehlike arzeden dürtüleri durduracak ve onları bilinçdışına bastıracak savunma düzeneğidir. Egonun bu fonksiyonu oluşturabilmesi için belirli bir güce ulaşması, dürtüyü bilinçdışında tutabilme yeteneğine sahip olabilmesi ve orada barındırması gerekir. Başlangıçta dürtüler bilinçdışında tutulamadığı için; bilince çıkarılarak realiteye ve süperegoya uygunluk açısından test edildikten sonra uygun olanlarına deşarj imkânı sağlanması, uygun olmayanların da bilinçdışına tekrar gönderilmesi ve bastırılması gerekir. Özellikle psikoseksüel gelişim evrelerinden fallik evreye ulaşan bir bebekte ebeveyn tasarımlarının içselleştirilmesi sonucunda dürtüler, süperegonun bilinçdışı  kısmının denetimiyle, bilince ulaşmadan kontrol edilmekte ve denetim sağlanmaktadır. Bastırma mekanizması aktif bir süreçtir. Dürtü bilince çıkmak için libidodan bir enerji kullanırken ego  bu dürtüyü durdurabilmek ve baskılayabilmek için yine libidodan enerji kullanmak zorundadır. Bu da fâsit bir daireyi oluşturur. Bunaltının oluşmasını kontrol etmek için devreye giren bastırma mekanizması, insanı yorgun ve bitap düşürebilir. Bastırma mekanizması şu şekillerde ortaya çıkabilir.
a. Bilince gelen dürtünün geri gönderilmesi
b. Dürtünün bilinçdışında tutulması
c. Reel olarak yaşanan travmanın bilinçdışına gömülmesi.

Her üç halde de bastırma mekanizmasından bahsetmek mümkündür. Ruhsal gelişim evrelerinin durumuna göre bilinçdışında tutulan dürtüler, zaman zaman bilince çıkabilir. Hatta zaman zaman aktive olup uygulamaya bile geçebilir. Bunun birçok nedenleri vardır. Egonun zayıflığı, süperegonun baskınlığının yetersizliği ve realitenin kolaylaştırıcı etkileri sonucunda dürtü  uygulamaya geçebilir. Örneğin, ergenlik dönemine kadar ödipal çatışmasıyla ilintili olarak anneye ilişkin bilinçdışı  ensest arzularını kontrol altına alabilen genç delikanlı, ergenliğin getirmiş olduğu fiziksel ve ruhsal zorlamaların sonucunda bu dürtüsünü bastıramayacak noktaya gelip bilinçlendirebilir. Böyle bir arzu  ve istek bilinçlendiğinde genç delikanlı için bu durum dayanılmaz bir sıkıntı ve acı vermektedir. Belki de yıllardır bilinçaltında bastırarak tutmuş olduğu bu dürtü, ergenliğin zor şartları altında denetimden çıkmış sadece bilince ulaşmıştır. Bilinçte bunun izolasyona tabi tutulmadan hissedilmesi ve düşünülmesi ciddi bir sıkıntı kaynağı yaratmaktadır. Böyle bir nedenle intihara yönelen, yoğun anksiyete  atakları geçiren veya depresyona giren ergenler bulunmaktadır. Burada mekanizma, egonun denetim gücünün zayıflaması sonucunda dürtülerin bilinçdışı katmandan bilinçli hale gelmesi şeklinde çalışmaktadır. Yine aynı gençlerde anneye karşı hissedilen bu dürtüsel yapı cinsel bir eyleme yönelmese bile cinsel içerikli olarak anneye dokunma ya da sarılma gibi eylemlere dönüşebilmektedir. Bu durumda ergenin yaşayacağı içsel çatışma daha yoğun ve fazladır.

Çocukluk döneminde kardeşine karşı kıskançlık hisleriyle dolu, ona zarar verme isteğiyle bu tip dürtüleri harekete geçmiş olan çocuk, çevre şartları müsait ise eylemi uygulamaya teşebbüs edecektir. Yaş ilerledikçe bu dürtüler ve istekler bilinçdışında tutulacak hiç bilince çıkmayacaktır. Her iki durumda da bastırmadan bahsetmek mümkündür. Çocuğun kıskançlığı hissedip kardeşine karşı düşmanca hisleri fark etmesi ve bundan utanarak bastırmaya çalışması represyon (bastırma) düzeneğini oluştururken, dürtüleri bilince çıkmaya izin vermeden bilinçdışında tutmayı başarması ise supresyon bastırma mekanizmasına örnek olarak verilebilir.

Yaşanmış olan travmatik birçok anı unutulma eğilimlidir. Egonun rahatlayabilmesi için yaşanmış olan bu tip anıların hafıza katmanlarının derinlerine gönderilmesi ve çağrışım zincirinden uzak tutulması gerekmektedir. Aktif olarak bilince ulaşamayan bu tip travmatik yaşantılar, bilinçdışında varlığını sürdürecek, bireyi farklı şekillerde varlığından haberdar edecektir. Birçok psişik belirtinin/semptomun arka planında bu travmatik yaşantıların izdüşümlerini bulmak mümkündür.

Bastırma, egonun öncelikli olarak alacağı ilk tedbirdir. Dinamik açıdan bakıldığında ensestiyöz talepler bilinç dışında bastırılarak tutulacaktır. Daha sonra ise egonun gelişim yapısına, realiteye ve süperegoya uymayan birçok istem ve arzu  deşarj imkânı bulamadan bilinçdışında tutulacaktır.
Bastırma çeşitli yaklaşım ekollerine göre farklı farklı da değerlendirilebilmektedir. Biyolojik eksenli bir bakış tarzında olay hafıza kayıtlarının işlemlenmesiyle ilişkilendirilebilir. Biyolojik yaklaşım tarzı bilinçdışı  bir hafıza kaydının varlığını kabullenmez. Bunun yerine yaşantılanan bilgilerin ve zaman dilimlerinin, hafızaya alma, hafızada saklama ve geri çağırma sistemindeki bir takım hatalardan kaynaklandığına inanılır. Bu açıklama biçiminde hafıza kaydı yapılırken bazı kodlama sistemlerinin hafızayı etkin olarak çalıştırdığı ve hatırlamada bu sistemlerin çok önemli bir rolü haiz olduğu belirtilmektedir. Bu bakış tarzıyla birçok olayı izah edememekteyiz. Biyolojik bakış tarzına göre hafıza kayıtlarına güçlü kayıt yapılıp yeniden çağrılabilmesi, duygusal bir olayın patlayıcı etkisinin, kaydı güçlendirmesi nedeniyledir: Yaşanan bir savaş, deprem, felaket ve benzeri durumlarda olduğu gibi. Ancak biz biliyoruz ki cinsel taciz konusunda birçok kurban olayı hatırlayamamaktadır. Bu da göstermektedir ki biyolojik hafıza kaydı izahı, bir noktaya kadar geçerli olmakta, bizim bilinçdışı süreçler dediğimiz mekanizmalar devreye girmektedir.

Olay, davranışçı açıdan değerlendirildiğinde; hoşnutluk veren anılar ve hafıza kayıtları canlı tutulurken, sıkıntı veren hafıza kayıtlarının geri planda kalması ile ilgili davranışçı-pekiştirici süreçlerden bahsedilmektedir. Hatırlanmayan travmatik hadiselerin davranışçı ekole göre bu şekilde izahı yapılmaktadır. Negatif olan anılar hafızadan silinmekte, pozitif olanlar ise pekiştirici süreçlerle hafızada tutulmaktadır. Deprem ve savaş gibi hallerin negatif etkileri olmasına rağmen, hafıza kayıtları çok aktif bir şekilde tutulurken bireysel olarak yaşadığımız aşağılanma, dışlanma ve cinsel taciz gibi anılar hafıza kaydına gelmemektedir. Bu da pekiştirici süreçlerin bu alanda geçersiz olduğunu ve davranışçı yaklaşımın, olayları bir noktaya kadar izah edip bir noktadan sonra yetersiz kaldığını bize göstermektedir.

Kognitif/bilişsel açıdan bastırma ve unutma kavramlarına bakıldığı zaman; başlangıç dönemlerinde bilinçdışı  süreçler kabul edilmezken vaka çalışmalarında, izah edilemeyen kognitif yapılandırmalara farklı isimler verilerek, afonksiyonel şemalara dinamik yapının bilinçdışı kavramlaştırmasına denk düşecek temel kabuller ve şemalarla açılımlar getirilmiştir.

2. İçe Atım (Introjection)
İçe atım savunma düzeneğini tam manasıyla kavrayabilmek için, doğal bir süreç olan içe alım (incorporation) mekanizmasını kavramak gerekir. Yukarıdaki bölümde bebeğin zihinsel gelişiminde ilk algıların zihindeki izdüşümlerinin ilk benlik algısının çekirdeğini oluşturduğundan sözetmiştik. Benliğin oluşabilmesi için beş duyumuz vasıtasıyla dış dünyanın içeride tasarımlanması gerekmektedir. Bu tasarımlama sürecini içe alım mekanizması ile isimlendirebiliriz. Bebeğin işlev gören ilk dış organı ağzıdır. Ağız, doğuştan getirilen emme refleksi sayesinde herhangi bir materyali otomatik olarak emer. Çocuğun ilk emdiği nesne ise anne memesidir. Memenin ağız içindeki hacimsel büyüklüğü, kıvamı (sertlik-yumuşaklık-elastikiyet) kokusu, tadı ve fonksiyonel özelliği bebeğin ilk algıladığı nesnenin vasıflarıdır. Meme sayesinde alınan uyaranlar zihindeki hafıza kayıtlarında kodlanırken ilk içe alım eylemi gerçekleştirilmiş olmaktadır. Bu eylem henüz detaylarına vakıf olamadığımız çok karmaşık bir süreç sayesinde mümkün olabilmektedir. Zaman içerisinde içe alımlar ağzın yanında diğer duyular vasıtasıyla da sürdürülür. Özellikle görsel ve işitsel içe alımlar doğal bir süreç olarak zenginleşerek devam etmektedir. Anne memesiyle başlayan içe alım süreci annenin yüzü, annenin eli, annenin bedeni, annenin kokusu ve annenin sesi gibi parça parça faktörlerle birleşerek devam eder. Sonunda bütüncül bir anne içe alımı gerçekleştirilir.

Bu süreç sadece anne ile değil çocuğun etrafındaki tüm dış dünya ve kendi bedeniyle ilintili olarak da aynı şekilde devam eder. Bu doğal süreçte herhangi bir problem bulunmamaktadır. İçe alımın, doğal bir süreç olması nedeniyle egonun savunma mekanizmaları arasında kabul edilmesi uygun değildir. Biraz sonra aşağıda anlatacağımız içe atım mekanizmasına geçmeden önce içe alım eyleminin doğal sürecinin gelişiminde karşılaşılabilecek bir takım engelleme ve çatışmalardan da burada bahsedebiliriz. Nasıl ki davranışçı koşullu şartlandırmalarda, bir uyaranı bir başka uyaranla eşleştirmek mümkün olabiliyor ve bunun sonuçları gözlemlenebiliyorsa, bebeğin içe alım dönemini de bu bağlamda değerlendirebiliriz.

Organizmanın temel hedefi genetik şifresinde taşıdığı hemaostasisi (üst denge halini) gerçekleştirmektir. Bunu oluşturabilmek için doğuştan getirdiğimiz bir takım reflekslerimiz vardır. Doğum ile beraber gelen denge bozukluğunu bu refleksler sayesinde gidermeye veya azaltmaya veya dış dünyaya haber vermeye çalışırız. Varlığımızı devam ettirebilmek için yapılması gerekli olan ilk şey beslenmedir. Beslenme, bozulan hemaostasisi yeniden dengeye getiren, bebeği rahatlatan ve dinginliği temin eden en temel biyolojik unsurdur. Anne memesiyle başlayan beslenme süreci, anne memesinin çocuğun zihnindeki tasarımlanmasında beş duyu ile alınan algının bütüncül bir şekilde entegrasyonu ile devam etmektedir. Meme emilirken hem bu içe alım mekanizması sürdürülmekte ve hem de en temel ihtiyaç olan beslenme işlevi yerine getirilmektedir.

Dengenin bozulduğu cehennem halinden dengenin tekrar tesis edildiği cennet haline dönüşün ilk prototipi bebeğin beslenme eylemidir. İşte burada nesne tasarımı oluşturulurken, ilk denge halini alan uyaranlara eşlik eden ikincil uyaranlar, çocuğun ilk hoşnutluk duygusunun tasarımsal olarak yan tarafında taşıdığı hatırlatıcı koşullu unsurlardır. Yani bir bebek annesi tarafından beslenirken ve cehennemden cennete doğru bir yolculuğa çıkarken, bir başka ifadeyle bozulmuş hemaostasisin yeniden tesisi gerçekleştirilirken odanın rutubeti, odanın nem oranı, ortamda çalınan müzik, konuşmaların ses tonu, odanın kokusu ve diğer tüm faktörler koşullu bir uyaran olarak zihne ilk unsurlar olarak girebilir. Hayatımızın daha sonraki evrelerinde bilemediğimiz ve anlamadığımız şekilde; belirli ısı derecelerinden hoşnutluk duyan, belirli nem oranlarını tercih eden, belirli aydınlık şiddetlerinde daha dingin olan, belirli müzikal notalara eğilim duyan, belirli kokulara aşina olan ve belirli tatları tercih eden yapı muhtemelen kaynağını bebeklik dönemindeki ilk koşullu uyarı etkisinden almaktadır.

Bu durum yaşamımızın bir alanını izah etmeğe yararken diğer taraftan içe alım sürecinin negatif olduğu yani hemaostasisin bozulduğu durumlarda aynı çevre şartlarının, negatif bir uyarıcı gibi algılandığı negatif koşullu şartlanmaları oluşturabilme potansiyeline sahip olduğunu da göstermektedir. Bir takım anlamsız korkuların, duyguların ve hislerin çeşitli ortamlarda, çeşitli tatlarda ve müziklerde aktive olmasının arka planında bu tip bir ilk uyarıcı koşullu refleks ağının bulunabileceğini hatırda tutmak gerekir.

Dinamik açıdan bakıldığı zaman, oral dönemle ilgili bir takım ruhsal rahatsızlıkların kaynağında ya annenin meme ucunda bir problem olması ya da çocuğun ağzında bir hastalığın bulunması söz konusu olabileceğini daha önce belirtmiştik. Örneğin, bebek emme döneminde ağzında oluşan bir yara nedeniyle emme eylemini gerçekleştirip hemaostasisi temin etmeye çalışırken diğer taraftan ağrılı bir uyaran buna eşlik etmektedir. Bu durumda acı ve haz yan yanadır. Bu çok ciddi birçok sonuca neden olabilir. Bağlanma (attachment) duyumu, korku ve acı verici bir etkiye dönüşebilir. Memeye bu şekilde yaklaşan bebeğin daha sonraki hayatında arkadaşına, partnerine veya eşine bağlanırken aynı endişe ve acıyı duyması ve bağlanma zorlukları yaşaması mümkün olabilir. Veyahut oral doyum sağlarken bir taraftan yemenin hazzını yaşayıp bir taraftan acı hissedebilir. Cinsellikte bu yapı sadist, mazoşist ve sadomazoşist bir ilişkiye dönüşebilir. Bu şekilde birçok kombinasyonun oluşabilme ihtimali sözkonusudur. Bunları nesnel olarak tespit edip zincirin halkalarını tamamlamak şu anda pek olası görülmemektedir. Bu konu ile ilgili olarak detaylı ve uzun süreli takip çalışmalarının yapılması gerekmektedir.

Buraya kadar anlatmış olduğumuz İçe alım (incorporation) mekanizması bir insanın gelişiminde doğal bir süreç olarak meydana gelirken içe atım (introjection) mekanizması egonun savunma düzenekleri arasında sayılmaktadır. İçe atım en çok özdeşim mekanizmasıyla karıştırılmaktadır ki yeri geldiği zaman özdeşim mekanizması detaylı olarak anlatılacaktır. İçe atım id, ego  ve süperego ayrımının gerçekleştirildiği; egonun oluşturulduğu ve kendiliğin (self) tamamlandığı bir süreçte oluşmaktadır. Ego ve/veya kendilik, göreceli olarak yetersizlik duyguları hissettiği zaman diğer savunma mekanizmalarıyla yetersizliğini telafi edemez ise içe atım savunma mekanizmasından da yararlanarak dayanma gücünü artırabilmektedir.

İçe atım, dışarıdaki bir nesnenin veya nesnenin bir parçasının ya da nesnenin bir özelliğinin pozitif veya negatif anlamda içe alınarak zihinsel tasarımda onun yaşatılması anlamına gelir. Cümleyi daha anlaşılır hale getirmek için şöyle bir örnek kullanılabilir: Yetersizlik hisleri duyan bir birey, mahallede güçlü olduğuna inandığı ve karizmatik olarak değerlendirdiği mahalle kabadayısını içsel olarak içe atıp onun tasarımını zihninde canlandırdığında, o kabadayının fiziksel ve ruhsal gücünün kendisine geçtiğine dair bir inanç ve duyguya kapılır. Bu, içe atım mekanizması sayesinde mümkün olur. Egonun göreceli olarak yetersiz olduğu durumlarda her bağlamda içe atım olaylarının olması mümkündür. Özdeşim savunma mekanizmasında dıştaki bir nesnenin özelliğinin egoya veya kendiliğimize katılarak kendimizin bir parçası ve kendilik hamurumuzun bir karışımı yapılması sözkonusu iken, içe atım düzeneğinde ise içe atılan nesne veya özellik ayrı bir varlık olarak zihinsel tasarımımızda varlığını devam ettirir. Birey, içindeki bu tasarımla iletişime geçip diyalog kurabilir; konuşabilir, tartışabilir ve hatta kavga edebilir. İçe atım düzeneğinin daha iyi anlaşılabilmesi için bir vaka örneğimizi burada sizinle paylaşmak isterim.

Ödipal çatışmaları yoğun olan, babası tarafından dövülen ve cezalandırılan ve annesi de aynı şiddete maruz kalan bir genç, ergenliğe ulaştığında babasının karşısında kendisini zayıf, yetersiz ve savunmasız hissetmektedir. Ergenlikle beraber babanın şiddetinin kesilmiş olmasına ve de geçmişte cereyan eden negatif olayların bitmiş olmasına rağmen primitif savunma mekanizmasıyla varlığını sürdürmeye çalışan ruhsal yapı; dış dünyadaki her türlü güç ve otoriteyi baba türevi olarak algılayıp çaresizliğe düşmektedir. Bu çaresizlikten sıyrılmak ve babayla ve baba türevleriyle rekabet edebilmek, egonun ve kendiliğin güçlenmesi ve de olumlu özdeşim örneklerinin içselleştirilmesiyle mümkün olabilir. Eğer bunlar yapılamamış ise alternatif bir yol olarak içe atım savunma düzeneğinden yararlanılır. Bu genç de içe atım düzeneğinden yararlanarak varoluşunu sürdürmüştür.
Türkiye’den bir işçi ailesi olarak Almanya’ya yerleşen bir ailenin çocuğu, yabancı bir kültürde, korumasız bir ortamda ve iletişim becerilerinin sınırlandırıldığı bir coğrafyada yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Bir yandan baba ile mücadelesi sürerken bir yandan da Almanların ikinci sınıf vatandaş muamelesinden kaynaklanan zorlukları aşmak durumundadır. Yaşadığı mahallede Mustafa isimli bir delikanlı hem Alman gençlerine karşı Türkleri ve Türklüğü onurlu bir şekilde temsil  etmekte ve hem de Türk gençleri arasında; judo, tekvando gibi dövüş sporlarını bilmesi, fiziksel yapısının sağlam olması ve yüksek tahsilli olması gibi özellikleriyle öne çıkmaktadır. Hikâyemize konu olan ödipal  çatışmalı gencimiz, günün birinde otomatik olarak zihninde Mustafa’nın şeklinin canlandığını yaşantıladı. Ardından çok ilginçtir ki bir yutma refleksi ile Mustafa’yı bütünü ile ve tüm özellikleri ile içine attı. Mustafa onun iç dünyasında yaşamaya başladı ve o andan itibaren kendini Mustafa olarak hissetmeye başladı. Artık Mustafa kadar sportmen ve güçlü bir fiziğe sahipti. Çünkü Mustafa onun içindeydi. Mustafa ideolojik olarak Türkçü bir ideolojiye sahipti. Kendisi farklı bir ideolojiye sahip olmasına rağmen Mustafa’yı içselleştirmiş olmaktan dolayı Mustafa’nın ruhunda eksik kalmaması için Mustafa’nın ideolojisinin de içe atılması gerektiğine karar verdi. Ve ardından Türkçülük ideolojisini bir yutma hareketiyle içe attığını kabullendi. Şimdi kendisini daha güçlü hissediyordu. Ardından olay tam bir kontaminasyon (kirlilik) obsesif zinciri şeklinde bir sürece dönüştü. Mustafa, Türkçülüğü; Türkçülük ise tüm Türkçü ideolojileri savunan kurum ve kişilerin içe atılması mecburiyetini getirdi. Türkçülük ile ilgili dünyada bulunan tüm kurum ve kişiler bu şekilde içe atılma zincirinin halkalarını oluşturmaya başladı. Mustafa Bakü’lü idi. Mustafa’nın kendi ruhunda eksik kalmaması için Bakü’nün de içe atılması gerekiyordu. Bakü’yü de içine attı. Bakü, Azerbaycan ile ilintili idi, hemen ardından Azerbaycan’ı içe atmak zorunda kaldı. Azerbaycan Türkçülerin ilgilendiği bölge idi, dolayısıyla Türkçülük ideolojisi ile Azerbaycan’ın içe atımı kesişmiş idi. Kontaminasyonun burada duracağı beklentisi içinde iken kontaminasyon artarak devam etti. Türkçülük, Türk bölgelerini yani Turan coğrafyasını içine alıyordu. Azerbaycan içe alındıktan sonra ardından tüm Avrasya bölgesindeki ülkeler içe atılmalıydı. Birey bir taraftan egosunu güçlendirip varlığını devam ettirmeye çalışırken diğer taraftan bitmeyen bir obsesif  zincirin içine düşmüştü.

Bu durum, zayıf bir egonun, kendisini daha güçlü hissetmek için başvurduğu bir çözüm yoludur. İçe atım sadece bu bağlamda oluşmamaktadır. Sevilen bir nesnenin içe alınarak her an onunla iletişim kurmanın yolu temin edilebilmekte ve ondan uzak kalmanın dayanılmaz acısı bu şekilde telafi edilebilmektedir. Bu tarz içe almayla ilgili bir vakayı sizinle paylaşmak istiyorum.
Vaka: Şizoid-paranoid kişilik özellikleri ağır basan bir gencimiz, üniversite birinci sınıfta iken karşı cinsten bir kıza platonik bir aşk duyar. Kişilik özellikleri nedeniyle çıkma teklif edemediği, yanına yaklaşamadığı ve aynı mekânda bulunmak dahi ona korkunç sıkıntı veren bir durum olduğu için, sevgilinin içe atımı şeklinde bir çözüm tezahür etmiştir. Olay bir boyutuyla psikotik bir noktaya taşınmıştır. Sevgilisini içe attıktan sonra onunla iç dünyasında konuşmaya, hesaplaşmaya ve paylaşmaya başlamıştır. Kendilik sınırları zaman zaman kaybolmuş ve ego, rasyonel denetimini zaman zaman yitirmiştir. Delikanlı içe attığı sevgilisiyle konuşurken zaman zaman sevgilisi ile tartışmakta, bu tartışmada kavga çıkmakta ve kavganın sonucunda canhıraş feryatlarla sevgilisine bağırmaktadır. O esnada yan odada bulunan anne odaya girdiği zaman masayı yumruklayan, duvarı tekmeleyen ve karşısında biri varmış gibi konuşan oğlunu gözlemlemekteydi.
İçe atımın negatif yönden değerlendirilmesi ise öfke duyulan ve nefret edilen bir nesnenin içe alınarak, içte bu nesneye karşı nefret deşarjının sağlanması şeklinde oluşabilmektedir. Zaman zaman rüyalarımızda kızdığımız birisine karşı herhangi bir güç ve otoriteye karşı tepkilerimizi ortaya koyarız. İstemediğimiz bu insanları rüyalarımızda döver, hakaret eder bazen de öldürürüz. Rüyalarımızda olan bu savunma düzeneği içe atımda normal zamanlarda da ortaya çıkmaktadır. Sevmediği ve nefret ettiği öğretmenini içe atan, her gün onunla hesaplaşan ve her gün ona küfreden bir genç delikanlı, sevmediği öğretmenini içine atmış ve gerçek hayatta gerçekleştiremediği hesaplaşmayı kendi istediği şartlarda iç dünyasında oluşturmuş olur.

Bu anlamda amirinden fırça yiyen memur, komutanı tarafından azarlanan subay, patronu tarafından aşağılanan işçi gerçek hayatta olabilecek reel kayıpları nedeniyle suskunluklarını muhafaza ederken, olay anında dahi karşı tarafı içe atıp iç dünyalarında ona karşı hakaretleri, öfke deşarjını ve hatta yaralayıp öldürmeyi bile tahayyül edebilmektedir. Bunlar hepimizin gündelik hayatında yaşantılandırdığımız olağan ego  koruyucu yaşantılardır.

İçe atımın diğer bir uygulama tarzı da kendiliğimizin bir parçasının kendiliğimizden kopartılarak içte tutulmasıdır. Kendilik ve ego  kendi içerisinde ahenkli çalışan bir bütünü temsil eden, parçaları arasında çok ciddi farklılıkların olmadığı bir ruhsal yapıdır. Birey isteyerek veya istemeyerek bir takım olayların sonucunda egosuna, süperegosuna ve kendiliğine ters bir konumda kalarak dürtülerinin esiri olup bir takım eylemler gerçekleştirmiş olabilir. Bu eylemler zaman içerisinde ego tarafından sindirilerek bünyeye katılabilir. Ama bazı durumlarda ego yaşanılan bu olayı bünyeye katmakta zorlanır ve ayrı bir parça olarak onu muhafaza etmeyi yeğler. Bu bir nevi vücuda girmiş olan mikrobun bir korunma bariyeri halkasının içinde tutulması gibidir. O farklı parça, bünyededir ve varlığını devam ettirmektedir. Kişi bundan şiddetli şekilde rahatsızlık duyar. Diğer savunma mekanizmaları yetersiz kaldığından içe alınan bu kimlik parçası içerde ayrı olarak yaşamaya devam eder. Bu birey için çok ciddi bir sorun teşkil eder.

Bu durumu şuna benzer vaka örnekleriyle anlatabiliriz: Gazete haberlerinde zaman zaman bir takım intihar haberleri okuruz. Bunların bir kısmı içe atım düzeneği sonucunda ortaya çıkmaktadır. Örneğin yıllardır onurlu ve gururlu bir şekilde iş hayatında başarılı olmuş bir iş adamı, toplumda çok saygın bir konumu varken yeni girdiği bir iş teşebbüsünde başarısız olmuş ve risk faktörlerini iyi analiz edemediği için iflas etmiştir. Bir anda beş parasız kalmış ve şaşaalı bir dönem sona ermiştir. Birey bunu kabul edememektedir. Bu durumda egonun bir parçası bölünmüş suçu bu bölünen parçaya yüklemiştir ki; ‘o’ hatalar yapmıştır. Kendisi asla hata yapacak potansiyele sahip değildir. O ego  parçası tarafından kandırılmış, aldatılmıştır. Dolayısıyla bu parça yok edilmelidir. Bu bağlamda hata yapan ego parçasını ortadan kaldırmaya yönelik olarak sağlam ego parçası onu cezalandırıp yok etmekte ve intihar bu şekilde gerçekleşmektedir.

3. Bölme (Splitting)
İlkel savunma düzeneklerinden en önemlisi bölmedir. Maddeyi çözümleyebilmek için molekülleri, molekülü çözümleyebilmek için atomu, atomu çözümleyebilmek için de elektron ve protonu çözümlemek gerekir. Aynı bağlamda insanın ruhsal yapısını çözümleyebilmek için onun ruhsal moleküllerine ve atom altı parçacıklarına kadar inmek gerekir. Bu çalışmamızda da bu zincirin halkalarını oluşturmaya çalışıyoruz.

Bölme mekanizması bu manada atomun oluşumunu bize anlatan bir sürece indirgenebilir. Yine bebeğin ilk algılarına dönecek olursak, beş duyu ile içerden ve dışardan alınan uyarılar zihnimizde kaotik bir dünya oluşturmuş idi. Her şey bir hercümerç halindeydi; anlam yoktu. Sonraları beyinsel ve zihinsel gelişim oluştukça bu anlamsızlık, yerini kategorizasyona bıraktı. Nesneler anlamlı hale gelmeye başladı, canlı ve cansız olarak ayırt edilmeye çalışıldı. Beş duyu ile alınan nesnenin varlığı kabul edilirken, görülmesi engellenen bir nesnenin o anda yok olduğu düşüncesinden, gelişmişliğe uygun olarak bir süre sonra o nesnenin, engelin arkasında varlığını devam ettirdiği çıkarsamasına kadar geçen bir süreç işledi. Hafıza kayıtları çalışmadığı dönemlerde her seferinde dünya yeniden ve yeniden yaratılmakta idi. Hafıza kayıtlarının devreye girip nesne tasarımlarının içte oluşturulmasıyla birlikte nesnelerin sürekliliği ve devamı temin edildi.

Bu çerçevede bebek kendisine bakan anneyi, ilk nesne tasarımı olarak içinde canlandırmayı başardı. Anneyi beş duyu ile algıladığında onu tanımanın vermiş olduğu tepki ile ona eko verdi. Dış dünyanın nesne tasarımlarının aynısının içeride oluşturulmasıyla birlikte süreklik temin edilmiş oldu. Nesnelerin tasarımları iç dünyada şekillenirken onlara anlam yükleyen bireyin kendisinin tasarımı, bu tasarımlar dünyasında eksik kaldı. Çünkü kendisini nasıl tanımlayacak, tasarımlayacak ve nasıl bir değer atfederek bu tasarımsal dünyanın merkezine oturtacaktı?

Bir bebeği bu dönemde kapalı bir kutuya benzetirsek kapalı kutunun yüzeyinde beş tane delik bulunmakta, bu deliklerden gelen bilgiler vasıtasıyla dış dünyanın ne olduğu ile ilgili çıkarımlar yapılmakta, bu çıkarımlar sonucu kutunun içerisinde dış dünyanın bir kopyası tasarımsal olarak oluşturulmaktadır. Dış dünyanın bir kopyası kutunun içinde tasarımsal olarak oluşturulduğu zaman bu tasarımın içinde kutunun kendisi yoktur. Çünkü kutu kendisinin neye benzediğiyle ilgili bir çıkarımı yapamamaktadır. Gözün kendini görememesi, beynin kendini idrak edememesi gibi bir husustur bu. Bir göz dışarıdaki her şeyi görür, alır ama kendi yapısının nasıl bir şey olduğu ile ilgili görüntüye ulaşamaz ve kendini göremez. Bu manada bebek de dış dünyanın fotoğrafını çektiği halde kendi kimliğini, bedenini ve varlığını algılayıp değerlendiremez.

Ama içeride tasarımlanan dünyanın bütün halkalarının anlamlı hale gelebilmesi, bebeğin kendiliğini iç dünyasına atmasıyla mümkündür. Bilinmeyen ve tanımlanamayan bebeğin kendiliği nasıl olacak da iç dünyaya taşınacak ve diğer nesnelerle bağlantısı iç dünyada tesis edilecektir. İşte bu aşamada Lacan’ın ‘aynalama  (mirroring) evresi’ dediği süreç işler. Çocuk dünyayı algılayıp anlarken ilk etapta annesiyle füzyona girip onunla kaynaşarak dünyaya anlam verir. Kendinin nasıl bir şey olduğu ile ilintili olarak kendilik tasarımını da annenin bakışlarından, yüz ifadesinden, ses tonundan ve davranışlarından çıkarır. Özellikle annenin bakışları, çocuğun nasıl bir varlık olduğunun aynada yansımasıdır. İşte ilk kendilik çekirdeğinin oluştuğu bu evrede annenin çocuğa atfettiği değer, annenin yüz ifadesinde ve bakışlarında netlik kazanır. Çocuk annenin kendisine olan bu bakış ve yaklaşımından bir kendilik tasarımı oluşturarak biraz önce kutu diye tanımladığımız varlığı tasarımlayarak, iç dünyasındaki nesne tasarımları arasına kendilik tasarımı olarak atar ve onu merkeze oturtur.

Buraya kadar her şey normal giderken genellikle bebeklerin ilk oluşturdukları kendilik tasarımları sevgiyle, şefkatle ve ilgiyle bebeğe bakan annenin bakışları ve yüz ifadesi sayesinde oluştuğundan bebek kendisini çok önemli, değerli ve hoşnutluk veren bir varlık olarak içeri atar. Bu sayede ilk kendilik tasarımı, merkeze oturarak nesne tasarımları dünyasında bağlantıları kuran ana öğe olur.
Annenin bu yoğun ilgi ve sevgisi, hatta çocuğa tapınacak derecedeki alakası çocukta ilk narsist iyi kendiliğin oluşmasını sağlar ve onu oluşturmayı sağlayan yapı da ilk iyi nesneyi oluşturur. Fakat bir süre sonra ne olduysa anne çocuğa çok kötü bir şekilde yaklaşmakta, bakışları değişmekte ve ona nefret ederek kızarak hatta iğrenerek bakmaktadır. Çocuk bunu algılayacak, anlayabilecek ve yorumlayacak durumda değildir. Anne şekil, cisim, ses vb. bakımlardan aynı annedir. Ama anne, davranışsal ve duygusal olarak farklıdır. Anne çocuğa iğrenerek, kızarak ve öfkelenerek yaklaşmaktadır. Çocuk bunu anlamlandırmakta çok zorlanır. Hikâyenin anne tarafına bakacak olursak çok sevdiği yavrusunun altına çiş-kaka yaptığını, bezini dağıtıp kakasını oraya buraya bulaştırdığını ve de eliyle mıncıkladığını görünce yüzündeki ifade iğrenme, öfkelenme ve kızgınlık şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bebek için kaka, dışkılama ve pislik hiçbir anlam ifade etmemektedir. Annenin davranışlarını bu bağlamda bebeğin izah etmesi mümkün değildir. Bebeğin egosu henüz çok ilkel düzeydedir. Bu durumda çocuk ilk savunma düzeneklerinden olan bölme düzeneğini uygulamaya geçirme yetisiyle donatılmıştır. Egonun ruhsal gücü bu seviyeye ulaşmıştır.

Bölme mekanizması aynı obje tarafından bireye ulaştırılan pozitif ve negatif davranış ve duygulanımın aynı birey değil de ayrı ayrı iki birey tarafından yapıldığına dair içsel kanaatin oluşturulması ve birbirinden ayrı tutulması çalışmasıdır.

Bebek nasıl ki ilk nesne tasarımlarını oluştururken her an yeniden gördüğü anneyi ayrı anneler zannedip bunları aynı anne yapma konusunda aylarca mücadele etmiş ve anlık anneleri birleştirip sürekli bir anne oluşturmuşsa şimdi de anneleri ikiye indirgemektedir: İyi anne, kötü anne. Olay basitleşmiştir. Annenin yüzündeki davranış ve duygulanım ifadesi bebekte iki türlü duygu hissettirecektir. İyi anne geldiğinde çocuğun içerisinde önemli ve değerli olduğunu hisseden iyi kendilik aktive olurken; negatif hislerle dolu kötü anne geldiği zaman içinde değersizlik hislerini oluşturan kötü kendilik aktive olacaktır.

İç dünyamızda iyi ve kötünün yan yana barınması bu seviyedeki bir zihinsel yapı için mümkün görünmemektedir. Çünkü olayı anlamlandırabilecek mantıklı zihinsel bir kapasiteden yoksundur. İyi ve kötü kendilik içeride bu şekilde aktive olurken yeni bir kaos doğacaktır. İyi kendilik zihinsel yapıda hazzın ve hoşnutluğun temin edildiği bir hemaostasis  halini simgelerken; kötü kendilik bu güzel dengenin bozulduğu ve kişinin anksiyeteye sokulduğu negatif bir ortamı oluşturacaktır. Bu durumu süt içine dökülmüş çiş ve kakaya benzetebiliriz. Çocuk bunu kaldırabilecek durumda değildir. İşte bu esnada bu gelişim evresinde bebek, bu iki yapıyı iki ayrı kompartımanda tutarak onların birbirlerine karışmasına imkân vermez. Bu mekanizmaya, bölme mekanizması denilmektedir. İyi anne veya iyi nesne geldiğinde iyi kendilik aktive olacak; kötü nesne veya kötü anne geldiğinde ise kötü kendilik aktive olacaktır. Bu şekilde kötü kendiliğin iyi kendiliği etkilemesinin, zarar vermesinin, kirletmesinin veya yok etmesinin önüne geçilmiş olacaktır.

Artık dünya dörtlü bir ilişki ağına dönüşmüştür: İyi nesnelerin aktive ettiği iyi kendilik ve kötü nesnelerin aktive ettiği kötü kendilik. Zihinsel yapımız gelişip serpilerek realiteyi algılayabilecek, olaylar arasındaki bağlantıları kurabilecek kapasiteye geldiği zaman bu bölme mekanizması yavaş yavaş zayıflamakta, geçirgenliği artmakta ve bütünlüğe doğru bir yönelim sergilemektedir. Şimdi artık bütünlüğe doğru bir süreç işlemektedir. Annenin şahsında iyi ve kötü nesne birleşmekte ve entegrasyona tabi olmaktadır. Çünkü çocuk annenin davranış ve duygulanımının neden ve niçinlerini algılayarak anlamlandırabilecek bir zihinsel yeteneğe ulaşmıştır. Annenin yüzündeki ifade herhangi bir olaya istinaden değişiklik arz etmektedir. Burada determinal bir bağlantının varlığı çocuk tarafından fark edilmektedir. Zihinsel yapının bu seviyeye ulaşabilmesi için çocuğun dörtbeş yaşlarına kadar gelmesi gerekir.

Bunu daha iyi kavrayabilmek için bir fermuar benztmesini burada örnek olarak kullanabiliriz. Çocuk üzerine giydiği fermuarlı bir ceketi, bebeklik döneminde fermuarları ayrılmış bir şekilde tutarken bir süre sonra fermuarın kilidini takıp karşılıklı yüzlerini birbirine geçirerek fermuarı yavaş yavaş kapatmaya başlayacaktır. İşte bu kapatma işlemi normal bir süreçte dört beş yaşlarında bitecektir. Dış dünya iyi ve kötü nesneler olarak bölünmüş iken, gerçeklik ilkesinin egoda yerleşmesiyle birlikte nesneler arasındaki bağlantının sebep-sonuç mantığı kavrandıkça dünyanın tek bir nesneden ibaret olduğu gerçeği fark edilecek ve kabullenilecektir. Artık iyi ve kötü dünya; iyi ve kötü anne; iyi ve kötü ağabey yoktur. İyilikleri ve kötülükleri içinde barındıran bir anne, baba, ağabey veya abla vardır. Bu da artık dışarıdaki dünyanın, iyilik ve kötülükleriyle bir bütün olduğunun kabullenilmesi sonucunu doğuracaktır. Dolayısıyla bebeğin kendilik tasarımı da, dış dünyanın onda aktive ettiği iyi kendilik ve kötü kendilik kutuplarından yavaş yavaş merkeze gelecek, bir fermuar gibi bu merkezde bütünleşecek ve kapanacaktır. Geçici bir dönem için bir yaşla beş yaş arasında egonun, olaylara tahammül edebilmesi, varlığını devam ettirebilmesi ve ilerideki entegrasyonunu sağlam bir zeminde muhafaza edebilmesi için kendiliği bu şekilde parçalara ayırıp bir süreliğine ayrı ayrı kutuplarda yaşamasına izin verilecektir. Böylelikle zamanı geldiğinde bunlar bütünleştirilerek fermuar kapatılacak ve kendilik ceketinin bir bütün olarak giyilmesi temin edilecektir. Doğal süreç içerisinde, yaşamak zorunda olduğumuz kadere dair bir yazgıdır bu.

Ancak normal gelişim sürecini bozan bir ebeveyn nedeniyle, dörtbeş yaşlarında devre dışı bırakılması gereken bu bölme mekanizması daha sonraki hayata etki edecek kadar varlığını ve geçerliğini sürdürebilir. Özellikle borderline/sınırda kişilik örgütlenmesinin temel kendilik kuruluşunun bölme mekanizması üzerine olduğu artık bilinen bilimsel bir gerçektir. Dört yaşları civarında iyi ve kötü kendiliği birleştirerek entegratif/bütüncül bir kendilik tasarımını oluşturmaktan uzak bulunan bireysel gelişim yapıları, daha sonraki hayatlarında borderline kişilik örgütlenmesi şeklinde yaşamlarına devam etmek durumunda kalmaktadır. Özellikle annenin iyi ve kötü kendilik oluşumlarının mantıksal bir yapı içerisinde oluşmadığı ve annenin iç tutarsızlığının çocuklara yansıtıldığı kaotik aile ortamlarında, çocuklar iyi ve kötü nesneyi birleştirip iyi ve kötü kendiliği entegre etme yeteneğinden veya gelişiminden mahrum kalmaktadırlar. Çocukluk döneminde doğal bir süreç olarak yaşanması gereken bölme mekanizması daha sonraki dönemlerde patolojik olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu konuyla ilgili detaylı bilgiyi borderline kişilik örgütlenmesini anlatırken izah edeceğiz.

İyi ve kötü kendilik çocukluk döneminde dış dünyanın tetiklemesiyle oluşan bir süreç olarak içeride yaşantılanmaktadır. Hoşnutluğun ve hazzın doruk noktasında yaşandığı ve iyi nesnenin iyi kendiliği aktive ettiği durumlarda hiçbir sorun yoktur. Ancak kötü nesnenin çocukta kötü kendiliği tetiklediği ve aktive ettiği durumlarda çocuğun ruhsal dünyasında negatif hisler ve duyumlar hâkim olduğundan çocuk bir an önce bu hislerden kurtulmak için, özel bir çaba harcayacaktır. Çocuk kızgınlaşacak, saldırganlaşacak ve bu kötü hislerden bir an önce kurtulmanın yollarını arayacaktır. Bunu bir yandan kötü kendiliğin bir an önce uzaklaştırılması ihtiyacıyla yaparken, diğer yandan iyi kendiliğin kötü kendilik tarafından istila edilerek ortadan kaldırılmasının veya kirletilmesinin önüne geçmek için yapacaktır. Normal çocukluk sürecinde sistem bu şekilde çalışırken, daha sonraki gelişim evreleri olan ergenlik gençlik veya olgunluk yaşlarında ise, dış dünyanın herhangi bir şekilde bireyin iç dünyasındaki kötü kendiliği aktive ederek onu tetiklemesi sonucunda bireyin saldırganlaşması ortaya çıkarılabilmektedir. Birey bu kötü duyumdan veya duygudan kurtulmak için yoğun bir gayret sarf edecek ve uğraşıda bulunacaktır.

Ortada hiçbir neden yokken, bölme mekanizmasıyla ayrı tuttuğu kötü kendiliği aktive edecek veya tetikleyecek dış dünyadan bir uyarı gelmediği halde, bazı bireyler otomatik olarak kötü kendiliğe geçmektedirler. Bunlar, muhtemelen iç dünyalarında tasarımsal varoluşta herhangi bir tetikleyici içsel uyarının (anısal, imajinatif, kokusal, işitsel, görsel, dokunsal, tatsal vb.) etkisiyle, dıştan hiçbir uyarı gelmediği halde kötü kendiliğe geçebilmektedir. Veyahut da geçmiş bölümlerde izah ettiğimiz koşullu refleksler sayesinde, nötr bir uyaranın negatif bir uyaranla eşleşmiş olduğu anısal hafızanın, yine nötr bir uyaranla karşılaştığı Bugünkü gerçeklikte aktive olmasıyla kişi kötü kendiliğe geçebilmektedir.
Bu durumda aşağıda anlatılacak olan yansıtmalı özdeşim savunma düzeneği ile kişi, kötü kendilikten kurtulmanın ve bir an önce iyi kendiliğe ulaşmanın mücadelesini verecektir. Etrafındaki konteynır olarak gördüğü bir insana mevcut şartlarda bir bahane bularak içindeki saldırganlığı veya kötü kendiliğini yükleyerek rahatlamakta ve ardından iyi kendiliğe geçerek duygusal iyilik halini hissetmektedir. Artık sıkıntı ve kötü kendilik, onları yüklediği insandadır; artık o kendi başının çaresine baksın!

4. İdealizasyon
İdealizasyon savunma düzeneği hepimizin zaman zaman başvurduğu bir mekanizma olmasına rağmen, temel niteliğini borderline  ve narsistik kişilik örgütlenmesinde gösterir. Bütün savunma düzeneklerini a ilkellikten olgunluğa, b normallikten patolojiye, c gelişimsel spektrumundaki yerine ve d grupsal birlikteliğindeki işlevlerine göre ele almak gerekir.

Yukarıdaki bağlamlarda idealizasyon mekanizmasını ele almadan önce kendiliğin ilk oluşumuna baktığımız zaman, annenin veya bakım yapan kişinin bebeğe hissettirdiği ilk duygu bebeğin değerli ve önemli olduğu duygusu olduğu görülür. Şöyle bir geriye yolculuk yapacak olursak; çocuğunu çok seven bir anne, kendi uzantısı olarak hissettiği çocuğuna bakarken ve onu kucağında severken sanki ona tapınacakmış gibi onu idealize eder. Çocuğunu o kadar göğsüne bastırır ki sanki onunla kaynaşmak ister. ‘Yiyip yutmak’ ve ‘yalamak’ gibi terimler bir bebek için sevilmenin göstergeleri olarak çok yaygın olarak kullanılan terimlerdir. Bu bebek o kadar değerli ve o kadar önemlidir ki anne bebeği için her zaman kendisini feda edebilir. İşte bebeğin burada hissettiği duygu yüksek, idealize edilmiş bir varlık duygusudur. Bebeğin kendisi sanki tapınılacak kadar yüce bir değeri haizdir. Ona bu değeri veren şey de annenin davranışsal, düşünsel ve duygulanımsal yaklaşımıdır. Bu manada da anne değerli ve yüce bir varlıktır; çünkü onu değerli kılan şeydir. İşte idealizasyon savunma düzeneğindeki çekirdek budur. Hemen bunun zıddı bir durumla, aynı bebeğin kendini değersiz hissetmesi söz konusudur. Bebek altına çiş-kaka yaptığı ve yine uygunsuz bir zaman ve zeminde problem çıkardığında annenin bakışları tamamen değişecek, tapınılacak kadar değerli olan bu varlığa bir pisliğe bakar gibi bakacaktır. Çünkü bebeğin altı pislik doludur. Bu da değersizleştirme savunma mekanizmasının ilk çekirdeğidir.

Bu ilk yapılanmayı gördükten sonra bu mekanizmayı da dört bağlamda ele alabiliriz:

a- İlkellikten olgunluğa
İdealizasyonun en ilkel hali kişinin kendini tapınılacak kadar değerli ve önemli hissetmesi yani tanrı olma duygusudur. Bu duygu, gelişim evrelerimize uygun olarak engellene engellene (früstre edilerek) kişi normal, sıradan bir birey olma konumuna gelir. Normal, sıradan bir birey olma duyguyla, reel hayatın bizden beklediği olumlu ve başarılı rolleri oynadıkça ve bunları başardıkça değerlilik hissimiz bu oranda artar ve içsel olarak hissedilir. Bu sağlıklı bir idealizasyondur. Hiçbir başarı elde etmediği ve gerçeklikle uyum içerisinde olmadığı halde kendini veya nesneyi aşırı idealize eden bir yapı ilkel düzeyde kalmış bir savunma düzeneğini oluşturmaktadır. Bu durum iyi ve kötü kendiliği bütünleştirememiş sınırda kişilik örgütlenmesi ile, iyi kendiliğin aşırı değerlilik hislerinde takılıp kalmış narsistik  kişilik örgütlenmesinde primitif düzeyde kendini ortaya koyabilmektedir.
Egomuzun temel varoluşsal nedeni hayatta ve toplum içerisinde saygın bir konumda bulunabilme durumudur. Kişi toplum içinde almış olduğu roller ve bunlardaki başarıları perspektifinden kendine uygun bir konum edinir. Bu konum diğer savunma düzenekleriyle birleştirilerek kişinin kendini önemli ve değerli hissettiği bir sanal sürece dönüştürülür. Bu manada profesör ile kapıcı, fonksiyonları açısından toplumsal planda çok büyük bir hiyerarşik farklılık oluşturmasına karşın; iki birey de işlevsel olarak kendini çok önemli ve değerli hissedebilir. Kapıcı binanın çöplerini toplamadığı, bina sakinlerinin ekmeklerini almadığı ve su ihtiyaçlarını gidermediği zaman bütün bina sakinlerinin acziyet içine düşeceğini düşünerek kendisinin çok önemli olduğu duygusunu yaşar. Bilim adamı da konumunu kendi bağlamında değerlendirir. Şehrin elli kilometre dışındaki bir laboratuarda sivrisineklerin kanat çeşitlerini incelemek üzere otuz yıl harcamış ve yeni sivrisinek türleri bularak literatüre ilave etmiştir. Bu olgu onun için, dünyayı yerinden sarsacak kadar önemli ve değerli bir olgudur. Bilim adamı bu bağlamda kendini çok önemli ve değerli hissetmektedir. Sosyal hayat içinde bulunduğumuz konumlarda, hak ettiğimiz değerlilik hisleri travmatik bir takım yaşantılarla elimizden alınıp yok edilebilir. Bu durumlarda, patolojik olarak duran idealizasyon savunma düzeneği devreye girerek, ‘insanların kendi kıymetini anlayamadığı’ bağlamından başlamak suretiyle mehdilik ve tanrılık iddiasına kadar giden bir idealizasyon mekanizması kurgulanabilir.
Bunun diğer bir bağlamda değerlendirilmesi ise; bireyin, değersizlik hislerini ve başarısızlıkları ortadan kaldırabilmek için bağlandığı nesneleri idealize edebilmesidir. Bu özellikle yansıtmalı özdeşim mekanizmasında çok belirgin olarak kullanılan öncül savunma düzeneğidir. Reel hayatta başarısız olan bir babaya karşı bir erkek çocuk, önce babayı idealize ederek ideal baba imgesini zayıf babanın üzerine yansıtır ve daha sonra da onun gibi olma gayreti peşine koşar. Bunun yansımalarını özellikle ideolojik ve dinsel alanda çok yaygın olarak görmek mümkündür. Bireysel kusurları kapatabilmek, yüce bir idealin aracı olmakla mümkün olmaktadır. Birey herhangi bir ideolojiye veya dinî örgüte bağlanarak yüksek bir idealizasyona hizmet eder. Soyut veya düşünsel anlamdaki bir ideolojiye bağlılık, o ideolojinin her şart ve koşulda idealize edilmesi, kutsanması ve tüm hatalardan arınmış olarak kabul edilmesi gerekliliğidir. Bu durumda karşımıza fanatik, dogmatik ve tabusal bireyler çıkar. Bunu daha da somutlaştırmak isteyen bir birey, ideolojik bir grubun veyahut da dinî örgütlenmenin başındaki lidere çok yüksek değerler atfederek bir nevi o liderde tanrılara özgü bir takım hususiyetlerin bulunduğu şeklinde idealizasyon yapar. Bu şekilde de özlediği kimlik parçasını lidere yükleyerek kendi değerlilik hissini temin eder ve değersizlik duygusunu ortadan kaldırır.

b- Normallikten patolojiye idealizasyon
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi toplum içinde aldığımız roller ve bunları başardığımızda aldığımız keyif hissi, normal bir idealizasyon durumunda hissettiğimiz duygulardır. Yaşamımızın temel motivasyonu da bu tip hazlarla dolu olmamızdan kaynaklanır. Bir şekilde değerli ve önemli olduğumuzun yansımalarını almak durumundayız. Bunu ya içsel denetimimizle alırız ya da dışsal yankıyla alırız. Eğer bir başarıyı kendi iç dünyamızda sakladığımıza inanırsak kendimizle gurur duyar ve kendimizi idealize ederiz. Veyahut da bir başarı, bir görev ve üretim gerçekleştirildiğinde, dış dünyada bizi değerli kılacak olumlu yankılar gelmesiyle dış dünyaya bağlı değerlilik hissimiz tatmin olur. Eğer başarılı olan kimliğimiz früstre edilip engellenirse gerileme savunma düzeneği ile birlikte ilkel idealizasyon devreye girebilir. Veyahut da kişilik örgütlenmesinin patolojik kalması nedeniyle patolojik idealizasyon süreci hep devam edebilir.

c- Gelişimsel spektrumundaki yerine göre idealizasyon
Yaşamımızın temelinde hacıyatmaz örneğinde olduğu gibi hep bizi ayakta tutan temel değerlilik hissi bulunmaktadır. Ne kadar dış darbeye maruz kalırsak kalalım, en temeldeki tanrısallık iddiasına kadar gidebilecek olan değerlilik hissi bizi korumakta ve yıkılmamızın önüne geçmektedir. Hacıyatmaz metaforuna daha yakından bakacak olursak, elipsoid bir materyalin (yumurta) geniş tabanına cıva ve kurşun gibi bir metal konduğunda dikliğini hep muhafaza edecektir. Bu bağlamda denizdeki şamandıralar hacıyatmazın bir örneğidir. Hiçbir zaman batmaz hep dik durur, yer çekimi nedeniyle ağırlık merkezi onu dik tutar ve darbelerle eğilirler ama eski konumlarına hemen geri dönerler.
İnsanın ilk temel çekirdeği iyi kendilikten hissedilen idealizasyon ve değerlilik hissi, şamandıranın altında bulunan ağırlık gibidir. Bu bağlamda her insan kendini çok önemli ve değerli hisseder. Bu konu ile ilgili olarak Goethe’nin ilginç bir anekdotunu sizlerle paylaşmak isterim. Tanrıya isyan duygularıyla dolu olan Goethe, Tanrının adaletsizliği üzerine kafa yoruyordu. İnsanların çok çeşitli kategorilerde, sınıf sınıf birbirinden farklılık arzettiğini (fiziksel, zihinsel, zenginlik vb.) düşünüp insanlara kendi akıllarından ve kendilerinden memnun olup olmadığını sordu. Cevaplar hayret vericiydi: Herkes kendi aklını ve kendini çok seviyordu. Yukarıya dönüp şöyle dedi: “Tanrım ne kadar adaletliymişsin!” Anadolu’da bir deyiş vardır. Akıllar pazara çıksa herkes kendi aklını satın alır. Bütün bunlar, temeldeki hacıyatmazın altındaki ağırlığın göstergeleridir. Annemizin bize hissettirdiği önemlilik ve değerliliği oluşturan, kendilik çekirdeğidir. Bu bağlamda annesi tarafından sevilen her çocuk eşit değerliliğe sahiptir. Daha sonraki yaşamında birisinin bilim adamı, birisinin cahil, diğerinin zengin, diğer birisinin fakir ve birinin de yönetici veya yönetilen olması hiçbir anlam ifade etmemektedir.

d- Grupsal birlikteliğindeki işlevlerine göre idealizasyon:
Bu ise, bölme, idealizasyon-devalüasyon, dağılma, özdeşim ve yansıtmalı özdeşim mekanizmalarıyla birlikte işleyen bir grup dinamiği içinde ortaya çıkabilmektedir.

5. Devalüasyon
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi çocuk altına kaka yaptığında anne ona kakaya bakar gibi bakacaktır. Bu da çocukta değersizlik hissini oluşturan bir çekirdektir. Bir insanın kendini böyle hissetmesi kadar kötü bir şey yoktur. Çocuk biraz önceki tanrısallık olarak hissettiği değerlilik hissinin yanında bu şekilde aşağılanmayı ve değersiz görülmeyi anlamlandıramaz. Ve burada ilk savunma düzeneklerinde yer alan bölme mekanizması devreye girerek kendiliği ikiye ayırır. Karşıdaki nesne kendisine olumlu olarak bakıyorsa, iyi nesne kendinde iyi kendiliği aktive eder. Karşıdaki nesne kendisine kötü gözlerle bakıyorsa, kötü nesne kendinde kötü kendiliği aktive eder. Bu bir bilgisayarın iki ayrı sistemle çalıştırılması gibidir. Hangi tuşa dokunulursa o sistem devreye girer. Kakanın ne olduğunu bilmediği, annesinin kendisine niçin negatif hislerle yaklaştığını anlamadığı dönemler geçip de zihinsel yapının olgunlaştığı bir döneme ulaştığında, annenin neden ve niçin negatif hislerle dolu olduğu kavranır. Zaman, mekân ve mantık kurgusu oturur ve kimlik birleşerek kendilik tek bir bütün haline dönüşür. Bu durum dört beş yaşlarında gerçekleşir. Anne veya bakıcının tutarsızlığı bu yapının ya geç olarak bütünleşmesine ya da tamamen ayrı kalmasına neden olabilir.

Hayatımıza devam ederken iyi şeyler yaptığımızda önemli ve değerli olduğumuzu hissederken, kendi kimliğimize ters şeyler yaptığımız zaman da kendimizi kötü hissederiz. Bu, bütünleşmiş bir kendiliğin doğal olarak bize hissettirdiği bir şeydir. Dışarıdaki bir insanın bize bakışları çok önemlidir: Yargıları ve değerlendirmesi büyük önem arzeder. Başkaları bize bakarken veya bizimle ilgili konuşurken olumlu şeyler söylediğinde kendimizi değerli ve önemli hissederiz. Aynı yapı olumsuz şekilde yaklaştığında hiçbir gerekçe olmasa da kendimizi kötü hisseder ve karşı tarafın bu düşüncelerini değiştirmeye yönelik bir gayretkeşliğe düşeriz. Bu da her normal bireyin aktive olan kötü kendilik çekirdeğinden kurtulmak için vermek zorunda olduğu bir savaşımdır. Yargılamanın olabileceği, güç ve otorite olarak bizden üstün insanların bulunduğu ortamlarda hissettiğimiz tedirginliğin kaynağında kötü kendiliğin aktive edilebilme ihtimalinin bulunması yatar.

Normal bir süreçte değersizleşme veya dış nesnelerin değersizleştirilmesi bu bağlamda işlerken, patolojik örgütlenmelerde hastalıklı bir fonksiyon icra eder. Özellikle borderline  ve narsistik kişilik örgütlenmesiyle obsesif-kompulsif kişilik yapısında veya manik-depresif yapının depresif tarafında bu mekanizmaları çok net izleriz. Sınırda kişilik bozukluğu (borderline) olan yapıda kötü kendilik aktive olduğu zaman çok değersiz, aşağılık ve pislik gibi bir his duyumlanır. O esnada dünya da çok kötü pis ve kalleştir. Karşıdaki nesneler de aynı şekilde hissedilir. En ilkel devalüasyon/değersizleştirme mekanizması ortaya çıkmaktadır. Narsistik kişilik örgütlenmesinde kendini değerli tutan mekanizmalar hep kendinde kalırken kötü kendilik dış dünyaya yansıtılmış; dış dünya basit, küçük ve değersizleşmiştir. Obsesif-kompulsif kişilik yapısında ya hep ya hiç yaklaşım tarzı kendini bir olayla birlikte ya değerli ya değersiz, ya da karşıdaki nesneyi bir olayla birlikte ya değerli ya değersiz hissedip damgalayabilir. Bu manada olgunun içsel dinamiğindeki değerlilik veya değersizlik derecesi objektif olarak değerlendirilemez. Tersine o olguya bakan gözün borderline mı narsistik mi obsesif-kompulsif mi yoksa manik-depresif mi olduğuna göre o olgu, renkten renge şekilden şekle girerek farklı derecelendirmelere tabi tutulabilir

Ergenlik Evresi

Cuma, Ocak 2nd, 2009

Dinamik kuramın kurucusu Freud hazzın yönelimi açısından gelişim evrelerini tanımlamaya çalışırken, temelde üç ana evre üzerine odaklanmıştır. Bunlar, oral, anal ve ödipal  evrelerdir. Latent dönem ve ergenlik dönemi göreceli olarak üzerinde fazla durulmamış ve işlenilmemiş konulardı. Dinamik kuramın takipçileri özellikle ergenlik evresinin hayati bir önemi haiz olduğunu tespit etmiş ve bir kısım araştırmacılar çalışmalarını daha çok ergenlik dönemi üzerinde yoğunlaştırmışlardır.

A- Hazzın Gelişimi Açısından Ergenlik

Ergenlik tam bir kesişme ve kavşak noktasıdır. Fiziksel olarak 12–13 yaşlarında başlayıp 20 yaşlarına kadar uzanan fiziksel ve ruhsal bir gelişim dönemidir. Bu dönemde her şey değişmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ergen, fiziksel olarak tamamen bir değişim içindedir. Vücudu kendine yabancılaşmakta ve kendilik algısı yeni bir tasarıma dönüşmektedir. Erkek çocukta boy uzamakta, ses telleri kalınlaşmakta, sakal, koltuk altı ve etek bölgesinde erkeğe özgü kıllanma meydana gelmektedir. Kız çocukta ise göğüsler büyümekte, kadın tipi yağlanma meydana gelmekte, leğen kemiği kadına özgü şekli almakta ve ilk adet oluşarak kadınlığa adım atılmaktadır. Kız ve erkek tüm ergenler, bu yoğun fiziksel değişime adapte olurken, ruhsal gelişim olarak tam bir karmaşanın içindedir. Birinci kimlik evresini anal dönemde ebeveynin etkisiyle oluşturan genç, ikinci kimlik evresinde kendini, kendi iradesiyle yeniden yapılandırmak gibi bir şansa sahip olmaktadır. Bu evrenin en temel özelliği haz kaynağının olgun bir cinselliğe ve karşı cinse yönelmiş olması ve de birey olarak varlığının toplum tarafından onanmasıdır. Bu dönemde genç nasıldır? Bu dönemde genç şaşkındır, dağınıktır ve rastgele bir devinim yapar gibi görünmektedir. O güne kadar oyun çağı içerisinde olan, cinsel kimliğine ve sosyal rolüne oyunsu veya çocuksu bir hava ile yaklaşan ve toplumdan da bu yönde tepkiler alan ergen, bu kez toplumun gerçek bir bireyi olmak üzere sahneye çıkmaktadır. Karşısında aşması gereken yüzlerce soru ve sorun vardır.

Ergenin aşması gereken evreleri çeşitli bağlamlarda değerlendirebiliriz. Öncelikli olarak değişen fiziğine uygun bir kendilik fiziksel tasarımının oluşturulmasıdır. Yani, eski tasarımın yıkılarak yerine yeni tasarımın ikame edilmesidir. Ergenin fiziksel değişimi ne kadar süratli ve ne kadar yoğun farklılık arz ederse adaptasyon sorunu o oranda zor olacaktır. Ergen fiziksel kendilik tasarımını değiştirirken başkalarının gözündeki kendilik tasarımıyla ilgili yaşantılamasını da bu süreçte gözden geçirip değiştirmek durumundadır. Bunlar kat be kat açılan gelişim evrelerinin peş peşe olması ile mümkün olan bir süreçtir. O güne kadar emanet rollerle yaşamını sürdüren ergen, artık gerçek rolünü sahiplenmek ve o rolü oynamak üzere hayata soyunmaktadır. Burada iki temel probleme çözüm bulmak zorundadır. Cinsel kimliğinin netleşmesi ve kimlik bocalamasından kurtulması gerekir. İkisi de hayatı belirleyen çok önemli iki temel konudur. Gelişim evrelerini sağlıklı bir zeminde geçirmiş, yani temel güven duygusunu almış, normal bir kişilik ekseninde utanç ve kuşku duymadan özerkliğini yaşamış, suçluluk duygusu duymadan girişimci olmuş ve cinsel kimliğinin net olarak ayırdına varıp özdeşimlerle bunu kuvvetlendirmiş bir ergen bu dönemde de ya kimliğini netleştirecek ya da kimlik krizine veya kimlik bocalamasına girecektir.

Ergen öncelikle kendi cinsel kimliğinden emin olmak durumundadır. Cinsel duyumları ve arzuları çok yoğundur. Ergen kendini tam olarak bir kız ya da erkek gibi hissetmektedir. Vücudunda hormonal yapı çok yoğun bir şekilde etkisini göstermektedir. Bu hormonal yapı cinsel arzuyla birleşerek bir nesneye yönelmektedir. Bu nesne, karşı cinstir. Ergen kendini bir cinsel kimliğin tarafında hissederek doğal olan bu dürtülerini karşı cinse doğru yoğunlaştırıp dürtülerini karşı cins nesnesi üzerinde deşarj ettirebilme yeteneğini haiz ise normal bir cinsel kimlikten bahsedilebilir. Bu o kadar kolay olmamaktadır. Haz karşı cinse yönelirken bunu engelleyen içsel ve dışsal dinamikler bu süreci çok çeşitli aşamalarda bloke etmektedir. Bu blokajın nitelik ve niceliğine göre de ergenin cinsel kimlik yapılanmasında çeşitli değişimler ortaya çıkabilmektedir. Süperegosu yoğun ve cinsel duygularına tabu olarak yaklaşmış bir kültürel atmosfer içerisinde ergen, doğal olan bu tip arzular ve hislere yöneldiği için kendi kendini suçlayacak kendi kendini aşağılayacak, suçluluk ve utanç duyguları içine düşecektir. Veya tamamen bunları yadsıyacak ve cinsel kimliğin varlığını bir nevi reddedecektir. Bu da kendisini gerçeklikten uzak bir azize veya rahip yaşantısına sürükleyecektir. Daha yumuşak bir ortamda cinsel kimliği ve değişimi aile tarafından onanıp kabul edilmiş ve doğal olarak karşılanmış ise ergen için çözüm daha kolaylaşacaktır. Bu durumdaki ergen için problem cinsel objenin kim olacağı ve nasıl olacağıdır. Daha önceki kimlik evrelerinde ve özellikle Latent dönemde sosyal ilişkiler ağına girmiş toplumsal bir rolle var olmuş ergen adayı, ergenliğe girdiğinde çeşitli partnerlere karşı ilgi duyacaktır ve cinsel objesini onlardan seçecektir.

Ancak gelişim evrelerinde takılı kalmış problem yumağını bir sonraki evreye devretmiş olan ergen, cinsel obje seçiminde de çok yoğun sıkıntılara maruz kalabilecektir. Dışa tam bir açılımı olmadığı ve birey olarak özerkleşemediğinden veya ego  sağlıklı bir gelişim evresi geçirmediğinden dolayı yoğun cinsel dürtüler en yakındaki objelere yönelebilecektir. En yakındaki cinsel nesneler ise karşı cinsten ebeveyn, kardeşler veya yakın akrabalar olabilecektir. Bu durumda ergen yoğun bir bunaltının içine düşecektir. Bir tarafta kültürel değer yargıları, diğer tarafta yoğun cinsel dürtüler ve yolunu bulamayan arzuların şaşkın bir şekilde etraftaki nesnelere otomatik deşarjı söz konusu olacaktır. Bunların hepsi ergenin ruh dünyasındaki fantazma düzeyindedir. Bunların hiç biri reel hayata henüz taşınmamıştır.
Ergenin tüm yaşantısı iç dünyasındaki fırtınalar gibidir. Ergen yakın çevresindeki karşı cinsten cinsel nesnelere yönelim yaparken bu dürtülerini bilinçdışında tutmaya çalışacaktır. Bu dürtüler zaman zaman kendilerini rüyalarda aktive ederken, zaman zaman flashback’ler halinde zihne hücum edebilecektir. Bu yoğun çatışmanın etkisi altında kalan ergen  suçluluk duygusundan intihara kadar gidebilecek tepkiler gösterebilecektir. Tüm bu sıkıntıları başarı ile atlatmış ve kendi cinsel kimliğinden emin olmuş bir ergen, dışarıdaki karşı cinsten bir nesneye yönelecektir. Bu nesne okuldaki sınıf arkadaşı olabileceği gibi, mahallesindeki herhangi birisi veya televizyonda izlediği şöhret olmuş herhangi bir kişi de olabilecektir. Bu durumda tehlike daha azdır. Cinsel dürtü  fiziksel olarak yolundan gitmekte ve toplumun da kabul edebileceği ensest içermeyen karşı cinse yönelmektedir. Bu sağlıklı bir gelişimin işaretidir. Ergen burada hem dürtülerini kabul etmekte hem kendini tanımakta hem karşı cinse yönelebilmekte hem de karşı cinsin kendini kabul edeceğinin duyumunu hissetmektedir. Üstü örtük veya açık bir şekilde karşı cinse göndermiş olduğu mesajlar herhangi bir şekilde karşı cinsten onaylanma anlamında döndüğünde ergen kendi cinsel kimliğinin formatını tamamlamış olacaktır.

Cinsel kimlik formatının tamamlanması kültürden kültüre değişiklik arz edebilmektedir. Gelişmiş ve modern kültürlerde bu yapı ergenin cinsel eylemini gerçekleştirmesi şeklinde onanırken ve bu doğal kabul edilirken bizim gibi kültürlerde bu evre flörtlükle sınırlı kalmaktadır. Flörtlüğün sınırları da örf, adet, gelenek ve dinî inançlarla şekillenmektedir. Flört yapmak konuşmak, elele tutuşmak, öpüşmek ve sarılmak şeklinde veya cinsel ilişkinin olmadığı sevişme şeklinde tezahür edebilmektedir. Burada süreci belirleyen toplumsal değer yargılarıdır. Bizim gibi geçiş kültürü yaşayan toplumlarda bu dönem ergenler için çok daha ciddi sorunları ve çatışmaları barındırmaktadır. Geleneksel kültürlerde, cinselliğin tabu sayıldığı bir anlayışla karşı cinsle iletişimin her türlü boyutta yok sayıldığı ve ilişkinin kesildiği durumlarda, karşı cinsle karşılaşılan çeşitli mekânlarda (okul, kantin, eğlence merkezleri vs.) ve karşı cinsle iletişimin desteklediği eğitim sistemlerinde süreçler farklı farklı yaşanacaktır. Ergenin yetiştirildiği aile kültür ortamıyla, eğitim ve öğretimini gördüğü kurumsal yapı arasındaki karşı cinse yaklaşım anlayışındaki tutarsızlık gençte ayrıca çok ciddi bocalama ve bunalımlara neden olacaktır. Bu tip çelişkilerin olmadığı aile ile sosyal kurumların aynı tip bir modeli benimsediği durumlarda ergenin kimlik oluşturma süreci sancısız ve rahat geçecektir.

Ergenin burada tek bir problemi kalmaktadır ki o da karşı cins tarafından fiziksel ve zihinsel olarak onandığının işaretini almasıdır. Ergen bunun için çeşitli denemelere girişecektir. Bu ilk defa fantazmadan çıkıp gerçekliğe adım atma başlangıcıdır. Bu teşebbüsler ergen  için hayati önemi haizdir. Ergen bu teşebbüsleri yapabilecek metanette, cesarette ve girişim ruhunda olmak zorundadır. Bunları kazanabilmesi için daha önceki ruhsal gelişim evrelerini sağlıklı bir şekilde geçirmiş olması gerekir. Varsayalım ki bu evreleri sağlıklı olarak geçirmiş olan ergen, bu teşebbüslerde bulunma kararını aldı. Bu kararları alan ergen uygulamaya geçtiğinde çok daha ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Reddedilme, aşağılanma, dışlanma, hakarete maruz kalma, hatta saldırıya uğrama ihtimali her zaman mevcuttur. Bu teşebbüslerinde bu tip yanıtlarla karşılaşan ergenin girişimci ruhu kırılarak bu kişi içine kapanıp değersizlik hislerinin ve yetersizlik duygularının oluştuğu bir kimlik bunalımına girebilir. Hele hele aile ortamında saygın bir konumu bulunmayan, aile bireyleri tarafından onandığı çeşitli şekillerde gösterilmeyen ergen bu kaygılarla giriştiği teşebbüslerinde başarısızlığa ulaşınca kimlik krizi veya bocalaması varlığına hâkim olacaktır. Cinsel kimliğini bu şekildeki teşebbüslerle onanmış, karşı cins tarafından beğenildiğine inanmış ve karşı cinsle çeşitli boyutlarda iletişim içine girmiş ergende ise cinsel kimlik ile ilgili yapı netleşmiş ve özgüven duygusu hakim olmuştur. Burada ergen cinsel dürtülerini tatmin etmek için kendini bu alana kilitleyebilir. Düşüncesinin ve eylemlerinin büyük bir kısmı cinsel tatmin üzerine kurulabilir. Bu durum ergeni realiteden uzaklaştırabilir.

Bebeklik döneminde hazza ulaşmak için annenin memesini yakalayan, doyduğu halde memeyi bırakmak istemeyen bir haz yönelimi, dışkılama evresinde çiş ve kakası üzerine odaklanırken bu evrede cinsel ilişkiye odaklı ve mas¬tür¬bas¬yon ağırlıklı bir haz yönelimi şeklinde ortaya çıkacaktır. Her ne kadar hazzın birçok alana bölünmüş şekilleriyle de ergen  tatmin olsa da esas ana eksik cinsel tatmin yönündedir. Cinsel tatmin ergende hoşnutluk ve rahatlama duygusu verir. Karşı cinsle kurulan her türlü iletişim cinsel tatminin belirli bir dozda hissedilmesi duygusunu ergene yaşatır. Karşı cinsin varlığını zihinsel olarak oluşturmaktan başlayan bu tatmin süreci; karşı cinsle yan yana oturmak, konuşmak, karşı cinse dokunmak, karşı cinsle şakalaşmak ve espri yapmak, karşı cinsle bir ekip çalışmasında faaliyette bulunmak, karşı cinsi seyretmek veya karşı cins tarafından seyredilmek ve son aşamada da karşı cins ile cinsel ilişkiye girmek gibi hepsi de cinsel hazzın belirli aşamalarında tatminini sağlayan deşarj yollarını takip eder.

Olgunlaşmış cinsel yaşamın getirmiş olduğu keyfi yaşayan ergen, toplumsal hayatında yaşamış olduğu stres, bunaltı, değersizlik, yetersizlik ve başarısızlık duygularının getirmiş olduğu durumlardan arınmak için mastürbasyona ve pornografiye yönelebilecektir. Böylece stresin çözümü doğrudan cinsel hazla tedavi edilmeye çalışılacaktır. Bu da ergeni toplumsal hayattan uzaklaştıracak ve gerçekçi olmayan bir dünyaya mahkûm bırakacaktır. Veyahut da erkek egemen toplumlarda güç ve iktidarın simgesi erekte olmuş bir penisle simgelendiği için ergen, toplumsal zaaflarını, yetersizliklerini ve çaresizliklerini erkek olarak her zaman erekte bir penise sahip olma özlemiyle ve uğraşıyla geçirecektir. Fırsatını bulduğu her ortamda mastürbasyon yapacak ve libidosunu bu alanda harcayacaktır.

Haz gelişimi açısından (Psikoseksüel açıdan) ergenin yönelimi her ne kadar karşı cinsle iletişim kurup olgunlaşmış bir cinselliği yaşamak ekseninde ise de bu yönelim, haz kaynağının diğer tatmin yollarından da yararlanmaya çalışmaktadır. Bunlar, fiziksel güzelliğin, sportmen vücudun, sınıf içindeki başarının ve herhangi bir hobideki üstünlüğün topluma gösterilmesiyle duyulan hazzın diğer yönelim alanlarıdır. Bunlar dengeli bir şekilde dağıldıkça gelişim evrelerinin bu aşaması da sağlıklı bir zemine oturmuş demektir.

B- Psiko-toplumsal Açıdan Ergenlik
Ergenlik dönemi kimliğin oluştuğu, netleştiği ve çerçevesinin çizildiği bir dönemdir. Kimlik, gerçek manasıyla ergenlik döneminde oluşur.
Kimlik, kişiye özgü değişmeyen sürekliliğini muhafaza eden, kişinin vasıflarını bize belirten ve kişiyi diğer bireylerden ayrıştırmamamızı sağlayan hususiyetlerin tamamına verilen isimdir. Kişilik tipleri çeşitli şekillerde tanımlanmışlardır. Kreşmer’e göre kişilikler fiziksel yapılarına göre sınıflandırılmış bu bağlamda atletik, astenik  ve piknik tiplerden bahsedilmiştir. Bir başka araştırmacı içe dönüklüğü ve dışa dönüklüğü eksen alan endomorfik ve ekzomorfik kategorilere ayırmıştır. Çağdaş psikiyatri ise kimliği, ICD-10 ve DSM-4 sınıflandırmalarında kişilik örüntülerine ve klinik görünümlerine göre sınıflandırmıştır.

Ergen, bu bahsi geçen sınıflandırmaların herhangi birisindeki bir kimliği ya edinecek ya da kimlik bocalaması içerisinde kalacaktır. Psiko-toplumsal dinamik açıdan ise bu evre ergenin kimlik oluşturma evresidir. Ergen kimliğini oluştururken şu aşamalardan geçmek durumundadır:

1. Özerk olduğunu hissetmek: Ergenin temel uğraşı, ayrı bir kimliği ve kişiliği olduğunu kendine kabul ettirmek ve bunu diğerlerine onaylatmak ihtiyacıdır. Ergenin geçmişine baktığımızda irade ve ilk bağımsız hareket bir yaşından sonra ortaya çıkmaktadır. Civarındaki objelerle ilişki içerisine girmenin yolunu bulabilmek, ebeveynin o nesnelerle ilişkisini taklit etmekle mümkün olabilmektedir. İlk özerklik denemeleri anne ve babanın nesne ile iletişim kurma şeklini taklit ederken, diğer taraftan bu ilişkiye kendi bireysel rengi ve özerkliğini vermeye çalışmaktadır. Mesela dışarı çıkarken elbise giyilmelidir, ama hangi elbisenin giyilmesine çocuk kendi karar vermek istemektedir. Anal dönemi anlatırken bu konuya detaylı şekilde değinmiştik. Fiziksel olarak gücünün sınırlılığını bilen çocuk ergenlikte fiziksel gücünün de farkına vararak tam bir birey olduğunu ispata çalışacaktır.
Özerk bir birey olmanın tek yolu egemenliği altında olduğuna inandığınız güç ve iktidara karşı direnebilme ve ondan bağımsız olarak hareket edebilme yeteneğini haiz olmaktır. Ergenin psiko-toplumsal açıdan birinci problemi kendini yöneten ve yönlendiren üzerinde güç ve iktidar sahibi olan otoriteye yani ebeveyne baş kaldırmak şeklinde olacaktır. Eğer ergen  ebeveynine karşı veya ebeveynin temsil ettiği her türlü güç ve otoriteye karşı açık veya gizliden, doğrudan veya dolaylı yolla isyan edebiliyor, başkaldırabiliyorsa özerk olmanın ilk adımlarını atabiliyor demektir. Bir insanın birey olabilmesi için eylemlerinin planlayıcısı, uygulayıcısı, takipçisi ve sonuçlarına da katlanabilme özelliklerini haiz olması gerekir. Kendi başına eylem planlayamayan, düşünce üretemeyen ürettiği düşünceyi eyleme sokamayan ve eyleminin sorumluluğunu üzerine alamayan bir insan birey olamamıştır. Bu insan başkalarına mahkûm bir köledir. İlginçtir ki sanki biyolojik bir açılımla genetik şifresindeki materyale yazılmış gibi ergenliğe giren gencin ilk tepkisi isyan etmek şeklindedir. İsyan, kendisini yönettiğine inandığı, üzerinde güç ve otorite olarak nitelendirdiği her şeye karşıdır. Yine ilginçtir ki isyanın içeriği hiç önemli değildir. Burada doğru ve yanlış kavramı yoktur. Otoritenin kendinden talep ettiği şeyin tersi yapılarak başkaldırı ortaya konulursa özerklik ancak temin edilecektir. Ergenin isyanında mantık aranmamalıdır. Zira ergen, mantıksal bir başkaldırıda bulunmaz. Başkaldırı içgüdüsel bir harekettir. Ergen, başkaldırısını sadece aklileştirmeye çalışır. Bu dönemde güç ve otorite sahibi konumundaki kişi ve kurumlar ergenin bu başkaldırısını anlayışla karşılar; onun farklı düşünce ve davranışlarına saygı ile yaklaşır; onun özerkliğini ve bağımsızlığını yürekten kabul eder ve ciddiye alırsa problem çözülür. Ergen bu durumda özerk bağımsız bir birey olduğu kanaatine varır. Sanki yeni bir cumhuriyet kurmuş gibidir. Aynen cinsel kimlikte olduğu gibi ergenin başkaldırı teşebbüsünde bulunabilmesi için ruhunun ve kimliğinin bu isyanı yapabilecek formatlarla daha önceden donatılmış olması gerekir. Bu da aile içinde daha önce sindirilmemiş bir kimliğin oluşmasıyla mümkündür.

Düşünce ve davranışlarıyla alay edilen, görüşleri dinlenilmeyen ve çocuk olarak dahi adam yerine konmayan bir aile ortamında ergenin böyle bir teşebbüsü aklına getirmesi dahi mümkün değildir. Bu durumda da ergen  son şansını kaybetmiş, başkalarının peşine düşen, kendi fikir ve görüşleri olmayan bir birey halinde güdük kalmıştır. Bu teşebbüs imkânını bulmuş ergen, başkaldırı içine girdiğinde aile veya otorite bunu kendi iktidarlarına vurulmuş bir darbe olarak algılayıp bu girişimi ezerlerse ergenin özerklik ve birey olma mücadelesi de söndürülmüş olacaktır. Toplum ve aile sesi çıkmayan güdülebilecek bir bireyi oluşturmakta başarılı olmuştur.

Burada otoriteye başkaldırının temel niteliği her türlü ortam ve mekânda kendi inandığını savunabilmek cesaretini kazandırma yeteneğidir. Ergen, bunun formatını atmaya çalışmaktadır. Bu formatı atmış olan bir birey bağımsız, özgür ve özerk bir şekilde hayatının her aşamasında varlığını her yerde oluşturabilir.

2. Amaç edinebilme, yönelebilme, uygulayabilme yetisi: Ergenlik dönemine gelene kadar hep etrafındaki rolleri görmüş ve bu rollerden yamalı bohça gibi bir kimlik edinmiş olan birey kendine has bir kumaşla bir elbise yapmaya çalışacaktır. Ergen önüne hedefler koyacak ve bu hedeflere yönelerek bu amaçlarla ilgili uygulamalara girişecektir. Ergenin amaçları bu dönem itibariyle çeşitli, değişken, kısa süreli ve tutarsızdır. Ergen bir nevi amaç edinebilme yetisini ve bunu uygulayabilme yeteneğinin formatını oluşturmaya çabalamaktadır. Burada da içerik önemli değildir. Ebeveyn veya otorite bu format atma uğraşını kavrayamadıkları için olayın özüne değil içeriğine takılmaktadırlar. Bu da ciddi sorunlar doğurmaktadır. Ergen amaç edinirken bir taşla iki kuş vurmayı da yeğleyebilir. Özellikle otoritenin istemediği veya kabul etmeyeceği amaçlara yönelerek hem otoriteye başkaldırma formatını edinirken hem de bir amaca yönelebilme ve o amaç üzere eyleme geçebilme yetisini oluşturmaya çalışabilmektedir. Muhafazakâr bir ailenin çocuğu ebeveyninden ergenlik döneminde şarkıcı olmak için izin isteyebilir. Veya bir saz kursuna kaydolabilir. Bürokrat bir ailenin çocuğu minibüs muavinliğine soyunabilir. Veya bilardo oynayarak hayatını geçindireceğini iddia edebilir. Çok çeşitli meslek dallarına, hobilere ve çeşitli uğraşı alanlarına yönelirken hem otoriteye baş kaldırmakta hem de kendi seçtiği bir amaca doğru yönelebilme ve uygulayabilme yetisini oluşturmaya çalışmaktadır. Ergen kendi iç dünyasındaki yetenekleri açığa çıkarıp toplum tarafından o yönde saygın bir kimlik edinmeye yönelme gayreti içindedir. Çeşitli amaç edinmelerde içindeki keşfedilmeye hazır bir takım yeteneklerini aktive ederek başarılı bir rol oluşturabilir. Başarılı olunan roller kalıcılığını sürdürürken, başarısız olunan rollerden çarçabuk vazgeçilir.

Bu dönemde ergenin aile dinamiklerine uymayan amaç edinmesi ebeveynleri çok ciddi manada ürkütür ve bir takım tedbirler almaya iter. Ergenin bu tip girişimleri engellendiğinde hem özerk ve bağımsız bir birey olma formatı engellenmiş hem de bir amaç edinebilme ve o amaca yönelebilme yetisi kısırlaştırılmış olacaktır. Saçma, anlamsız veya imkânsız da olsa ergenin amaç edinmeyle ilişkin rol denemeleri cesaretlendirilerek onanırsa; ergen  hem özerkliğini hissedecek hem de amaç edinebilme ve uygulayabilme yetisini var edecektir. Bu yetiyi oluşturmuş bir ergen daha sonraki hayatında önüne bir hedef koyabilmeyi bu hedefe rasyonel bir hazırlıkla yönelebilmeyi önüne çıkabilecek engelleri sağlam ego  dinamikleriyle aşabilecek cesarete sahip olabilmeyi ve sonuca götürebilmeyi başarabilecektir. Bu formatı oluşturamamış ailesi tarafından engellenmiş bir ergen daha sonraki hayatında kendine ait hedefler edinebilme ve bu hedefleri başarıya ulaştırabilme yeteneğinden mahrum kalacaktır. Saz kursuyla, bilardo merakıyla, kelebek avcılığıyla veya pul koleksiyonuyla başlayan amaç edinebilme, uygulayabilme ve sonuca götürebilme denemeleri o ergeni daha sonraki hayatında ben bu ülkenin başbakanı olacağım ve bu ülkeyi yöneteceğim amacını rahatlıkla oluşturabilecek bir formatın temelini rahatlıkla atabilecektir. Aksi ise yönetilmeye mahkûm özerk olamayan güdülen insan topolojisini oluşturacaktır.

3. Sırdaş Edinme: Arkadaş çoktur. Arkadaş edinmek görece kolaydır. Ancak dost edinmek, sırdaş edinmek, sır verebileceği birisini bulmak ve birisinin sırrını saklayabilmek farklı bir şeydir. Ergen bu dönemde sırdaş olmanın da formatını atar. Yine burada aynı dinamikler söz konusudur. Öyle bir arkadaş ve sırdaş seçilmelidir ki bu hem otoriteye başkaldırı olabilsin, hem bir amaç içersin hem de sırdaşlığı özünde barındırsın. Genç ergen  suni sırlar oluşturur. Bu sırlar onun için hayati önemi haizdir. Yakın dost olarak nitelendirdiği arkadaşıyla bu sırları paylaşırlar. Onların buluştukları gizli ve özel mekânlar vardır. Onların paylaştıkları gizli ve özel bilgiler vardır. Bu bir kıza duyulan ilgi olabildiği gibi bir marketten birlikte yürütülen çikolatalar olabilir. Veya düşman olarak nitelendirilen ortak bir düşmana karşı eylem hazırlığı içinde olabilirler. Bu eylem, notları kıt veren bir öğretmene karşı uygulanması düşünülen bir takım davranışları içerebilir. Veya bu sır, akşam ders çalışma bahanesiyle bir başkasının evinde kalmak için alınan izin, bir pub’da gece saatine kadar içilen bir biraya dönüşebilir. Bunlar sırdaş ve dost olan iki ergenin paylaşacağı sırlardır.

Aile veya otorite için ergenin hayatında açıklanamayan karanlık zaman dilimleri ve bölgeler vardır. Aile panikler, çocuk kontrolden çıkmak üzeredir. Aldatıcı ve sahte sözlerle arkadaşça bir yaklaşım tarzıyla “ben senin annenim, babanım, öğretmeninim, müdürünüm, biz dost ve arkadaşız, benimle her şeyi paylaşabilirsin” diyerek ergenden sırdaşına ihanet etmesi istenir. Ergen bu sözlere kanar da sırdaşına ihanet ederse bu sırdaşı ve dostu satmak anlamı taşır. Bu durum ergenin artık güvenilmez, dost olunmayacak kaypak bir kişi olduğu kanaatini besler. Daha sonraki hayatında hem hiç kimseye güvenemeyen hem de hiç güvenilmeyen bir kişiliğin, kimliğin temsilcisi olur. Bu tipler için diğer gençlerin koyduğu ilginç isimler vardır. ‘Yamuk’, ‘yalaka’, ‘anten’, ‘kalleş’, ‘muhbir’, ’satıcı’, ‘ispiyoncu’ gibi isimler bu gencin sosyal ortamından dışlanmasına neden olur ve kaypak bir kimlik örüntüsü olarak hayatında devam eder.

Bu dönemdeki sırdaşlığı ebeveyn ve otorite tarafından anlayışla karşılanır hatta desteklenir ve saygı duyulursa ergende sırdaşlık, güvenilirlik ve sır saklama yetisi gelişecek; hem kendisi başkalarına güvenebilecek hem de kendisine güven duyulduğundan emin olma formatını geliştirebilecektir. Hayatta gerçek manada başarılı olan bireyler ergenlik döneminde sırdaşlık formatını atmış, bu sınavları başarıyla vermiş ve güvenilirliklerini kanıtlamış insanlardan oluşmaktadır. Bu tip bireyler toplum tarafından da saygı ile anılan, sözleri senet kabul edilen ve güvenilirlikleri çok yüksek kişiliklerdir.

4. Karşı cinsle iletişim ve beğenilme: Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ergenlik döneminin temel niteliği hazzın yönelimi açısından cinsel kimliğin netleşmesidir. Bu da ancak karşı cinsle iletişim içerisine girip karşı cins tarafından beğenildiğine emin olmakla mümkündür. Ergen, karşı cinsle ilgili girişimlerinde ketlenmemeli, aşağılanmamalı ve suçlanmamalıdır. Bizim kültürümüzde mümkünse üstü örtük bir biçimde desteklenmelidir. Karşı cins tarafından beğenildiğine emin olan bir ergen, hayatının önemli virajlarından birisini daha dönmüştür. Bu dönemde ergenin fiziğine olan düşkünlüğü, saç bakımı, jölesi, makyajı, parfümü, kıyafeti, stili, tarzı yani her şeyi, kendini karşı cinse beğendirmek üzerine kurulmuştur. Hatta ergen, okula çoğu zaman okul için değil, oradaki kız veya oğlan için gider.
Bu dönemde karşı cins tarafından beğenildiğini düşünmeyen, teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlanmış, kendini çirkin ve yetersiz algılayan ergenin ileriki hayatında çok ciddi evlilik sorunları ve değersizlik hisleri, kendini objektif değerlendiremeyen ve tavize çok yatkın bir kimliğin inşasına neden olabilecektir.

5. Lider olabilme ve bir lidere bağlanabilme: Ergen, hayatının her aşamasında bir konuda önder olabilme, bazı konularda da bir önderin peşine düşebilme yetisini kazanmak durumundadır. Birilerine önder olarak onların sorumluluğunu alabilme, onları yönetebilme, yönlendire bilme ve organize edebilme bir yeti işidir. Ergenlik döneminde ergen  bu yetisini çeşitli şekillerde tecrübe eder. Etrafında oluşturduğu arkadaş ya da hayran grubuna yönelik veya yetenekli olduğu bir alandaki yeteneklerini sergileme ve öğretme perspektifinde bir uygulamaya yönelerek liderliğe soyunabilir. Ufak gruplarla başlayan lider olabilme becerisi ve yeteneği, grupları büyülterek devam edebilir. Bu durum ergende özgüven duygusunu geliştirme sorumluluk sahibi olma, diğerlerinin sorumluluğunu yüklenebilme, onları belirli bir hedefe yönlendirebilme, o hedefe giderken onlara eşlik edebilme ve ekip başı olarak onları istenilen hedefe ulaştırma yetisini kazanır. Daha sonraki hayatında bir aile içerisinde aile reisi olabilme, bir işletmede yöneticilik vasıflarını kullanabilme, özel günlerde organizasyon yapabilme yeteneğini sergileyebilme becerisini eline geçirmiş olur. Bu tip teşebbüsler aile ve otorite tarafından desteklendiği ve yüreklendirildiği ölçüde gelişir özümsenir ve kimliğin bir parçası haline dönüşür. Önderlik ile ilgili girişimleri engellenen, alay konusu olan, dışlanan ve peşine kimsenin takılmadığı bir ergen daha sonraki hayatında bu yetiden mahrum kalır.

Ergenin çeşitli şekillerde eğlence amaçlı da olsa organizasyonları yapabilme, bu konuda liderlik edebilme, arkadaşlarını toparlayabilme ve onları bir hedefe yönlendirebilme çalışmaları takdir edilmeli ve desteklenmelidir. Yine ebeveyn burada olayın içeriğine takılmamalı ve ergenin liderlik vasıflarını ortaya koyabilme yetisine odaklanmalıdır. Böyle bir ergen  devamlı desteklenir, organizasyonlarda liderlik eder ve liderlik hasletlerini geliştirirse hemen yanı başında bu ergen için bir tehlike ortaya çıkabilir ki bu da narsist kişilik örüntüsünün ortaya çıkma imkânıdır. Eğer her şeyi her yerde kendisinin örgütleyeceği ve her zaman önderliği kendisinin yapması gerekeceği şeklindeki bir inanç ve kanaat ergene hakim olursa arkadaşları arasında dışlanma tehlikesi ve yalnız kalma riskiyle karşı karşıya kalabilecektir.

Bunun için ergen bir başka öndere tabi olabilme yeteneklerini de geliştirmeli ve bundan bir aşağılanma ve gocunma duymamayı öğrenmelidir. Yani hem öncü olabilmeli hem de ardıl kalabilmelidir. Bazı organizasyonlarda başka arkadaşlarının önderliğine izin verip onların da bu yetilerinin gelişmesine destek olmalı ve onlarla iyi bir ekip çalışmasına işlerlik kazandırabilmelidir. Bu durumda da bir ekip ruhunu yaşayabilmeli, bundan mutluluk ve gurur duyabilmelidir. Böyle bir yapıyı oluşturabilmiş olan bir ergen toplumsal uyumu yüksek, her ortamda var olabilen ve gerektiğinde önderliği üzerine alıp gerektiğinde lideri takip edebilen sağlıklı bir birey olmuş demektir Bazı aileler ergen önder olurken onu desteklediği halde bir başka arkadaşının önderliğinde yapılan bir işe ardıl olarak katılmasına sıcak bakmamakta, ergeni bu konuda kışkırtabilmektedir. Bu da ergen için çok ciddi potansiyel bir tehlike arz etmektedir.

6. Dünya görüşü çeperi ve ideolojik bir bakış oluşturmak: Kimliğin birçok rol denemelerinin kavşak noktasında olan ergen  kendilik tasarımını ve özerkliğini oluştururken bir taraftan da tüm dünyayı yorumlayabilecek bir geniş dış çepere ihtiyaç duymaktadır. Kimliği bir sıvıya benzetirsek bu sıvının bir kaba konması gerekmektedir. Bu kabın çeperi dışarıyla kendisini ayıran dünya görüşüdür. Bu dönemdeki ergen dünyayı anlamlandırmak üzere bir ideolojik bakış tarzına ihtiyaç duyar. Burada yine içerik önemli değildir. Muhtelif ideolojilerden birisini benimseyebilir. Gencin derdi, kendini boşluktan kurtaracak ve varoluşunun çeperini sağlamlaştıracak bir dayanağa ihtiyaç duymasıdır. Aksi takdirde sanki varoluş, askıda kalmış, boşlukta duran, dayanaksız ve temelsiz bir yapı şeklinde hissedilmektedir. Dünyayı algılama, anlama ve anlamlandırma, böyle bir ideolojik eksenden bakıldığında daha da kolaylaşmakta evrenin karmaşası ve kaosu netleşmekte ve evrenle iletişimin sınırları belirlenmektedir. Ergen için bu temel bir ihtiyaç gibi görünmektedir. Ergen bu dönemde katıksız solcu, katıksız sağcı, dinci, ateist, komünist, faşist veya hedonist bir ideolojiye yönelebilir. Bunların hepsi dünyaya bir anlam kazandırmanın, şekil vermenin veya ruhsal yapıya bir çerçeve çizmenin ya da çeper oluşturmanın araçlarıdır. Sanki bu yapı ergeni iki üç yaşlarında yaşadığı mikro-kozmosundaki kişilik örüntüsünü, anne-babayı kopyalayarak oluşturmasının makro kozmosu yani evreni anlamlandırmak için anne-baba yerine ikame edebileceğimiz ideologların dünya anlayışlarını kopyalamak gibi görünmektedir. Ev ortamındaki iki-üç yaşında bir bebek için bütün evren odayla sınırlı iken odadaki eşyalarla iletişim kurma modelinin anne-babanın iletişim yöntemleri olması gibi, ergenlik döneminde dünyada olup bitenlere karşı hadiseleri anlamlandırma ihtiyacı dolayısıyla ideolojik bir çepere gereklilik duyulmaktadır. Nasıl ki iki-üç yaşında anne-babadan emanet alınan kimlik özellikleri ergenlik ile beraber yeniden bir yapılandırılmaya dönüştürülerek kendi kimliğini özerk bir şekilde kendi kendine kazanma şansını elde ediyorsa, muhtemelen ideolojik bakış açısıyla hasbelkader alınan tercihler erişkinlik ve olgunluk döneminde ruhsal dünyamıza giren yeni verilerle özerk bir şekilde denetlenebilmekte, değiştirilebilmekte ve kendine has bir vasfa dönüştürülebilmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz çerçevede ergenin önü açılır, bu yetileri desteklenir ve bir kimlik oluşturma konusunda cesaretlendirilirse geliştireceği kimlik de kendine özgü bir kimlik olacaktır. Ruhsal açıdan sağlıklı bir çeperi içeren bu kimlik örüntüsünün zaman içerisinde içeriği doldurulacak, zenginleştirilecek ve hayatın içerisinde varolacaktır. Böyle bir ergenin geleceğinden korkmamak ve ümitvâr olmak gerekir.

Aksi takdirde ergen bu denemelerden başarısızlıkla çıkacak ve kimliğini netleştiremediğinden rol denemeleri mütemadiyen devam edecek, kimlik bocalaması veya kimlik bunalımı denilen klinik bir tablo ile karşımıza gelecektir. Kendini tanımlayacak bir kimlik bulamayan ergen sağlıklı yollardan bir çıkış bulamazsa alternatif çıkış yolları arayacaktır. Bu alternatif çıkış yolları ergene belki bir kimlik sunacak ancak bu kimlik daha hastalıklı ve daha büyük sıkıntılara gebe olacaktır. Daha sonraki bölümlerde bahsedeceğimiz bu klinik tablolardan birisi ergenin ters kimlik oluşturmasıdır. Ters kimlik kestirme ve kolaycı bir yolla ergene bir çeper çizebilir ve otoritenin kendisinden istediği her şeyin tersini yapmak onun kimliğini tanımlayan tek ölçüt haline gelebilir. Her yerde aksi her yerde inat her ortamda ters bir yapı sergilenir. Herkesle kavgalıdır ve her şeye zıttır.

Diğer bir hastalıklı kimlik örüntüsü hasta kimliği örüntüsüdür. Ergen bu sıkıntılar nedeniyle bir hekime gönderilip çözüm arandığında, ergene bir takım teşhisler konacaktır. Anksiyete, depresyon, kişilik bozukluğu, hipokondriyasis, obsesyon vb. doktorların da onaylamış olduğu aile tarafından kabul gören bu etiketlenme sistemi ergen  tarafından bir rol olarak benimsenip bir kimlik halini alabilmektedir. O artık hasta bir bireydir. Hasta kimliği onun kurtuluş reçetesidir. O artık hem bir kimlik edinmiş, sorumluluklardan uzak kalmış, hem de mağdur ve mazlum birini oynamaktadır. Doktorlar da bu süreci devamlı pekiştirmektedir. Bu tablolar daha sonraki bölümlerde detaylı bir şekilde anlatılacaktır.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Latent Evre

Cuma, Ocak 2nd, 2009

Bireyin ruhsal gelişim evrelerinden en önemli evrelerden birisi de eğitim-öğretim evresidir. Klasik analitik kuramda Freud  bu döneme gizillik (latent) evresi ismini vermiştir. Haz, bu evrede cinsel objeden ziyade farklı objelere yönelmiş olduğundan, bu şekilde isimlendirilmiştir. Birçok bilim adamı ve bizim kanaatimize göre bu dönemde cinsel yapılandırma aynı suretiyle devam ederken, hazzın farklılaşması ve yönelimi de aynı yoğunlukta sürmektedir. Kız ve erkek çocukta bu dönemde neler gerçekleşmektedir? Şöyle bir hatırlayacak olursak; ağızcıl, dışkılama ve cinsel kimlik evrelerinden geçen ve yaşı 5-6 civarına ulaşan bir çocuk yeni bir döneme ayak basmaktadır. Bu dönemi anlayabilmek için bu çocuğun getirdiği mirasa bakmak gerekir. Oral, anal ve fallik dönemlerden olumsuzluklarla dolu bir yüklenme ile bu döneme girmiş ise bu dönemde o negatif etkilerin izlerini sürdürecek, muhtemelen kişilik örgütlenmesindeki bu çatlaklar daha da derinleşecektir. Çocuğun şansı, iyi gider de eğitim ve öğretim kurumunda iyi bir öğretmene ve iyi bir çevreye düşerse negatif miras burada pozitife dönüştürülebilir. Bu gelişimi biraz sonra daha detaylı bir şekilde izah etmeye çalışacağım.

Daha önceki ruhsal gelişim evrelerini sağlıklı olarak geçirmiş, özerkliğini tamamlamış ve girişimcilik ruhu ile var olmuş çocuk, bu evreye de pozitif duygularla girecektir. Bu çocuğun şansı diğerlerine göre daha yüksektir.

Altı yaşlarındaki bir çocuğu bulunduğu kesitten bir gözlemleyelim: Aile içerisinde sevilen, korunan, değerli ve önemli olduğu her vesile ile hissettirilen bir çocuk kendini mutlu huzurlu ve güçlü hissedecektir. Böyle bir çocuk gerçek dünyanın insan ilişkilerini ve nesne ilişkilerini daha kavramış, denemiş ve uygulamış değildir. Henüz gerçeğin çok az bir parçasıyla karşılaşmıştır. Evinin içerisindeki insan ilişkileri, dış dünyanın gerçekliğinden oldukça farklı ve uzaktır. Ailesi onu, karşılıksız bir şekilde var olduğu için sevmektedir, önemsemektedir. Aile içerisinde ruhsal gelişim evrelerinde göstermiş olduğu ufacık beceriler ve başarılar, aşırı bir heyecana neden olmakta, aile tarafından takdir ve taltif edilmekte ve önemsenmektedir. Çocuk yaptığı her iş, beceri ve başarı dâhiyane bir buluş veya eylemmiş gibi etraftan yankı bulmasına alışmıştır. Bu pozisyon gerçekliği temsil  etmemektedir. Çekirdek aile içerisinde bu süreçler yaşanırken zaman zaman ailenin içine giriş-çıkış yapan yakın akrabalar ya da komşular bu tabloyu pek de değiştirmemektedir. Yaşı itibarıyla sevecen olan bu yavruya herkes ilgi ve alaka göstermektedir. Bu durumda çocuk haz hissetmekte ve keyiflenmektedir.
Dış dünyanın reel gerçekliğinin yavaş yavaş fark edilmesi ve acılara katlanabilme yetisinin gelişmesi gerekmektedir. Bu da yavaş yavaş oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde eve misafir olarak gelen kuzenler, komşu çocukları ve yaştaşları ile bir oyun alanını paylaşırken rekabet duyguları, narsist istekler, güç ve iktidarı kullanma arzuları bir çatışma doğurmaya başlayacaktır. Bu çatışmada her çocuk kendinin mutlak haklı ve önemli olduğu duygusunu hissettiğinden çatışmalar ağırlaşacaktır. Ama sonuçta genellikle orta yolun bulunmasıyla birlikte taraflarda ilk hüsran duyguları ortaya çıkacak, bu da gerçeklik ilkesinin oluşmasını temin eden bir araç fonksiyonunu icra edecektir. Çocuk yalnız başına kaldığında veya kardeşiyle oynadığında, dış dünyanın acımasızlığına tahammül edip onunla iletişim içerisine girebilmek ve dış dünyayı kontrol edebilmek amacıyla yoğun bir şekilde oyun ile meşguldür. Oyun fonksiyonlarında çeşitli rol denemelerini oynamış, diğer nesnelere muhtelif rolleri yüklemiş olan bu çocuk artık dış dünyaya çıkmak zorundadır.

Modern toplumlarda bu, eğitim ve öğretim ile sağlanır. Anaokulu ile başlayan eğitim ve öğretim süreci, bu dönemin geçirileceği ve ergenliğe ulaşana kadar devam edecek olan bir zaman dilimini kapsar. Evde sağlıklı bir zeminde bir takım beceriler kazanmış, özgüven duygusunu hissetmiş, girişimciliği desteklenmiş ve iradesini rahatlıkla kullanabilmiş bir çocuk anaokuluna veya ilköğretimin ilk sınıfına başladığında güçlü bir donanımla sosyal hayatın içine ilk adımını atacaktır. Bu andan itibaren çocuğun ruhsal gelişiminde yeni bir evre başlamıştır. Dış dünyada, yani evinin dışında, anne, baba ve akrabalarının koruyucu şemsiyesi olmadan yalnız başınadır. Sınıfa girmiştir, bu çocuk sınıfa girdiğinde veya sokaktaki oyun grubunun içine dâhil olduğunda orada birey olarak vardır; yanında ne annesi ne babası ne de bir yakını mevcuttur. Sınıfın gerçekliğini, öğretmenin otoritesini, arkadaşlarının kendine eşit olduğunu bilen, öğrenen ve bu yetilerle sınıfa giren bir çocuk için hayat o kadar da zor değildir. Ancak bu yetilerini henüz geliştirmemiş, dış dünyayı da ailesinin kendine davrandığı gibi davranacağı şeklinde bir algılama ile gören ve bu beklenti içinde olan bir çocuk için ağır hüsranların yaşanabileceği bir süreç başlamış demektir. Dış dünyada kimse ona anne ve babası gibi davranmayacaktır. Dış dünyaya dair bilgisi, becerisi ve yakınlığı oranında onu içine alacak ve kabullenecek ve ona göre de bir değer vereciktir. Çocuk bunu kabullenmek zorundadır.

Bu dönemde çocuk hayal dünyasında ve oyun kahramanlarında canlandırdığı muhtelif kimlik örüntülerini daha gerçekçi bir ortamda hafif bir oyunsu hava ile tekrarlamak durumundadır. Bir sonraki evrede yaşayacağı gerçek kimlik yapılandırmasının ön çalışmalarını ve egzersizlerini bu dönemde yapmak durumundadır. Çocuğu sınırlayan bir takım etmenler vardır. Toplum içerisinde bir kimlik kazanabilmesi için bir takım yetileriyle kendini ispat etmesi gerekir. Çocuk oyun kahramanlarında büyüsel düşünce ile kendine olağanüstü güçler atfederken, bugün okulda ve oyun sahasında arkadaşlarıyla bu rolü oynamak zorundadır. Erkek bir çocuk futbol oyununda dâhiyane düşüncelerle müthiş bir futbolcu olduğuna kendini inandırmış olabilir, ancak okul sahasında sınıf arkadaşlarıyla kurulacak olan minik futbol takımında göstereceği başarı ve beceri kadar var olacaktır. Motor koordinasyonu ve zihinsel konsantrasyonu böyle bir yetiyi arkadaşları arasında sahada uygulama imkânını verirse, bu çocuk bir travma yaşamadan gerçekçi bir şekilde futbol oynayabildiğini, hem kendine hem de arkadaşlarına ispat etmiş olacaktır. Tersi durumda ise yetersizlik duyguları ortaya çıkacak, birkaç rol denemesinden sonra her girdiği yeti sınavında, sınavı kaybetmesi durumunda aşağılık duygusunun pekiştiği yeni bir kimlik süreci devreye girebilecektir.
Gözünüzde şöyle bir canlandırınız: İlkokulun birinci sınıfı, okulun başladığı ilk gün. Bir öğretmen olarak sınıfa girdiğinizi hayal edin. Otuz, kırk öğrenci karşınızda kıpır kıpır heyecanla size bakmaktadır. Bu esnada ne olmaktadır. Öğretmenin zihninde yeni gelen öğrencilerle ilgili tasarımlar oluşmaktadır. Bu hayali tasarımların oluşmasında, öğretmenin mesleğine olan ilgisi, sevgisi, bireysel yeterliliği, özgüven duygusu, kişiliğinin sağlıklı yapısı ve o yaş döneminde geçirdiği süreç bu tasarımları etkileyen faktörlerdir. Bu faktörlerin yanına onlarcasını ekleyebilirsiniz. Zihnimizi kaostan kurtarmak için bu öğretmenin mesleğini seven ilgili, bilgili, becerikli ve kişilik yapısının sağlıklı olduğu var sayımından yola çıkalım. Karşıda ise kıpır kıpır olan, altı-yedi yaşlarında kırk çocuk vardır. Yirmisi kız yirmisi oğlan çocuğudur. Gerçekçi bir yaklaşımla baktığımızda bu sınıfın içerisinde kişilik örgütlenmesi itibarıyla her kişilik örüntüsünden çocukla karşı karşıyasınızdır. Bağımlı ve çekimser olanlar, agresif ve saldırgan olanlar, zeki gözlerle bakanlar, şüphe ile etrafı tarayanlar, bir tarafta yalnız kalanlar ve etrafına birkaç kişiyi toplayıp onlara liderlik edenler… Velhasıl toplumda görmüş olduğumuz tüm kişilik örüntülerinin prototiplerini bu küçük sınıfta bulmak mümkündür. Buradaki her çocuk ailesini terk etmiş, kırk kişilik yeni bir aileye, okulu hesaba katarsak belki bin kişilik yeni bir mahalleye taşınmıştır. Hayat inanılmaz şekilde değişmiştir. Sabahtan akşama kadar evde ve oyuncaklarla geçen hayat bir anda okul, dershane, defter, kalem, kitap, öğrenci ve öğretmenden ibaret hale dönüşmüştür.

Evde çocuk önemsendiği, kendini değerli hissettiği ve sevildiğinden emin bir konumda idi. Ya okulda? Önceleri aynı beklentilerle diğer çocuklardan ve öğretmenden kendisinin en önemli, en değerli ve farklı olduğu konusunda iletişim bekleyen, ilgi bekleyen bu çocuk çok kısa süre içerisinde hayal kırıklığına uğrayacaktır. Çok kısa süre içerisinde fark edecektir ki toplumun gerçekçi kurallarına uyan öğretmenin vermiş olduğu görevleri iyi bir şekilde yapan, kendini bir takım başarılarıyla ve becerileriyle ön plana çıkarabilen çocuklar sınıf içerisinde daha saygın bir konum elde etmekte ve onların yaşadıkları haz daha yüksek olmaktadır. Burada haz yönünü değiştirmiş, öğretmenin gözüne girme ve arkadaşları arasında daha güçlü bir konum elde etme isteğine dönüşmüştür. Arkadaşlarının ona gıpta ile, takdirle bakmaları ve ona yaklaşmaya çalışmaları onu mutlu etmekte, hazzın doruklarında keyif sürmesine neden olmaktadır. Tersi durumda ise hayal kırıklıkları, hüsranlar, beceriksizlikler, aşağılanmışlık hissi ve yetersizlik duyguları tüm ruhuna çöreklenecektir. Bu durumda okul dayanılmaz acı ve sıkıntı veren, huzursuz eden ve kaçınılması gereken bir yer haline dönüşecektir. Öğretmen vahşi bir kaplan, sınıf arkadaşları onu parçalamaya hazır bir sırtlan haline dönüşecektir. Çocuk okula gitmemek için birçok semptom geliştirebilecektir. Çünkü okulda öğretmen ve arkadaşları ona annesi ve babası gibi davranmamaktadır. Onu çok incitmektedirler.
İşte bu okul süresinde, ergenliğe kadar geçen dönemde çocuk birçok rol denemeleri yapar. İlk başta zekâ açısından bir değerlendirmeye tabi tutulur. Çünkü sınıfta en çok takdir edilen şey, zeki ve çalışkan olmaktır. Çocuk biyolojik olarak zekâsı yetersiz ve çalışacak kadar azimli ve kararlı değilse bu kulvardaki mücadeleden vazgeçecektir. Bu durumda kendisine farklı alanlarda bir varoluşsal alan arayacaktır. Bu, bilinçdışı  otomatik olarak ortaya çıkan bir süreçtir. Bu rol arama denemeleri sportif faaliyetler, resim, müzik gibi sanatsal aktiviteler, organizasyon gibi sosyal beceriler, temizlik ve usluluk gibi davranış örüntüleri olabilmektedir. Bu alanlarda, kendini var edebilen ve bu konuda da yeterlilik duygularını hissedebilen, iç dünyasında en az diğerleri kadar önemli, yeterli ve değerli olduğunu kabullenen bir çocuk, iç dünyasında hazza ulaşmış, mutluluğu yakalamış ve dengeye gelmiştir.

Bu açıdan bakıldığında ilkokullardaki kol faaliyetleri görev dağılımı, sorumluluk çalışmaları, psikolojik açıdan büyük önemi haizdir. Burada önemli olan çocuğun yaptığı her güzel etkinliğin ve ortaya çıkardığı bir becerinin öğretmen tarafından takdir edilmesi ve ailenin de bunu desteklemesidir. Çocuk iç dünyasında bir ketlenme hissetmeden kendini var edecek ve yeni açılımlara kanat açacaktır. Tersi durumda ise ciddi sıkıntı ve bunalımlar ortaya çıkacaktır. Çocuk böyle bir ortamda arkadaşlarıyla rekabeti, bunu belirli kurallar içerisinde yapmayı öğrenmeli ve bunu kabullenmelidir. Bunlar aşama aşama ruha sindirilerek hayatın acı gerçeklerine karşı tahammül edebilme derecesini artırarak güçlü bir birey olma yolunda emin adımlarla ilerlemeyi temin eder.

Bölümün başında belirttiğimiz gibi şayet çocuk negatif bir bilanço veya bakiye ile ruhsal gelişim evresine ulaşmış ise bu çocuğun işi diğerlerine göre daha da zordur. Anlayışlı bir öğretmen ve onu destekleyen kardeşçe bir arkadaş grubunun varlığında bu patolojik örüntüyü kırmak gibi bir şansı doğmaktadır. Burada yüzlerce klinik tablodan bahsetmek mümkündür. Bu çocuk ev ile okulun kesiştiği noktadadır.

Evde neler olmakta, okulda neler olmaktadır? Evde neler olabilir: Boşanmış bir anne-babanın çocuğu olabilir, ebeveynlerden birini veya her ikisini birden kaybetmiş bir çocuk olabilir, anne-baba tarafından terkedilmiş, başka akrabaları yanında büyütülen bir çocuk olabilir. Anne ve baba aynı çatı altında, ama hep kavgalı hep saldırgan olabilir. Anne ve baba alkolik veya uyuşturucu müptelası olabilir. Anne-baba  sosyo-ekonomik olarak düşkün bir durumda olabilir. Anne-baba sosyo-kültürel seviyelerinin düşüklüğü nedeniyle şuursuzca çocuk yapmış ve hiç bir çocuğun sorumluluğunun idrakinde olmayabilir. Anne-baba çok çeşitli kişilik bozukluklarına sahip olup bu bozukluklarını çocuklarına aynen yansıtmış olabilir. Birçok klinik tabloyu buna ilave etmek mümkündür.
Evde pozisyon bu iken bir de okuldaki duruma bakalım. Birçok patolojik yapılarla örüntülü bir öğretmenin dershanesine düşen, böyle bir öğrencinin yaşayacağı manzara daha da korkunçtur. Kendi sorunlarıyla boğuşan öğretmen bireysel patolojilerini, öfkesini, hıncını ve saldırganlığını öğrencilere yansıtacaktır. Bu durum öğrencilerde yetersizlik duyguları, aşağılık kompleksi, içe kapanıklık veya saldırganlık duyguları oluşturacaktır. Böyle bir ortamda normal bir aileden gelen çocuk dahi ruhsal dünyasında ciddi sarsılmalara maruz kalacak, belki de bunlardan ciddi anlamda negatif yönde etkilenecektir. Kırk kişilik sınıf içerisinde birçok patolojik kişilik örüntüleriyle gelen diğer çocuklar bu çocuğun patolojilerini daha da derinleştirecek, onunla alay edecek onu dışlayacak ve aşağılayacaklardır. Onun hayatta var olma mücadelesinin son savunmalarını da yok edebileceklerdir. Bu durumda aşağılık kompleksinin derinleştiği, yetersizlik duygularının doruğa ulaştığı, hiçbir beceri ve başarı geliştiremeyen aciz ve zavallı bireyler ortaya çıkacaktır. Hayatta kalabilmek için çocuklar arkadaşlarına karşı acımasızca davranır. Kendi bireysel zaaflarını arkadaşlarına yansıtarak kendilerini kurtarmaya çalışırlar ancak bu arkadaşlarını daha da batırır. İleriki yaşlarda bize başvuran birçok hastamızda klinik tabloların birçoğunun ilköğretim çağında ortaya çıktığını gözlemlemiş bulunuyoruz.

Klinik Örnek:
Ebeveyninin görevi nedeniyle hizmet için gittiği Güneydoğu’da ilk öğretimine başlayan bir hastamız, yörede bulunan bir okulda diğer çocuklar arasında oldukça farklı kalıyordu. Beyaz suratı, yuvarlak kafatası ve konuşma şivesindeki batı üslubu alay konusu olmuş, diğer çocuklar onu, “yumurta kafa”, “beyaz surat” ve “muhallebi çocuğu” diye çağırmışlardı. Aynı özellikler, batıdaki bir eğitim kurumunda takdir edilmesi ve gurur duyulması gereken özellikler iken, Güneydoğu’da farklı olmanın getirmiş olduğu bir dezavantaja dönüşmüştür. O yaş grubunda bu tip alaylara maruz kalan bu delikanlı, derin aşağılık kompleksi geliştirmiş ve sosyal fobi oluşturmuştu. Kimsenin onu beğenmeyeceği ve sevmeyeceği gibi duyguları pekişmişti.

Bir başka genç arkadaşımız da ilköğretim döneminde “r” harfini çıkaramaması dolayısıyla arkadaşlarına alay konusu olmuş, o da aynı itilmişlik duygusuyla sosyal fobik bir kimlik geliştirmiştir.
Görüldüğü gibi bu dönem, toplumda sosyal bir rol edinmenin, toplum tarafından takdir edilmenin ilk formatının atıldığı önemli bir dönemdir. İlköğretim çağındaki bir çocuk arkadaşları tarafından herhangi bir takdire mahzar olursa, ödüllendirilirse bu format onda çok olumlu bir kimlik gelişimine neden olacaktır. Toplum içinde kendisini dışlanmış, yetersiz ve aşağılık hissetmesinin veya hissetmemesinin temel formatı bu dönemde atılmaktadır. Bu dönemde öğretmenler mutlaka öğrencilerini bir alanda başarılı olmaya itmeli, motive etmeli, toplum önüne çıkarmalı ve takdir etmelidir. Bu durumda çocuk kendini çok yeterli, önemli, değerli ve rahatlıkla toplum önüne çıkabilecek yetide hissetmektedir. Bu yetileri gelişmemiş, bu fırsatlar tanınmamış çocuklar genellikle toplumdan kaçacak yeteneklerini rahatlıkla sergilemekten uzak kalacaktır.

Bu dönemde öğretmen çok önemli bir özdeşim nesnesidir. Bir nevi çocuğun ikinci adresidir. Öğretmenle olumlu anlamda özdeşim yapabilen, öğretmenin kişilik örüntülerini alan çocuk için kimliğin daha da zenginleşmesi ve yeni özdeşim nesnelerine yönelmesi ortaya çıkacaktır. Dış dünyadan daha da haberdar olan bu çocuk yaşı ilerledikçe ve ergenliğe yaklaştıkça yeni özdeşim nesneleri bulacak ve kimliğini bu şekilde zenginleştirecektir.

Ev ile okul arasındaki ara kesitte duran çocuk bir taraftan da ev ile okul arasında köprü atmaya çalışacak, bu köprünün akışkanlığını sürdüren iki taraflı git-gel haline dönüştürmeye çalışacaktır. Yani mümkün olduğu kadar anne ve babayı okula getirip öğretmeni ve arkadaşlarıyla tanıştırmaya gayret ederken bir taraftan da öğretmenini ve arkadaşlarını evine getirmeye çalışacaktır. Bu bütüncül bir hayat için gerekli, önemli ve desteklenmesi gereken bir yapıdır. Bu dönemde çocuk evi okula taşırken evdeki bir takım nesneleri de okula götürür: Evdeki bir oyuncağı, özel bir eşyayı ve evcil bir hayvanı vb. Okuldan da arkadaş grubunu çeşitli vesilelerle evine taşımaya çalışır. Bu şekilde sanki iki taraflı bir mesaj vermektedir. Anne ve babayı okula taşırken diğer çocuklara karşı anne ve babasıyla hem gurur duymakta hem de yalnız olmadığını onlara göstermektedir. Diğer taraftan anne-babaya, “ben artık büyüdüm, benim de arkadaşlarım ve dostlarım var, benim de ayrı bir çevrem var, benim de kendime ait var olduğum bir alan var’ demektedir. Bundan da gizli bir gurur duymaktadır. Arkadaşlarını veya öğretmenini evine çağırırken aynı mantıkla ‘ben yalnız değilim, benim bir evim var ve orda yaşamaktayım’ diyerek mesaj vermektedir. Eve çağırdığı arkadaşlarına hizmet etmekte onları ağırlamakta onlara ikramda bulunmaktadır. Bu durumda da kendi çiftliğinde çok rahat bir şekilde hareket edebilmekte, arkadaşlarının çekimser tavırları üzerinde güç ve iktidarını tesis edebilmektedir. Burada da özgüven duyguları gelişmekte diğerlerini yönetebilme, yönlendirebilme ve paylaşabilme yeteneklerini artırabilmektedirler. Ergenlik döneminin atılması gereken birçok formatının ilkel şekilleri bu dönemde daha basit düzeyde yapılandırılmaya çalışılmaktadır.

Bu dönemde ilk aşk denemeleri yapılıp platonik aşklar gündeme gelir. Karşı cinse kendini beğendirme ya da karşı cinsten bir partner seçme bu dönemin diğer önemli bir özelliğidir. Bu durum da çocuğu başarılı olabilmek, hayali partnerine karşı kendini kabullendirebilmek için çeşitli alanlarda varoluş mücadelesine sokar. Bu da çocukta olumlu bir gelişimi destekler.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Öpidal Evre

Cuma, Ocak 2nd, 2009

A- Hazzın Yönelimi Açısından

İki buçuk-üç yaşlarına geldiğinde çocuk Fallik evreye geçer, bu evre cinsel kimlik evresidir. Biyolojik ve zihinsel yapı birbirine paralel bir şekilde gelişimini ve büyümesini sürdürmektedir. Buna uygun epigenetik  açılımlar da devam etmektedir. Bu döneme kadar çocuk, kendisi ve nesne varlığındaki bir dünyada vardı. Bu ana kadar üçüncü kişi devrede değildi. Anne veya babayla ya da çevredeki her türlü nesne ile birebir ilişki içindeydi. Bu devrenin başlamasıyla üçüncü bir kişi oyuna girecektir. Fallik dönemde çocuğun zihinsel yapısı cinsel kimliğin ayırdına varma kapasitesine ulaşmıştır. Cinsel kimliğin farklılığını fark etmiştir. Annenin göğüsleri var, babanın göğüsleri yok; annenin sakalı çıkmıyor, babanın sakalı çıkıyor. Her şeyden önemlisi babanın penisi var, annesinin yok. Bu farklılığı her cinsel kimlikte gözlemlemeye ve ayırdına varmaya başlıyor. O ana kadar uniseks olan çocuk bir cinsel kimlik tercihi yapmak zorunda olduğunu ve bir cinsel kimliğe ait olması gerektiğini tespit ediyor. Bu ana kadar nesne ile nasıl iletişim kurulacağını öğrenen ve bu şekilde bir kişilik örgütlenmesi geliştiren çocuk bu kişilik örgütlenmesini yürüteceği bir cinsel kimlik arayışına girmektedir. Erkek çocuk kendisinin babaya benzediğinin, kız çocuk da anneye benzediğinin farkına varacaktır. Artık cinsel kimlik modellemesi ve özdeşimler devreye girecektir. Sosyal öğrenmenin, teşvikin ve motivasyonun çocuğu bu özdeşimlere zorladığı, bunun karşılığında toplumsal onay gördüğü ve değerlilik hisleriyle donatıldığı ortamda cinsel kimlik gitgide pekişecektir.

Erkek çocuk kendisini erkek gibi hissederken kız çocuk kendisini kız gibi hissedecektir. Artık birey olmanın ötesinde bir de sosyal bir rol çıkmıştır karşısına. Önce insandır, ardından ya erkektir ya da kız. Sosyal bir rolün fiziksel ve biyolojik bir karşıtlığı da vardır. Fiziksel yapının erkek veya kız olması bu yapının mutlak anlamda kişiliği de o bağlamda oluşturacağı kesinliğini doğurmamaktadır. Erkek bir fiziksel yapıdan, kadınsı bir cinsel kimlik; kadınsı bir biyolojik yapıdan erkek bir cinsel kimlik oluşması bu dönemde mümkündür. Bu da olayın tamamen sanal bir program olduğunu bize göstermektedir.
Bu dönemi birkaç bağlamda ele almak istiyorum. Birinci bağlamda erkek ve kadınlığın fark edilmesi, ikinci bağlamda özdeşimlerle bu rolün benimsenmesi, üçüncü bağlamda benimsenen bu rolün realize edilerek karşı cinse ulaşma ve hemcinsini yok etme paradoksuna girilmesi ve dördüncü ve son bağlamda da içselleştirilen anne-baba figürlerinin ve onların temsil  ettiği değer yargılarının oluşturduğu süperegonun olaya müdahil olması. Bu bağlamlarla birlikte çoklu kombinasyonlar karşımıza çıkmaktadır. Erkek ve kız çocuğun cinsel çatışmaları ve paradoksları atlatması ve süperegosunu razı ettirmiş bir halde bu devreyi geçmesi, sağlıklı bir cinsel kimlik oluşumuyla mümkündür. Değilse dinamik anlamdaki tüm nevrotik yapılandırmalar temelini bu dönemdeki halledilememiş çatışmalar, karşıtlıklar, zaaflar, baskılar ve şartlanmalardan almaktadır. Bu döneme kadar olan yapılarda düşünce sistemi ve kişilik örgütlenmesi gerçekleştirirken bu dönemle birlikte varoluşun daha ince detayları ve estetik yapılandırmaları meydana gelmektedir. Bu dörtlü bağlam erkek ve kız çocuğu için farklı iki kulvarda seyretmektedir. Erkek çocuğun hikâyesi farklı, kız çocuğununki farklıdır.

1. Erkek Çocuk İçin Fallik Dönem
Erkek çocuk bu dönemde kendi cinsel kimliğinin ayırdına varır, babasıyla özdeşim yaparak babası gibi olmaya çalışır. Bu özdeşimde muhtemelen iki dinamik vardır. Birincisi babayla özdeşim yaparak erkek cinsel kimliğini tamamen içselleştirmek, bir erkek olarak toplumda varolmak ve erkek rolünü oynamaktır. Erkek rolü hemen yanı başında bir evlilik müessesesini birlikte getirmektedir; bir erkeğin bir kadını olur. Bir kadının da bir erkeği olur. Çocuk erkek olduğunu fark etmiş, özdeşimlerle bunu hissetmiş, sosyal rol gereği kendisine bir partner arayışına girmiştir. En yakinen bilinen, en yanında olan oral ve anal dönemin haz kaynağı hemen yanı başındadır. Bu annedir. Problem çözülmüştür. Kendisi erkek ve koca, annesi kadın ve eştir. Bu duygusunu ve düşüncesini dile getirdiğinde veya hissettirdiğinde şiddetli bir tepki ile karşılaşır; anne ona yasaktır ve eş olamaz. Bu yasak medeniyetin oluşması için gerekli olan ensest  yasağıdır. Anne, babanındır, eş olarak baba ona sahiptir. Anne de babanın kontrolündedir. Anne çocuğa eş olamaz, bu hem baba tarafından hem anne tarafından hem de toplum tarafından ağır cezalandırılması gereken büyük bir yasaktır. Çocuk bu yasağı kabullenmez ve isyan eder. Anneye sahip olmak ister. Anneye sahip olmanın yolu ya babayı ortadan kaldırmak ya da baba kadar veya ondan daha güçlü olmaktır. Babayı ortadan kaldırmak kolaydır, babanın ölümünü istemek onun ortadan kaldırılması için yeterlidir. Çünkü zihni seviye henüz bu düzeyde olup düşünme ile eylem, hayal ile gerçek henüz ayrışmamış olup eş değerdedir. Babayı düşüncede yok eden çocuk ihtiyaç duyduğunda da babayı her an çağırabilir. Bu da id’den gelen mantıksızlıktan oluşmaktadır. Çocuk babayı zihnen öldürmesine rağmen her an babanın varoluşunu anlamlandıramamakta, onun varlığını yok edememektedir. Babayı reel olarak alt etmenin yolu baba kadar güçlü olmaktır. Babayı özdeşim ve introjeksiyon yoluyla içselleştiren ve taklit eden çocuk, baba kadar güçlü ve saygın olduğuna inanır. Zaman zaman da baba ile test yaparak bu gücünü sınar. Babanın boyuyla kendi boyunu ölçer, baba ile güreş tutar. Ne zaman ki babasının boyuna ulaşacağını hep sorar olur, işte o an hesaplaşma günüdür. Baba ile güreşen çocuk babanın zaman zaman yenilmesi karşısında mağrur bir komutan edasındadır. Artık anneye giden engeller bu güç sayesinde yok edilebilir. Tam bu esnada süperegonun ağır baskısı, bu düşünceyi eyleme vurmanın sıkıntısını çocuğun ruhuna yükler. Çocuk babayı taklit ederken, babanın ayakkabısını giyerek ceketini takarak kravatını boynuna geçirerek, fötr şapkasını takarak babalaşır ve sanki anneye şöyle mesaj verir: “Anne bak beğendiğin baba benim, ben babamla aynıyım beni tercih edebilirsin.” Ama anneden beklediği cevabı alamaz. Çocuğa göre anne, babanın baskısı karşısında gerçekleri itiraf edemeyen ve kurtarılmayı bekleyen bir melektir. Hele ilk sahne bir şekilde yakalanmışsa, babanın anneyi boğduğu ve yok ettiği düşüncesi dahi çocukta yer edebilir. Bu duygu babanın ne kadar zalim ve gaddar olduğu çağrışımlarını güçlendirirken, annenin de bu zalimden kurtarılması için bekleyen mağdur ve mazlum bir yapıyı temsil  ettiği duygusunu çocuğun ruhunda şekillendirir.

Bu dönemin düşünce yapısına şöyle bir göz atacak olursak üç dört yaşlarında ki bir çocukta; a- Düşündüğüm herkes tarafından fark ediliyor ve biliniyor, b- Düşünce ile eylem birbirinin aynıdır, c- Düşündüysem bunu yapmışım demektir, d- Yaptıysam sorumluyum demektir ve kötü bir şey yaptıysam mutlaka cezalandırılacağım, şeklinde bir dizi akıl yürütme devrededir.
Tüm bunların yanında ego tamamen olaylara hâkim olup, mantıksal zinciri kuramadığı için primer düşünce süreci dediğimiz süreç çocukta yer yer hâkimiyetini sürdürmektedir. Zıtlar aynı anda bulunabilmektedir. Ölüm ve canlılık yan yana durabilmektedir. Sevgi ve öfke birlikte var olabilmektedir. Hayal ile gerçek iç içedir. Tasarımlar ile dış dünya, zaman zaman karışmaktadır. Beklentiler ile gerçeklik birbirine girebilmektedir. Tüm bunların cereyan ettiği bir ortamda, erkek çocuk babayla özdeşim yapıp, babanın kendisine sağlıklı bir model olması yoluyla bu süreci tamamlarken annesinden vazgeçmeyi kabul eder. Partner arayışını başka alanlara kaydırır. Bu sağlıklı gelişimin belirtisidir. Burada baba ile rekabet duygusu ve bir sevgi objesine ulaşma gerçeği vardır. Burada üçlü bir ilişki kurulmuştur. Bir sevgi objesine ulaşmak için onu engelleyen faktörlerle mücadele etmek gibi bir zorunluluk vardır. Bundan sonra hayat hep bu şekilde devam edecektir.
Burada üzerinde durulacak olan esas konu, babanın, cinsel kimliğinin ötesinde güç ve iktidarı temsil eden bir odak olmasıdır. Bu odak hem korkulan hem hayranlık uyandıran; hem de onun gibi olmak için özlem çekilen bir odaktır. Anne ise her zaman olduğu gibi hazzın, sevginin, ilginin ilk prototipi ve süregelen temel nesnesidir. Cennetin kaynağıdır. Çocuk otoriteyi aşarak sevgi kaynağı olan anneye ulaşmak durumundadır. Ruhu iki kutuplu çalışacaktır. Bir taraftan güç ve otoriteyi aşma mecburiyeti, diğer taraftan sevgi objesine ulaşma özlemi. Haz veren bütün kaynaklar sevgi temel objesi olan annenin türevi olarak karşımıza çıkarken, güç ve otorite olarak bildiğimiz tüm odaklar da babanın türevleri olacaktır. İlk üçlü ilişkide otorite, sevgi objesi ve birey arasındaki ilişki sağlıklı ve akışkan bir şekilde kurulmuş ise bundan sonraki tüm ilişkiler aynı rahatlık ve güven duygusu içerisinde devam edecektir. Çocuk bireyliğinin keyfini sürecektir. Ama bu dönemlerde hem babadan hem de anneden kaynaklanan engelleyici, çatışmalı, cezalandırıcı ve yasaklayıcı tavır ve tutumlar çocukta ruhsal gelişim evresinde yüzlerce klinik tabloyla şekillenebilecek bozuklukları meydana getirecektir. Bu yelpazede transeksüel kimlikten eşcinselliğe, fobilerden anksiyete bozukluklarına, obsesif kompulsif yapıdan dürtü  kontrol bozukluklarına, yeme bozukluklarından cinsel fonksiyonel bozuklukların, duygu-durum bozukluklarından reaktif hallere kadar birçok patoloji bu üçlü yapıdaki muhtelif kombinasyonlardan ortaya çıkacaktır. Klinik tablolar işlenirken konu daha detaylı ve spesifik olarak ele alınacaktır.
Bu döneme kadar öğretilmiş ve tecrübe edilmemiş hiçbir şeyden korkmayan çocukta kendiliğinden korku, panik ve kâbuslar başlar. Bu süreçte muhtemelen babayı yok ederek ortadan kaldırmaya yönelik düşüncelerin bilinçdışında yaşam bulması, fakat reel olarak babanın her an gelip canlı olarak çocuğun karşısında var olması, çocukta cezalandırılacağı korkusunu hep yaşatmaktadır. Bu ceza ortadan kaldırılma ve öldürülme olabileceği gibi, kızların da pipilerinin olmamasını da aydınlatabilecek bir rasyonalite ile babanın gelip çocuğun erkeklik organını kesip onu da kızlaştırması korkusunu canlandıracaktır.

Bu dönemdeki erkek çocukların en hassas olduğu bölgeleri cinsel organıdır. Erkek olmanın temel simgesi erkek cinsel organıdır. Çocuk bunu kaybetmemek, kaptırmamak ve kestirmemek için yoğun bir koruma içinde olacaktır. Tüm bilinçdışı  süreçler bunun üzerine odaklanmıştır. Fakat babanın her an gelip ceza olarak bunu keseceği korkusu baba ile aynı mekânda yaşamayı imkânsız hale getirmektedir. Fonksiyonlarıyla palazlanmış olan ego, bu durumdan kurtulabilmek için yeni yeni oluşturduğu savunma mekanizmalarından birisini yani yer değiştirme mekanizmasını devreye sokarak babanın korkulan tarafını herhangi bir objeye transfer eder. Bu korkulan obje dışarıda kendisine zarar veremeyen, yaklaşılmadığı ya da karşılaşılmadığı müddetçe tehlike arz etmeyen bir şey olacaktır. Geriye, çocuğuna dondurma, çikolata ya da oyuncak alan sevgili bir baba kalmaktadır. O babayla hoşnut bir şekilde yaşayacaktır. Ama korkunun transfer edildiği obje at, köpek kedi, örümcek, karanlık, öcü, yan oda vs. korkuyu kontrol altında tutmayı sağlayan konteynır olarak fonksiyonuna devam edecektir. Ruhsal yapı bu şekilde dengeye oturmuştur. Korkunun transfer edildiği bu nesne daha sonraki dönemlerde korku objesi olarak hayatımızı belirleyebilmektedir.
İnsan gelişiminin her evresinde biyolojik gelişime uygun motor ve zihinsel değişimler meydana gelmektedir. Bu değişimler çevreyle etkileşime girerek sosyal bir öğrenme modeli içerisinde davranışsal kalıplar olarak şekillenebilir. Ayrıca aile içerisindeki bilişsel algılama, değerlendirme ve yorumlama biçimine göre de bilişsel bir şablon ortaya çıkabilir. Bu gelişim dönemlerindeki olguları izah ederken biyolojik, davranışçı, bilişsel ve varoluşsal etmenleri olabildiğince dışlayarak dinamik açıdan bu dönemleri izah etmeye çalışıyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken husus bu gelişim evrelerinin temel karakterini belirleyen tek etkenin dinamik gelişimsel olmadığıdır. Bütüncül yaklaşımın içerisinde bu etmenlerin ne kadar etkili olduğunun klinisyen tarafından tayin edilmesi gerekir. Biz bu bölümde dinamik yaklaşım tarzı üzere gelişimsel evreleri incelemeye çalışmaktayız. Bu manada kastrasyon (iğdiş edilme) ve oto kastrasyon (kendi kendini iğdiş etme) kavramlarına ışık tutmaya çalışacağız.

Anne, baba ve çocuk üçgenindeki erkek çocuk çok yönlü güçlerin etkisi altındadır. Bu güçleri anne, baba ve çocuk için ayrı ayrı inceleyelim:
A- Çocuk:
1. Çocuk birey olarak kendini nasıl algılamaktadır. Kendilik tasarımı nasıl gelişmiştir, bu çok önemlidir.
2. Çocuk, mutlak nesnel gerçekliği algılamasının ötesinde ne anlam ifade eder?
3. Çocuk kendilik tasarımına göre babanın onu nasıl algıladığını nasıl tasarımlamaktadır?
4. Çocuk annesinin, onu nasıl algıladığını tasarımlamaktadır?
Burada karşımız dörtlü bir kombinasyon çıkıyor. Bu kombinasyonlardan bir örnek verecek olursak, çocuk mutlak manada zayıf ve çelimsiz olabilir. Kendisini güçlü ve kudretli algılayabilir. Babasının onu sevmediği ve cezalandırılacak bir çocuk olarak gördüğü şeklinde bir tasarım yapabilir, annesinin onu sevdiği ama baba baskısı nedeniyle bu sevgisini direk dile getiremediği şeklinde bir anne tasarımı oluşturabilir. Bunlar çok çeşitli kombinasyonlar halinde birleştirilebilir, buna göre de klinik tablo ortaya çıkar.
B- Baba:
Baba yönünden olaylara baktığımızda;
1. Babanın reel olarak mutlak nesnel varlığı nedir?
2. Baba kendilik tasarımını nasıl oluşturmuştur?
3. Babanın gözünde çocuk ne anlama gelmektedir?
4. Babanın zihninde çocuğunun kendisini nasıl algıladığı şeklinde bir tasarım vardır.
5. Babanın eşiyle ilişkilerinde eşini nasıl tasarımladığı, eşinin onu nasıl algıladığı ile ilgili ne tür bir zihinsel imaj vardır?
C- Anne:
1. Annenin mutlak gerçek varlığı nedir?
2. Anne kendiliğini nasıl tasarımlamaktadır?
3. Diğerlerinin (eş, çocuk vd.) onu nasıl tasarımladığını düşünmektedir?
4. Diğerleri (eş, çocuk vd.) anneyi gerçekte nasıl tasarımlamaktadır.
Aile içerisine girecek olan her yeni kardeş ve her yeni birey (dede, babaanne, hala, dayı amca vb.) bu tabloyu daha da karmaşıklaştıracaktır. Fazla detaya girip ayrıntıda boğulmamak için ana eksenler üzerinde çalışmayı sürdürelim. Burada iki temel eksen vardır: Haz ve sevgi kaynağı olan anne, otorite ve gücü simgeleyen baba. Bir aile içerisinde iktidarın dağılımı gelenek ve göreneklerle belirlenirken ataerkil bir ailede iktidarı temsil  eden kişi babadır. Baba aile bireylerine belirli iktidar alanları dağıtır. Verilen bu iktidar alanlarına bir itirazınız varsa, iktidar sahibi ile savaşmak zorundasınızdır. Burada da çocuk, anne objesine yalnız başına sahip olmak istemektedir. Ama baba otoritesi buna engeldir. Anne, babaya aittir. Çocuk temel haz kaynağı olan anneyi istemektedir ve bunun için çılgınca çaba gösterir. Baba ise buna engel olan mutlak güç ve otoritedir.

Baba faktörü nasıl aşılabilir ve anneye nasıl ulaşılabilir? Baba ile özdeşim yaparak, baba taklit edilerek çocuk sanal dünyasında baba olduğunu hissedebilir. Sağlıklı bir özdeşimle buna yardımcı olan bir baba modeli, çocuğun bu problemi aşmasına, kendini baba gibi hissetmesine ve bunun karşılığında da anne ile ilgili taleplerini bilinçdışına bastırmanın bedelini ödemek durumundadır. Bu her insanoğlunun temel doğal yazgısıdır. Eğer baba ile özdeşim imkânları olamaz ise, çocuk baba ile yoğun bir rekabete girecek ve sanal bir savaşın temellerini atacaktır. Baba ile özdeşim yapamadığı için baba gücünü hissedemeyecek, onun karşısında rakip bir birey olarak var olmaya çalışacaktır. Bu modeldeki baba dost bir baba değil, rakip ve düşman bir babadır. Bu rakip ve düşman baba çocuğa her an zarar verebilir. Olumlu manada özdeşim yapamadığı bu baba modeli, çocuğu kendisine rakip olmaktan çıkarabilir. Bunun da tek yolu çocuğun kastre edilmesidir. Çocuğun erkek olmasını ve baba olabilmesini simgeleyen tek fiziksel yapı pipisidir. Çocuk bunun üzerine kaygılanacaktır. Birçok toplumda ve kültürde güç ve iktidarın sembolü, dikleşmiş bir penis modelidir. Penis organ olarak önemi olmayan bir organdır, ama güç ve iktidarı temsil  eden yönüyle çok büyük bir fonksiyon icra etmektedir. Hazzı elinizde tutabilmenin yolu güç ve iktidara sahip olmanızdan geçer. Güç ve iktidar aile içerisinde babadadır. Babanın babalığını simgeleyen şey onun cinsel organıdır. Çocuğun güç ve iktidara sahip olabilmesi için kendi cinsel organını koruması kollaması ve büyütmesi gerekmektedir. Bazı toplumlarda fiziksel olarak cinsel organa aşırı bir önem verilirken, bazı toplumlarda ise güç ve iktidarın farklı görünümleri ön plana çıkmaktadır. Burada temel olay penisin varlığı ve yokluğu değil güç ve iktidara kimin sahip olduğudur. Güç ve iktidara sahip olan, hazza sahip olur. Haz ise insanoğlunun vazgeçemeyeceği temel yaşam nedenidir.

Güç ve iktidar elde edildikçe babaya kafa tutulabilecek, onunla savaşılacak hatta onu alt edebilecek bir yapı oluşturulabilecektir. Fallik dönemde babasıyla sağlıklı özdeşim yapamamış bireylerde ödipal çatışma kalıcı olur ve daha sonraki evrelerde çeşitli klinik tablolar halinde karşımıza çıkar. Babanın güç ve iktidarı yaygınlaşarak her türlü güç ve iktidar sahipleri, bireyin savaşıp geçmek zorunluluğunu hissettiği düşmanlar olurlar. Bu manada sonsuz sayıda baba türevleri karşımıza çıkar. Bitmek tükenmek bilmeyen bir çatışma zinciri içerisine girer. Eksenin bir tarafında baba ile temsil  edilen güç ve iktidar varken, diğer tarafında ulaşılmak istenen haz kaynağı vardır. Anne ile temsil edilen haz bu evreden sonra çatışma halinde kalınmış ise her türlü zevk verici nesne ve olgu anne türevi olur. Çocuk büyük bir arzu  ile hazza ulaşmaya çalışır. Ama her haz, kaynağında yasak olan anne hazzının türevi olduğu için suçlanma ve cezalandırılma duygularını içinde barındırır.

Kastrasyon terimi güç ve iktidar sahibi babanın ve onun türevlerinin çocuğun güç ve iktidarını bloke etmesine verilen isimdir. Bu kastrasyon olgusu çocuğun pipisinin baba tarafından kesilip kendisinin öldürülebileceği kaygısından başlayarak, konuşmasının yasaklandığı hep emirlere uymak zorunda bırakıldığı, taleplerinin yerine getirilmediği, isteklerinin değerlendirilmeye alınmadığı bir perspektifte de ele alınabilir. Bu da klinik tablonun nasıl şekilleneceğini belirler. Bu yapı, çözülmemiş ödipal  kompleks, ergenlik döneminden başlayarak çok çeşitli tablolarla kendini gösterebilir. Bu savaş sanal bir savaştır. Gerçek baba ölmüş olabilir, aciz ve zavallı duruma düşmüş olabilir, bunun hiçbir anlamı yoktur. Çocuk ruhunda, kilitlenip kaldığı güç ve otoritenin temsilcisi olarak algıladığı dört yaşlarında yaşadığı baba ile savaşmaktadır. Dört yaşındaki gerçek babanın yerini, yüzlerce binlerce güç ve iktidara sahip olan baba türevleri almıştır. Böyle bir birey resmi bir kuruma gittiğinde ve bir otoriteyle karşılaştığında içinde bir bunaltı ve anksiyete  (sinirlilik) hisseder. Dinamik literatürde buna kastrasyon anksiyetesi adı verilir. Bunu bir sosyal fobi tablosu olarak görmek mümkündür.

Birey herhangi bir hazza ulaştığında veya bir mutluluk elde ettiğinde yine bir sıkıntı hissedebilir. Bu da güç ve iktidara sahip olan babanın haz kaynağına el uzatmak gibi algılanır ve bunun bedeli sıkıntı hissetmektir.

Oto kastrasyon ise kişinin bu sanal savaşta bir ileri aşamaya geçerek güç ve iktidarını kendi kendine bloke etmesidir. Bu bir nevi daha büyük bir cezadan kurtulmak için verilen daha küçük bir ödün gibidir. Mesela anne yerine bilinçdışı  olarak ikame edilen bir partnerle ilişkiye girmek sanal babanın öfkesini çekeceğinden dolayı kişi bu anksiyeteyi hissetmemek için cinsel ilişkiden uzak durup ereksiyon problemi yaşayabilir. Bu bir oto kastrasyondur. Bir topluluk karşısında konuşma yapmaya hazırlanan bir birey, bir güç gösterisinde bulunacaktır. Bu sanal dünyada sanki babaya başkaldırış gibi algılanabilir. Bunun doğuracağı anksiyeteden korunmak için kişi toplantı saatini unutabilir, toplantıya giderken arabasıyla kazaya neden olabilir. Bulantı ve kusma nöbetleri geçirebilir, bunlar da oto kastrasyonun değişik tipleridir. Çok büyük bir buluşa imza atacak olan bir bilim adamı çalışmasının son evresinde sakarlıkla laboratuarını ateşe verebilir. Çok başarılı bir öğrenim hayatı geçirmiş bir genç, son yılda bir sınavda hep başarısız olur ve bir türlü diplomasını alamaz. Bunlar da oto kastrasyonun değişik versiyonları olabilir.

Kastrasyon ve oto kastrasyon terimi bizlere karışık görünebilir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç klinik örnek verme gereğini hissediyorum:

Klinik Örnek 1:
Otuz yaşlarında yüksek tahsilli, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik düzeyi yüksek bekâr bir hastamız bize müracaat ettiğinde şu şikâyetleri dile getirmişti: “Evlenme kararı veremiyorum, çeşitli partnerlerle beraber oldum biseksüel bir yapım var, dikkat ettim ki statü olarak kendimden aşağı gördüğüm hanımlarla birlikte olduğumda büyük bir keyif alıyor ve rahatlıyorum. Statü olarak bana eşit veya benden yüksek olduğuna inandığım hanımlarla beraber olduğumda hemen ardından büyük bir sıkıntı hissediyorum. Bu sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu olarak da pasif eşcinsel ilişkiye girme mecburiyeti hissediyorum. Statü olarak bana eşdeğer birisiyle birlikte olduğumda hemen ardından en kısa süre içerisinde bir başka erkek buluyor ve onunla pasif olarak ilişkiye giriyorum. O zaman rahatlıyorum.”
Bu mekanizmada kendisine eşit veya yüksek statüdeki birisiyle birlikte olma, anne ile beraber olmayı simgelemektedir. Bu da yoğun suçluluk duygularını gündeme getirmekte ve baba tarafından cezalandırılacağı (kastre edileceği) kaygılarını artırmaktadır. Babanın veya baba türevlerinin kendini cezalandırmasının önüne geçmenin tek yolu kendi kendini cezalandırmaktır. Bunun da en sağlam yolu kendi cinsel kimliğinden vazgeçme şeklinde tezahür etmektedir. Statü olarak kendinden daha düşük birisiyle birliktelik bu partneri anne türevi olmaktan çıkarmakta ve bu da herhangi bir tehlike doğurmamaktadır.

Klinik Örnek 2:
Otuz beş yaşlarındaki orta tahsilli erkek bir hasta obsesyon şikâyetiyle bize müracaat etti. Temel obsesyonu (takıntısı) makat bölgesinde bir duyu hissedip hissetmediği ile ilintili idi. Ona göre makat bölgesinde bir duyu hissetmek eşcinsel olmaya delalet edebilirdi. Hissetmemek ise normal cinsel kimliğinin erkek olduğunu ispat ederdi. Bu hastanın ödipal  çatışması sanal dünyasında makat bölgesinde bir duyu hissedip hissetmediği ile ilintili olarak geçmektedir. Kişi vücudunun herhangi bir yerine odaklandığında her bölgede kan damarlarının atmasını duyabilir. Bu hastamız da makat bölgesine odaklandığında arteriollerin/damarların vuruşunu hissetmekteydi. Bu ona göre kendisinin eşcinsel olabileceğine delalet edebilirdi. Bunun için saatlerce konsantre olarak bu damar atmasını duymamaya çalışıyordu. Bu yoğun konsantrasyon  o kadar yoğun bir enerji tüketiyordu ki bitkin düşebiliyordu. Eğer damar atma duyumunu düşüncesiyle kontrol altına alamazsa, ikinci bir savunma düzeneği devreye giriyordu. Damar atıyor ama ben bundan zevk almıyorum. Bu kez zevk almadığını ve damar atmasını hissettiğinde bir acı duyduğunu kendine ispat etmeye çalışıyordu ve bunun için saatlerce konsantrasyona giriyordu. Acı ya da sıkıntı duyduğunu gerçek olarak hissederse rahatlıyordu. Bu ödipal çatışma obsesif-kompulsif bir dinamik yapıyla bu gencin hayatını perişan etmişti. Obsesyonlar (takıntılar)sadece bununla sınırlı kalmayıp yüzlerce alana dağılabiliyordu. Her alanda mekanizma çok basitti. Otoriteye karşı bir başkaldırı isteği ve hemen ardından oto kastrasyon  sisteminin devreye girmesi. Maço bir erkek olarak toplum içinde tanınmak isterken bir erkek arkadaşıyla karşı karşıya kaldığında iki otomatik düşünce zihninden geçiyordu. Sen onun cinsel bölgesine baktın niçin baktın. Ona bakarken nefes alışverişin değişti, neden değişti? Mekanizma basitti erkekliğini ve gücünü hissettiği yerde hemen suçlayıcı bir düşünce ona eşcinsel olacağını ima ettiriyordu.

Klinik Örnek 3:
Dini inançları kuvvetli olan yirmi beş yaşındaki bir genç, dinî obsesyonlar nedeniyle bize başvurmuştu. Tanrıya ibadet ederken masturbasyon yapma şeklinde imajinasyonları geliyordu. Kur’an okurken Kur’ana yanlış manalar yüklemek gibi düşünceleri aklına geliyordu. Burada hem mutlak güç ve iktidara karşı boyun eğme sürdürülürken, hemen ardından bir başkaldırı simgeleniyordu. Bu yüzlerce dinî obsesyon motifi içerisinde çok net görülüyordu. Bir tarafta mutlak güç ve iktidar sahibi Tanrıya ibadet edilirken ibadet kavramı içerisinde hep isyan ve başkaldırı gündeme geliyordu. Kutsal şeylere (ibadethane, peygamber, kutsal kitaplar) tecavüze kalkışıldığında hemen ardından, Tanrının, çevredeki insanların, babasının, öğretmenlerinin, doktorun makat bölgesine tecavüz ettiği, hastanın bunu içine aldığı, bunu daha da ileri götürerek oturduğu sandalyenin, mahallenin ve hatta şehrin makatına girdiği şeklindeki bir obsesyonla kendini dengeye getiriyordu ki bu bir oto kastrasyon  şeklidir.
Bu da ödipal çatışmanın farklı bir görüngüsü olarak değerlendirilebilir.

2. Kız Çocuk İçin Fallik Dönem
Anne ile ikili ilişki içerisindeyken babanın da devreye girmesiyle beraber üçlü ilişkinin ortaya çıktığı bir dönemde kız çocuğunun pozisyonu nedir? Zihinsel yapısının gelişimine uygun olarak cinsel kimliğin ayırdına varıp kendisinin, annenin cinsiyetinden olduğunu fark eden kız çocuğu pozisyonunu nasıl değerlendirecektir. Klasik Dinamik yapı içerisinde kız çocuğu için bu dönem elektra kompleksi olarak isimlendirilir. Elektra kompleksi teorisi ana hatlarıyla kız çocuğunun güç ve otoriteyi temsil  eden babanın penisine karşı özlem duyduğu, bir penis sahibi olmayı arzuladığı, penis sahibi olanlara karşı kıskançlık hatta haset ve düşmanlık beslediğini iddia eder. Penis sahibi olamayacağını bilen ve fark eden kız çocuğunun daha sonraki evrelerde, bilinçdışı  bir şekilde babadan bir bebek sahibi olarak göreceli bir penise kavuşmak gibi bir özleminin olduğu ifade edilmektedir. Tüm bu bilgiler ve elektra kompleksi klasik psikanalitik kuramın en zayıf noktalarından biridir. Kuram burada tam olarak işlememekte, bazı zorlamalara başvurmaktadır. Bize burada ışık tutacak olan şey klinikte kız çocuklarının yaşadıkları ve hissettikleri olmalıdır. Tabloya dinamik açıdan bakacak olursak kendi cinsel kimliğinin farkına varmış kadın olma rolünü benimsemiş bir kız çocuğu sosyal bir rol olarak gelin veya eş olma rolünü oynayacaktır. Buna da en yakın aday babadır. Babaya ulaşması evrensel ensest  yasağı nedeniyle, kurallarca engellenmektedir. Diğer taraftan babaya ulaşmayı engelleyen bir annenin varlığı söz konusudur. Anne-babaya sahip çıkmaktadır. Anne, babanın eşidir. Dolayısıyla anne bu üçlü ilişkiden dışlanmalı ve babayla mutlu partner ilişkisi oluşturulmalıdır.
Burada kız çocuğunun yazgısı erkek çocuğunkinden daha acımasız ve kötüdür. Çünkü anne ilk sevgi objesidir. Hazzın ilk prototipidir. Oral ve anal evreleri onunla birlikte aşmıştır. Regrese olduğunda (gerilediğinde) dönebileceği kaynak annedir. Ama Fallik dönemde ortadan kaldırılması ve yok edilmesi gereken tek engel de yine annedir. Kız çocuk tam bir ambivalans içindedir. Babaya ulaşmayı çok arzulamaktadır. Bunun tek yolu anneyi yok etmekten geçer. Anneyi yok etmeyi başardığında kendi temellerini yok etmiş olur. Bu da dayanılmaz bir anksiyete  yaratır. Burada da çocuk erkek çocuğun yaptığı gibi anne ile özdeşim yapıp babadan vazgeçme yolunu tercih etmeli ve alternatif sağlıklı türevlere yönelmelidir. Bu durum da sağlıklı bir anne modeliyle mümkün olabilecek bir geçiştir.
Teorik olarak dinamik yapının ödipal ve elektra kompleksi çok çeşitli şekillerde eleştirilmiştir. Toplumun kültürel yapılarına göre, ataerkil ve anaerkil oluşumlarına göre bu değer yargılarının oluşacağı, güç ve otoritenin bu yapılara göre şekilleneceği veya bölüşüleceği iddia edilmektedir. Antropolojik olarak da bazı toplumlarda farklı aile modellerinin oluştuğu dolayısıyla dinamik gelişimlerinin de farklı olduğu iddia edilmektedir. Olayı sadece penis ve cinselliğe indirgemenin doğru olmadığı iddia edilmektedir.

Muhtemelen insanın doğasında, fıtratına uygun olan hem güç ve iktidarı elinde bulundurmak hem de haz kaynaklarına sahip olmak temel dürtüsü vardır. Medeniyetin gelişim çizgisine baktığımızda ailenin şekillenmesinde genelde güç ve iktidarın erkek egemen bir yapıyı temsil  ettiği görülmektedir. Kız çocuk bu güç ve iktidarı istemektedir. Ama bu fiziksel olarak mümkün değildir. Kaybettiği bu gücü, o güce sahip olan erkeği kontrol ederek elde etmesi mümkün olabilmektedir. Mücadelesi muhtemelen bu yöndedir. Kız çocuğu penisinin olmadığını fark ettiğinde bir eksiklik, bir kusur hisseder. Bızırını, penis gibi kullanmaya çalışır. Bu dönem itibariyle kız çocuğunda aşağılanma ve eksiklik duygusu kimliğine oturur.

Kız çocuğu için bir kastrasyondan bahsetmek mümkün müdür? Bazıları kız çocuğunun penisinin olmadığını fark ettiğinde, bunun kendisinden alındığına, koparıldığına ve yok edildiğine inanması şeklinde bir takım kastrasyon  iddiaları ileri sürmektedir. Bu gerçekçi bulunmamakta ve zorlama bir açıklama gibi görünmektedir. Bilinen klinik bir gerçek kız çocuğunun annesiyle rekabet ederek babaya sahip olmayı istemesidir. Anne ile açık ve gizli ciddi bir mücadelesi vardır ve anne saf dışı bırakılmalıdır. Anneye karşı hissetmiş olduğu düşmanlık duyguları suçluluk duyguları olarak geri dönecektir. Daha sonraki evrelerde annenin üzerine aşırı hassasiyet, annenin sağlığı konusunda aşırı telaşlanma, bu suçluluk duygusunun reaksiyon-formasyon olarak ortaya çıkmasıdır. Klinikte gözlemlediğimiz annenin ölüm  tehlikesi atlatması veya ölmesiyle birlikte ergen hanımlarda yoğun panik atakların çıkması, hipokondriyak şikâyetlerin aktive olması bu suçluluk duygusunun bir bedeli gibi görünmektedir.

Klinik Örnek 1:
Elektra kompleksi klinikte özellikle ergenlik dönemde çok farklı görüngüler olarak karşımıza çıkabilmektedir. 14 yaşında muhafazakâr bir ailenin bir çocuğu olarak annesi tarafından bize getirilen kızımızın şikâyeti babasıyla ilintili idi. İki yıl öncesine kadar babası ile arasından su sızmayan, çok yakın sevgi ve ilgi gösterilerinin yaşandığı bir aile ortamı var idi. Son iki yıldır kızımız yavaş yavaş kendi kabuğuna çekilerek babasıyla iletişimini en aza indirgedi. Artık babasına sarılmıyor, dokunmuyor, babası ile aynı mekânda bulunmaktan rahatsızlık duyuyordu. Hastamızı incelediğimizde babasının kendisine sarılmasının cinsel içerikli olduğunu, onu öpmesinin dokunmasının hep cinsel tatmin taşıdığını, hatta ona bir takım kıyafetler ve elbiseler alarak onu ayartmaya çalıştığını, kendisini yoldan çıkarmaya çalıştığını ve babasının çok ahlâksız birisi olduğunu iddia ediyordu. Babasıyla görüşmemek için odasından çıkmıyor ve sadece annesiyle görüşüyordu. Babadan aşırı bir uzaklaşma ve anneye aşırı yaklaşma söz konusuydu. Anneyi babadan ayırma ve babanın kötülüğü konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Baba çok sevdiği kızının kendinden uzaklaşmasına anlam veremiyor, onun gönlünü yapmak için daha çok yakınlaşmaya ve daha çok hediye almaya çalışıyordu. Bu da çocuğun panik hissini daha da kuvvetlendiriyordu. Baba yaklaşmaya çalıştıkça, kızımızın korkusu ve tedirginliği artıyor, korunma refleksleri daha yoğunlaşıyordu.

Aile yapısı incelendiğinde babanın kızını aşırı seven koruyan ve kollayan bir baba olduğu, kızının da babasına karşı aşırı sevgi dolu olduğu anlaşılmış olup ergenlikle beraber bu sevginin içine cinsel dürtülerin girmesi kızımızda panik hissi doğurmuştur. Bundan kurtulmak için de babaya yönelik bilinç dışındaki cinsel dürtülerini kontrol altına alabilmek için suçlamayı babaya yansıtıp babanın bunları istediği olayın etkisinden kurtulmak için de reaksiyon-formasyon tavırla babadan nefret hisleri geliştirdiği gözlemlenmiştir. Bu dürtüler ancak bu şekilde kontrol altına alınabilmektedir. Bu vaka da göstermiştir ki kız çocuğu ile baba arasındaki yakınlaşmanın derecesi fazla olduğunda ve ensestin sınırları net çizilmediğinde, ergenlik döneminde dürtüler aktive olup kontrol dışına çıkma tehlikesi yaratabilmektedir. Babaların kızlarıyla ilişkilerinde bir dengeyi korumaları gerekmektedir.

Klinik Örnek 2:
Bir başka klinik örneğimiz ise ergenlik dönemine kadar babasıyla çok iyi ilişkisi olan üç kız kardeşten en küçüğü ergenlikle beraber babasından nefret etmeye başlamıştır.

Annesinin babasından daha çok çalıştığını iddia ederek babasını tembellikle suçlayan kızımız, annesi gelene kadar babasını eve almamaktadır. Baba kızının bu tepkisel davranışı karşısında çaresiz kalmış eve zorla girmektense eşi eve gelene kadar vaktini kahvehanelerde geçirme yoluna gitmektedir. İlginçtir ki evli olan kardeşlerden birisi eve geldiğinde babanın eve girişi sorun olmamaktadır. Burada da mekanizma, annenin geç saatte eve dönmesi nedeniyle ve ablaların ev dışında bulunmaları nedeniyle baba ile aynı mekânda yalnız kalma durumuyla karşı karşıya kalma şeklindedir. Baba ile yalnız kaldığında bilinçdışı  cinsel dürtüler aktive olmakta ve kendini kontrol edemeyeceği kaygısı ortaya çıkmaktadır. Bunun için de babayı kendisinden uzak tutacak bir mantıklı formül bulmaya çalışmıştır. Babanın anne kadar çalışmadığı iddia edilmekte ve en azından anne eve gelene kadar dışarıda para kazanması gerektiği iddia edilerek baba eve alınmamaktadır. Bu şekilde baba ile yalnız bir arada kalma tehlikesi bertaraf edilmiştir. Çünkü bu durumda dürtülerini kontrol edebildiğini ispat edebilecek şahitler mevcuttur.

Erkeklerde kastrasyon ve oto kastrasyon anlamlı görülmektedir. Var olan bir penis, güç ve iktidarın simgesel temsilcisidir. Güç ve iktidarı göstermek, babaya baş kaldırışı simgelemektedir. Bu da baba veya baba türevleri tarafından her an cezalandırılabilir. Bu cezalandırılma korkusu kastrasyon anksiyetesi olarak hissedilir. Bu büyük cezadan kurtulmak için erkek çocuk kendi kendini kontrollü bir kastrasyona tabi tutarak az bedel ödeyip kastrasyonun yoğun anksiyetesinden daha az zararla kurtulmuş olacağını düşünür.
Kız çocukta ise kastre edilecek ne bir cinsel organ vardır ne de kız, o güç ve iktidarın temsilcisidir. Ancak güç ve iktidarın sahibi olan babaya sahip olmak, hem güce hem de karşı cinse sahip olmaktır. Ayrıca bu sahip olma rakip anneyi dışlamak anlamına gelir. Burada temel evrensel yasak ensest  yasağıdır. Güç ve iktidara ulaşmak insanoğlunun en temel haz kaynaklarından birisidir. Bu nesneyi de kimseyle paylaşmak istemez. Dolayısıyla kız çocuğu babaya yönelik çok yoğun libidinal  yatırım içerisindedir. Baba tarafından reddedilirse libidinal yatırım yerine saldırganlık yatırımı ön plana geçer. Babaları tarafından sevilmeyen, itilen, aşağılanan kız çocukları babalarının şahsında tüm erkeklere karşı öfke ve nefret doludurlar, karşımıza her an bir erkek düşmanı olarak çıkabilirler.
Babaya çok yakın olan, libidinal yatırımını babaya yapmış kız çocuklarında ergenlikle beraber işin içine cinsel dürtüler de girmeye başlar. Babayı cinsel bir partner gibi algılayan kız çocuğu süperegonun baskısıyla yoğun bir suçluluk duygusu içine girer ve bu arzu  ve istekten kurtulmanın yollarını arar. Karşımıza birçok klinik tabloyla gelebilir. Partner seçiminde bilinçdışı süreçlerle baba türevi bir partnere yönelen bir kız çocuğu, evliliğinin çok mutlu ve huzurlu olduğunu eşini çok sevdiğini beyan ederken evliliğinden bugüne cinsel ilişkilerinin hiç olmadığından bahsedebilir. Sebep olarak da birçok şey ifade edilebilmektedir. Vajinismus, cinsel isteksizlik, arzu duymamak, tahrik olamamak, vd. Bunların her birinin klinik gelişim öyküleri farklıdır. Eşlerine bir baba gibi sarılırken cinsellik boyutunda olayı bloke etmektedirler. Karşı tarafın da bir ödipal  çatışması var ise yıllarca bu ilişki sorun yaratmadan patolojik bir şekilde devam edebilmektedir.

Klinik olarak annesine karşı düşmanlık hisleriyle dolu ve bunu bilinçdışına bastırmış olan hastalarımızda bir reaksiyon-formasyon tavrı gözlemlemek mümkündür. Evlenmemiş ve hayatını annelerine adamış, onların hastalanabilecekleri konusunda aşırı hassasiyetleri olan birçok hanım bilinçdışı  öfkelerini ve suçluluk duygularını bu şekilde tamir etmeye çalışmaktadırlar. Ergenlik döneminde anneleri ölen ve babalarıyla beraber yaşamı devam ettiren bir kısım hastalarımızda yoğun panik atakların oluştuğu ve bir takım ölümcül hastalıklara ilişkin hipokondriyak şikâyetlerin geliştiği gözlemlenmiştir. Yapılan incelemelerde bu hastalarımızın annelerinin ölümlerinden bilinçdışı olarak kendilerini sorumlu tuttuğu ve bunun bedeli olarak da kendilerini mükerrer defa sanal olarak öldürdükleri kanaatine varılmıştır. Yalnız kalma korkuları yaşayan birçok hanımın klinik incelemesinde enseste yönelik cinsel dürtülerini kontrol edememe kaygısının hakim olduğu ve bunun için mutlaka yanlarında bu anksiyeteyi yatıştırıcı birisinin bulunmasını arzu  ettikleri gözlemlenmiştir.

B- Psiko-toplumsal Açıdan Fallik Evre
Freud hazzın gelişim evrelerini betimlerken Erickson bu evrelerde çocuğun toplumsal gelişiminin nabzını tutmaya çalışmıştır. Üç yaşına gelmiş olan çocuk bir taraftan süperegosunu oluştururken diğer taraftan dışarıdaki nesnelere karşı ilgi ve alakası daha da yoğunlaşmıştır. Kendi vücudunu tanımış, anneyi babayı tanımış, evini ve çevreyi tanımaya başlamıştır. Fakat soru, soru içindedir. Cevaplanması gereken binlerce yeni soru gündeme gelmektedir. Her şey somut perspektifte değerlendirilirken ayıp ve günah gibi bir takım soyut kavramlar kendini göstermektedir. Bu dönemde çocukta çevreye karşı yoğun bir ilgi başlamaktadır. Bu ilgi, büyük bir tecessüsle sorular oluşturmakta ve bunlara cevap aramaktadır. Bu soruların muhatabı genellikle anne-babalardır. Bitmek tükenmek bilmeyen bu sorulara anne ve baba sakin bir şekilde mantıklı, makul ve basit cevaplar verdiğinde çocuklarının ruhu sükûnete kavuşmakta ve yeni sorulara doğru kanatlanmaktadır. Sorularda bu şekilde cevap bulan çocuklarda müteşebbislik ruhu bloke edilmeden gelişmektedir. Bir nevi, müteşebbislik ruhu oluşması için kimlik formatı yapılandırılmaktadır. Bu format ana eksenleri itibarıyla korkusuz bir şekilde soru sorabilen, bilmediği konuları rahatlıkla araştırabilen ve yeni konulara yönelmeye cesaret sahibi olan bir birey olmaktadır.

Bunun aksi olan durumlarda ise ebeveynin, çocuğun sorularını ciddiye almaması, onu muhatap kabul etmemesi, ciddi olmayan cevaplar vermesi ve onu terslemesi durumunda çocuğun müteşebbislik ruhu zedelenmektedir. Böyle bir çocuk daha sonraki hayatında bilmediği konularda tecessüs sahibi olmayacak, soru sormayacak ve ilgi duyduğu alanlarda bilgi sahibi olamayacaktır.
Fallik evredeki çocuk, sorular sorarken bir kısım soruların anne-babayı paniklettiğini, şaşırttığını hatta çaresiz bıraktığını fark edecektir. Bunlar genellikle ya cinsel içeriklidir ya da ölümle, Tanrıyla veya ahiretle ilgilidir. Bu tip soruları merak eden çocuk bu sorulara doyurucu basit ve sağlıklı cevaplar alamazsa yine bir şaşkınlığa düşecektir. Bu sorulara muhatap olan anne ve baba, soruya cevap vermek yerine çocuğu suçlayan, azarlayan, ayıp ve günah kavramlarını ön plana çıkaran bir yaklaşım tarzını sergilediklerinde, çocukta oluşturacakları tek duygu suçluluktur. Girişimlerinin bu şekilde suçlanarak engellendiğini gören çocuk yeni girişimlerde bulunmak için yeteri kadar bir motivasyon ve enerji bulamayacaktır. Kendini içine kapanık, küskün, aciz ve zavallı bir konumda bulacak veya duygularını ifade edebilmek için saldırganlaşan bir yapıya bürünecektir.

Bu dönemde suçluluk duygularının ağır bastığı bir yaklaşım tarzıyla eğitilen bir çocuk, hayatının daha sonraki evrelerinde okulda, işyerinde ve sosyal hayatında çekimser ürkek, korkak, birtakım yeni girişimlerde bulunduğunda da hep birileri tarafından suçlanacağı kaygısını taşıyan bir yapıda olacaktır. Böyle bir birey müteşebbisliğin, yaratıcılığın, başka limanlara yelken açmanın ve özgürlüğün sonsuz keyfini asla tadamayacaktır. Bunun yerine her yaptığı yeni girişiminde ürken, korkan, birilerinden onay alma ihtiyacı duyan ve suçluluk duygularını derinden hisseden bir birey olacaktır. Basit bir yaklaşımla iki tür bilim adamından bahsedilebilir: Mevcut statükoyu koruyan ve bilimsel araştırmalarını bu statükoyu izah etme yönünde kullanan bilim adamıyla hiçbir statü ve tabu kabul etmeden özgürce yelkenlerini bilim denizine açan müteşebbis ruhlu bir bilim adamı, iki kişilik yapısının iki farklı tezahürüdür. Birincisi suçluluk duygusuyla bilim yapmaya çalışırken, diğeri müteşebbisliğin getirdiği coşkuyla bilim yapmaktadır.

Bir başka bağlamda partneriyle cinsellik yaşarken her an bir yakalanma ve suçluluk kaygısıyla bir ilişkiyi devam ettiren bir cinsellik anlayışı ve diğer tarafta partneriyle hiçbir suçluluk duygusu ve kaygı hissetmeden özgür bir cinselliğin yaşandığı kişilik yapıları iki görünümün farklı uzantılarıdır. Bir başka şekilde; yeni bir kıyafet almaya giden iki insandan birisi kıyafet alırken niçin aldığını başkalarına izah etme ihtiyacı hissederken ve birilerinden onay alma mecburiyetine mahkûm kalırken, diğeri kendisine yakışacak en güzel modeli özgürce seçme peşindedir. Bir başka bağlamda evine gelen misafirlerin yanına çıkma konusunda çok tedirgin ve korkak olan çocuk, müteşebbislik ruhu kırılmış yaptığı eylemin doğru mu yanlış mı olduğu konusunda kaygılara sahipken; diğer taraftan evine bir misafir geldiği zaman onları güle oynaya karşılayabilen ve onlara bilmediği soruları rahatlıkla sorabilen bir çocuk müteşebbislik ruhunu geliştirmiş bir çocuktur. Okul hayatında, “bu sorunun cevabını kim biliyor” sorusuna karşın soruların cevabını bildiği halde parmak kaldıramayan öğrenciyle, yarım yamalak bildiği bir konuya rahatlıkla parmak kaldırıp konuşmaya çalışan bir öğrenci, bir yapının iki farklı görünümüdür.

Tüm bunların ötesinde erkek çocuğun kendini erkek çocuk gibi hissetmesi ve bundan bir suçluluk duymaması, kız çocuğun da kendini kız çocuk olarak hissederek bundan bir suçluluk duymaması sağlıklı bir gelişimin göstergesidir. Cinsel kimlik utanılacak ve saklanılacak bir şey olmayıp varlığımızı devam ettirecek gurur duyacağımız bir özelliğimizdir.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi