Archive for the ‘Genel Sağlık’ Category

Vajinismus ve Vajinismus Tedavisi

Perşembe, Haziran 4th, 2009

http://www.drkamilecan.com olarak 1.5 yaşına girmiş bulunmaktayız. Kişisel işlerim ve de işimden dolayı site ile ilgilenmek konusunda sıkıntılar yaşadım. Bir internet sitesinden önce kişilerin sağlık sorunları daha önem arzetmekte.

Şuan vajinismus sorunları ve vajinismus tedavisi için güncel gelişmeleri takip etmeye ve sorun yaşayan kişilere yardım etmeye devam ediyorum.

Eğer sizin de bir sorununuz var ise 05052318513 nolu numaradan bana her an ulaşabilirsiniz.

Dr. Kamile Can

Ağrı kesicilerin ülsere neden oluyor.

Salı, Mart 24th, 2009
Ağrı kesici kullananlar DİKKAT !
Doktor kontrolünde olmadan bilinçsizce kullanılan ağrı kesicilerin ülsere neden oluyor.

Selçuk Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Demir, doktor kontrolünde olmadan bilinçsizce kullanılan ağrı kesicilerin ülsere neden olduğunu söyledi. Demir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, mide içinde çeşitli nedenlerle oluşan yaraların ülser olarak adlandırıldığını, ülser görülme sıklığının toplumda yaşayanların yüzde 2’sini oluşturduğunu belirtti.

Ülserin, yol açtığı ağrılarla yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir hastalık olduğunu anlatan Prof. Dr. Demir, ülserin mide bölgesinde ağrı, yanma ve ekşime gibi şikayetlerle ortaya çıktığını ifade etti.

Ülserin sistemik hastalığı olanlar ve yaşlılarda daha sık görüldüğünü dile getiren Demir, bu hastalığın teşhis edilmesinin en kesin yolunun endoskopi olduğunu vurguladı.

Bu hastalığa neden olan en büyük etmenin bilinçsiz kullanılan ağrı kesiciler olduğunu ifade eden Demir, şuları kaydetti:

”Doktor kontrolünde olmadan bilinçsizce kullanılan ağrı kesiciler ülsere neden oluyor. Ülkemizde ağrı kesicilerin bilinçsiz kullanımı maalesef çok yaygın. Eczaneden satın alınan ağrı kesiciler, çoğu zaman, sıkça görülen baş ağrıları için kullanılıyor. Romatizmal hastalıklar için kullanılan ağrı kesicilerde de aynı sorun yaşanıyor. Doktorun bir kez yazdığı ağrı kesici, doktora danışılmadan sürekli kullanılmaya devam ediliyor. Bu şekilde kullanılan ağrı kesiciler de ülsere yol açıyor. Bu nedenle ülser olmamak için aspirini bile doktor kontrolünde kullanmalısınız.”

Demir, kişinin ülserden kendisini uzak tutabilmesi için özellikle ağrı kesicilerin reçeteye yazılan miktarlarda ve önerilen süreler içinde kullanılmasının bir zorunluluk olduğunu dile getirdi.

-ALKOL VE SİGARADAN UZAK DURMAK GEREKİYOR-

Ülserin uygulanacak tedaviyle iyileştiğini ancak bilinçsiz ağrı kesici kullanılmaya devam edilmesi ve bazı yasaklara uyulmaması durumunda yeniden nüksedebildiğini anlatan Demir, ülserli ya da ülser tedavisi görmüş kişinin sigara ve alkolden kesinlikle uzak durması gerektiğine dikkati çekti.

Zamanında tedavi edilmeyen ülserin mide kanamasına neden olabildiğine işaret eden Demir, ”Mide kanamasının en önemli nedeni ülserdir. Hayati tehlike oluşturabilen mide kanamalarıyla karşılaşmamak için ülserin önemsenmesi, tedavisinin zamanında yapılması gerekir” diye konuştu.

Demir, gastritin ise ülsere benzeyen bir hastalık olduğunu, ancak ülserden farklı olarak midede iltihap bulunması durumunda ortaya çıktığını anlattı.

Gastrite de çoğunlukla yanlış kullanılan ağrı kesicilerin neden olduğunu vurgulan Demir, gastritin film çekilerek ya da endoskopi yapılarak teşhis edilebildiğini, tedavisinin ise ülserle benzerlik taşıdığını sözlerine ekledi.

Sigara zengin fakir ayırmıyor

Salı, Mart 24th, 2009

Sakın ‘Zenginim nasıl olsa tedavi olurum’ diye düşünmeyin…

Sigaranın, maddi durumu ne olursa olsun, bütün insanlar için ölüme yol açan bir etken olduğu bildirildi.

Bilim adamları İskoçya’nın 2 kentinden, 1972- 1976′da seçtikleri 45-64 yaşındaki 15 bin kişiyi gelir durumları ve sosyal statülerine göre gruplara ayırdı. Katılımcılar kadın-erkek, sigara kullanan, sigarayı bırakan ve hiç sigara içmeyenler olarak da sınıflandırıldı.

28 yıl sonra ölüm oranlarını inceleyen bilim adamları, hiç sigara içmeyen, geliri iyi olan kadınların araştırma süresince hayatta kalma oranını yüzde 65, erkeklerinkini yüzde 53 olarak hesaplandı. Hiç sigara içmeyen fakirlerdeyse bu oran kadınlarda yüzde 56, erkeklerde yüzde 36 çıktı.

Sigara içen zengin kadınlarda yaşama oranı yüzde 40, fakirlerde yüzde 35 iken, zengin erkeklerde bu oran yüzde 25, fakirlerde yüzde 18 olarak belirlendi. Bu alandaki en kapsamlı araştırmaya imza atanlardan Laurence Gruer, araştırmanın, sigaranın, statüsü ne olursa olsun, kullananı öldürdüğünü gösterdiğini belirtti.

Bugün Tıp Bayramı – 14 Mart

Cumartesi, Mart 14th, 2009

“Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adlı tıp okulunun açılış tarihi olan 14 Mart 1827, ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul ediliyor.

Tıp Bayramı, ilk kez, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul’un işgal edildiği günlerde, yabancı işgal kuvvetlerine karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılında kutlandı. Günümüze kadar gelen bu 14 Mart kutlamaları, artık içinde bulunduğu haftayı da kapsayacak şekilde, “Sağlık Haftası” olarak kutlanıyor.

Tıbbın ilk insanla birlikte başladığı söylense de, genelde kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Aesculapius’dur. Kendisinden ilk kez İlyada’da Homeros bahsetmiştir: “Çağır Asklepios oğlunu, kusursuz hekimi” demektedir. Önce Zeus’un gazabıyla yıldırım çarpmasıyla öldürülen Asklepios daha sonra yine Zeus tarafından tıp tanrısı olarak ilan edilir. Tıp amblemlerinde yer eden, temeli doğu kültürüne dayanan ve tarihi M.Ö. 3000’ lere uzanan yılan figürü de, Asklepios ve O’nun asası ile bütünleşmiştir. Hatta Asklepios sözcüğünün grekçe “Askalabos” sözcüğünden geldiği söylenir ki, bu da yılan anlamına gelir. Ve Asklepios’un şifa veren gücünü yılandan aldığı, halkın da adaklarını Asklepios’a değil de bu yılana sunduğu söylenir. Öyle ya da böyle, yılanlı asası ile Asklepios tıp tarihinin önemli dönemeçlerinden birini tutan bir sembol olarak yerini almıştır.

Mitolojiden öte, yaşadığı kesin olarak bilinen ve hizmetleri sonucu tıbbın babası olarak kabul gören ise Hippocrates olmuştur. M.Ö. 460–450 yılları arasında Kos adasında doğan ve babası da doktor olan Hipokrat’ın tıbba katkıları ve getirdiği felsefe dünya tıp çevrelerince hâlâ kabul görür ve bu sebeple birçok ülkede hekimler mezun olurken “Hipokrat Andı” adı altında meslek yemini ederler.

KİŞİLER DEĞİL DE OLAYLAR YÖN VERMİŞ

Ülkemiz tarihine baktığımızda, bütün dünyanın kabul ettiği ve bu kadar eskilere dayanan tıp büyüklerimizin olmadığını görmekteyiz. Türk Doktorunun Bayramı’nda yer eden kişiler değil de olaylar olmuştur.
Osmanlı tıbbı 15. ve 16. yüzyıllara kadar İslam tıbbının etkisi altında kalmış. Bu sırada batıda 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans 15. ve 16. yüzyıllarda bütün Avrupa’ya yayılmış. Tıp alanında da birçok buluş ve ilerlemeler kaydedilmiş.

Osmanlı’da ise 17. yüzyıldan itibaren her sahada ortaya çıkan bozulmalar tıp eğitiminde de kendini göstermiş ve tıp medreseleri eskisi kadar yeni bilgilerle donatılmış hekimler yetiştiremez olmuş. Ayrıca batıda yazılan Latince, İtalyanca, Almanca tıp kitaplarını hekimler takip edememişler, dil bilen sayısının az olması, matbaanın Osmanlı’ya geç giriş ve kitap basmanın 1729’da başlamasından dolayı kitaplar tercüme edilmemiş ve yeterince basılamamış.

Az sayıda bazı Osmanlı hekimleri ve bilim adamları kendi çabaları ile dil öğrenerek bu yenilikleri takip etmişler ve bu bilgileri de katarak kendi kitaplarını yazmışlar. Ama bu bilgileri yine de hekim adaylarına yeterince iletememiş.

19. yüzyıla geldiğinde durum tıp eğitimi açısından pek iç açıcı değilmiş. Tıp medreseleri eski parlak dönemlerini kaybetmiş, hatta bazıları kapanmış. Bu arada ortalığı azınlıklardan ve Avrupa’dan gelen, yabancı hekimler sarmış. Mütabbib (tabip olmayan sahte hekim) hekimler serbest hekimlik yaparak, orduda da görev alarak birçok insanın ölümüne sebep olmuşlar. Bunların önlenmesi için birçok ferman çıkarılmışsa da engel olunamamış.

Çünkü yeterli tıp eğitimi verilmediği gibi yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyormuş. İtalyanca ve Fransızca bilen az sayıda hekim gelişmeleri takip ederek çevresinde yararlı olmaya çalışmışlar. Bunlardan Şanizade Mehmet Ataullah (1771–1826), Mustafa Behçet Efendi (1774–1834) gibi büyük hekimler bu durumdan çok rahatsız olmuşlar ve yeni tıbbın tıp eğitimine girmesini savunmuşlar.

III. Selim zamanında yeni tıp eğitimi veren, bir Tıphane açılması düşünülmüş. Teşrih (anatomi) yasağından dolayı ulemadan çekinen III. Selim buna cesaret edememiş, Rumlara tıp fakültesi kurmaları için izin vermiş.

(1805). O dönemin hekimbaşısı 21 yaşında ilk hekimbaşılığını yapan Mustafa Behçet Efendi’ymiş. Bu dönemde de yeni tıp eğitimi veren bir Tıphane kurulması için çaba sarf etmiş, ama amacına ulaşamamış. Nitekim Mustafa Behçet Efendi, II. Mahmut zamanındaki hekimbaşılığı sırasında (53 yaşında) tıp eğitiminin düzeltilmesi için yeniden büyük bir çaba içine girmiş ve 1827 yılında bu amacına ulaşmış.

Sultan II. Mahmut 1826 yılında uzun zamandır uğraştığı bir meseleyi halletmiş. Düzeni tamamen bozulmuş olan yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurmuş (Askair-i Mansure-i Muhammediye). Bu yeni orduya bir hekim ve cerrah yetiştirilmesi gerekiyormuş. Bunu fırsat bilen hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a, arada da üç dilekçe vererek, yeni tıp okulunun kurulmasının amacını, bu okulun nasıl ve nerede kurulacağı konusunda teklifini yapmış ve Padişah da onaylamış.

14 MART 1827’DE TIP OKULU AÇILDI

Bizde tıp bayramının ne zaman kutlanacağı, ya da hangi tarihle ilişkilendirilmesi gerektiği sorusu ancak yakın tarihimizde cevap bulabilmiş. Sultan II. Mahmut’un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulmuş.

Bu şekilde, tıp tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alını ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra da serbest hekim oluyorlarmış.

Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlenmiş ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’ya taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş.

Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş.
Yüce önder Atatürk: Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!

İLK KUTLAMA 1919’DA

İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa, Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış.
1933’de “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” İstanbul Üniversitesi’ne dâhil olmuş. Peşinden de 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp Fakültesi kurulmuş. Derken bugünlere gelinmiş…

Atatürk: Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!

Gebelik kontrolleri

Pazartesi, Mart 9th, 2009

Yaklaşık 40 hafta sürecek gebelik maratonunun ilk 28 haftasında ayda bir, 36. haftaya kadar 2 haftada bir ve 36-40. haftalarda haftada bir kontrol gereklidir. Bu normal gebelikler için geçerli takip programı risk varlığında doktorunuzun uygun göreceği şekilde daha sık olabilir.

En sağlıklısı daha önce de belirtildiği gibi gebelik planlandığı veya düşünüldüğünde gebelik öncesi değerlendirme için doktora başvurmaktır.

Gebe olduğunuz öğrenir öğrenmez ve/veya şüphelendiğinizde (Bakınız Gebelikten Şüphelenirsem ne yapmalıyım?) doktorunuza başvurun çünkü, erken dönemde yapılan tetkik, muayene ve ultrason incelemesi gebeliğin sağlıklı şekilde devamında belirleyici olmaktadır.

İlk muayenede gebeliğinizin yaşı, anne ve fetusun sağlık durumları belirlenecek ve gebelik bakımı için sizinle beraber bir plan yapılacaktır. Yine ilk muayenede doktorunuz, tüm gebelik takibi boyunca yol gösterici olmak üzere bir takım kan ve idrar tahlilleri istenecektir. Daha sonraki takiplerde her ay bir kez idrar tetkiki istenecektir (gebelerde asemptomatik yani belirtisiz idrar yolu enfeksiyonu sıktır). İlk muayenede ultrason ile gebeliğin değerlendirilmesinde vajinal yol tercih edilir. Vajinal ultrason henüz pelvis dışına çıkmamış gebelik ve fetus hakkında karından yapılan abdominal ultrasona göre çok daha net görüntü alınmasını sağlar. Bu ilk ultrasonda gebelik kesesinin düzenli olup olmadığı, kese arkasında kanama olup olmadığı ve fetusun kalp hareketlerinin olup olmadığı incelenir. Fetal kalp hareketleri transvajinal ultrason ile 5,5 hafta civarında görülebilir. Gebeliğin 13. haftasına kadar ultrason incelemelerinde vajinal yol tercih edilirken bu haftadan sonra gebelik pelvis dışına çıktığından abdominal (karından yapılan) ultrason daha uygundur. Bu haftadan sonra vajinal ultrason sadece erken doğum tehdidinde rahim boynu (serviks) uzunluk ve açıklığını değerlendirmede kullanılır.

Gebelik boyunca her muayenenizde bebeğinizin kalp sesleri, bebek hareketleri ve gelişimi muayene ve ultrasonla takip edilecektir. Anne adayı da kilo alımı, ödem ve kan basıncı açısından değerlendirilecektir.

Gebeliğin 11-13. haftalarında ultrasonla yapılan özel bir muayene (ense kalınlığının ölçümü) ile bebekte zeka geriliğinin sebebi olan Down sendromu taranacaktır. Bu haftada ikili test (I. Trimester tarama testi) denen bir yöntem de anne kanında bakılan bazı maddelerle Down sendromu için risk varsa bunu ortaya koyabilmekte ve ense kalınlığı ölçümünün tanı değerini artırmaktadır.

15-18. haftalarda yapılan “üçlü tarama testi” ile Down sendromu taraması yanında nöral tüp defekti (bel kemiğinde açıklık) taraması da yapılacaktır. Bu haftada ultrason ile detaylı ilk anomali taraması yapılacaktır. Üçlü tarama testin sonucunda risk belirlenirse veya ileri anne yaşı açısından risk varsa amniyosentez ile genetik inceleme bu haftalarda yapılır. Bu testlerin ne olduğu ve ne anlama geldiği için Down Sendromu Tarama Testleri’ ne bakınız

20-24. haftalarda ultrason ile detaylı anomali taraması yinelenecektir.

Bunun dışında, 24-28. haftalarda gizli şeker tarama testi yapılacaktır. 50 gr glikoz ile yapılan bu testte glikoz içildikten 1 saat sonra kan şekeri ölçülür. Bu test üçlü test gibi bir tarama testidir. Eğer bunun sonucu anormal çıkarsa (140 mg/dl’nin üstü) tanı testi için 3 saatlik 100 gr glikoz testi yapılır. Bu testte açlık, 1., 2. ve 3. saat kan şekerleri sonuçlarına göre değerlendirme yapılır. Tam kan sayımı da bu haftada gerek görülürse tekrarlanabilir. Ayrıca, gebelik başında yapılan Toksoplazma ve Rubella testlerinde antikorlar negatif ise yani bağışıklık yoksa bu haftalarda bu testler de tekrarlanabilir. Kan uyuşmazlığı olanlarda 28. haftada İndirekt Coombs testi uygulanır. Negatif (yani etkilenmemiş) ise sonraki etkilenme riskini önlemek için koruyucu amaçlı Anti Rh İmmunglobulini (kan uyuşmazlığı koruyucu aşısı) yapılır.

32-36 hafta arasında artık 2 haftada bir, 36 haftanın üstünde haftada bir kontrollere geleceksiniz. Normal doğumun beklendiği olgularda 40 haftanın üstündeki gebeliklerde bu sıklık haftada 2 gün olabilir. Bu haftalardan sonra fetal iyilik testleri (gerekirse daha önce) yapılmaya başlanacaktır. Fetal iyilik testleri NST (Non-Stres Test), Doppler ultrasonu ve Biyofizik Profil’dir. Bu testlerin ne olduğu ve ne anlama geldiği için Fetal İyilik Testlerine bakınız.

Çalışan anneler 32. haftada isterlerse doğum öncesi iznine ayrılabilirler. İsterlerse bunun bir kısmını doğum sonrasına erteleyebilirler. (Ayrıntılı bilgi için bakınız doğum öncesi izni)

38 haftada (doğum belirtileri daha önce başlamamışsa) vajinal muayene ile bebeğin doğum kanalına girip girmediği, rahim ağzında açıklık olup olmadığı, normal doğum için bir engel olup olmadığı değerlendirilir. Doğum işaretleri ve acil durumlar hakkında anne adayı bilgilendirilir.

Unutmayın, her kadının gebeliği kendine özgüdür. Muayeneler arasındaki dönemlerde aklınıza takılan soruları, kaygıları unutmamak için bir yere not ediniz ve ilk muayenenizde doktorunuzla tartışınız.

İSTENİLEN CiNSİYETTE BEBEK SAHİBİ OLUNABİLİR Mİ?

Pazartesi, Mart 9th, 2009

Ülkemiz de dahil olmak üzere tüm dünyada insanların bu konudaki istekleri doğrultusunda yapılmış pek çok çalışmalara rağmen elimizde halen kesin sonuçlar bulunmamaktadır. Bu tür uygulamalardan en popüler olanı “Ericsson metodu” olarak bilinir ki başarı oranı %75 civarında olduğu iddia edilmektedir. ABD de yaklaşık 50 merkezde uygulanan bu methodtaki prensibe göre; kadın yumurtası her zaman için X kromozomuna sahip olduğu halde erkek spermleri X veya Y kromozomu taşıyabilirler. Yumurta eğer X kromozomlu bir spermle döllenirse cinsiyet dişi (XX), Y kromozomlu bir spermle döllenirse erkek (XY) olacaktır. Bu nedenledir ki cinsiyet belirlenmesinde kadın yumurtasının fonksiyonu yoktur. Yapı olarak farklı kromozomları taşıyan spermlerin özel filtrasyon teknikleri kullanılarak birbirlerinden ayrıştırılması sonrasında, yumurtlama döneminde direkt olarak anne adayı rahmine aşılanması esasına dayanır. Henüz bu tür işlemler ülkemizde yasal olmadığından ötürü uygulanamamaktadır.

Döllenmenin gerçekleştiği anda belli olan cinsiyet ancak 11. gebelik haftasında penis gelişimi ile görülür hale gelmesine rağmen ultrasonda ancak 14-16. gebelik haftalarından itibaren belirginleşir.

SEZARYEN Mİ NORMAL DOĞUM MU?

Pazartesi, Mart 9th, 2009

Hamile kalan her kadının ilk aklına gelen doğumun ne şekilde olması gerektiği, sezaryen’in mi yoksa normal doğumun mu daha iyi olduğu sorusudur. Bu sorunun doğru cevabı kişiden kişiye değişebileceği gibi hekimden hekime de farklılık gösterebilir. Bu yüzden bu soruyu cevaplamak çok kolay görülmemekle birlikte sorunun çözümünü bulmak için öncelikle kişilerin istekleri, gebeliğin durumu, rahim içindeki bebeğin ve plasentanın değerlendirmesi, annenin anatomik ve sağlık durumunun hangi tür doğuma elverişli olduğu ile doktorun önerileri doğrultusunda karar şekillenmelidir.

Hamileler İçin Beslenme Uyarıları

Salı, Mart 3rd, 2009

Hamilelerin gün içerisinde tükettikleri besinler ve miktarları büyük önem taşır. Tüketilmemesi gereken iki ürün ve anne adaylarının hamilelikte beslenme konusunda dikkat etmesi gerekenler:

Hamilelik kadın hayatının en özel dönemlerinden biridir. Bu dönemi nasıl geçireceğimiz de bizim elimizdedir. Psikolojimiz, hareketlerimiz ve beslenmemiz süreci en çok etkileyen unsurlardır. Beslenme konusunda tıbbın ilerlemesiyle her gün başka yeni konular hakkında bilgilenmekteyiz. Bu bilgileri hamilelik döneminde uygulayabilirsek sağlıklı bir hamilelik geçirmek tabii ki mümkündür.

GELENEKLERİN ETKİSİ

Öğrenilen bilgilerin dışında bir de geleneklerden gelen davranış örnekleri vardır. ‘İki canlısın ye’ , ‘kendin için yemiyorsan bebek için ye’ gibi söylemleri sıkça duyarız. Sadece duymakla da kalınmaz bunların etkisi altında da kalınır. Öncelikle şunu bilmeliyiz. Biz ne yersek yiyelim ya da yemeyelim bebek ihtiyacı olan tüm besinleri anneden karşılar. Bu durumda eğer annenin depoları yeterli değilse annede yetersizlikler ortaya çıkar. Demek ki bu dönemde anne bebek için değil daha çok kendisi için beslenir. Diğer taraftan böyle düşünerek hiç beslenmemekte yanlış olur. Hamile olduğumuzu öğrendiğimiz gün itibariyle ya da öncesinde beslenme anlamında da hazırlıklarımızı yapmalıyız.

ŞEKERDEN UZAK DURUN

Ana öğünler genelde atlanmıyor ancak unutulan ara öğünler olabiliyor. Ara öğünlerinde en az ana öğünler kadar önemli olduğu unutulmamalıdır. Bunun iki nedeni vardır. İlki kan şekerimizi dengelemek, ikincisi ise bir sonraki öğüne çok aç oturmamak.

Öğünlerin dışında sıvı tüketimi hamileler için önemlidir. Fazla ödemlerin olmaması için yeterli miktarda sıvı alınmalıdır . En uygun sıvı da sudur. Günlük ihtiyaç ortalama 2 litredir.

Şeker içeren hiçbir besine vücudun ihtiyacı olmadığı unutulmamalıdır. Mümkün olduğu kadar uzak durulmalıdır.

Yağlı besinler kilo alımını kolaylaştırır . Sadece bu değişiklikler bile sağlıklı hamilelikler için önemli adımlardır…

BASiT ÖNERiLERLE SAĞLIKLI OLUN

Oysa hepimizin her gün evinde ve dışarıda tükettiği yiyeceklerde yapılacak küçük düzenlemelerle de sağlıklı beslenebiliriz :n Hepimiz bir şekilde ana öğünlerimizi yiyoruz. Bazen sokakta bir simit ve ayranla, bazen ev veya iş yerimizde sulu yemeklerle, bazen de canımızın çektiği başka yiyeceklerle. Aslında hepimizin her gün uygulaması gereken beslenme şeklini hamileler biraz zorunlulukları sebebiyle uyguluyor. Bu durum sağlıklı beslenmeye geçiş için bir avantaj olarak kullanılabilir. n En önemli öğün kahvaltıdır. Diğer öğünler nasıl atlanmıyorsa kahvaltıda düzenli yapılmalıdır. Bulantılar sabah daha yoğun olduğundan bazen hiçbir şey yenmeyebiliyor.

HAZIRLIK AŞAMASI

Hamileliğimizi önceden planlıyorsanız hekiminize danışarak folik asit başlamalısınız .Bebeğin beyin gelişimi için folik asit çok önemli ve gerekli. Türk kadınlarında sıkça görülen anemi’den dolayı demir takviyeleri de gerekebilir.

Doğru beslenmek önemli çünkü bu döneme özel hastalıklar gelişebiliyor. En belirginleri gebelik hipertansiyonu ve gebelik şekeri. Bu iki önemli hastalık doğru beslenmeyle dengelenebiliyor. Tıp bilimiyle geleneklerin en sık çatıştığı konulardan biri hamilelikte alınması gereken kilolardır. Bilim der ki hamilelik dönemini 9-14 kiloyla kapatmak uygundur.

Peki fazla kilo alırsak ne olur ?

Fazla kilo almanın bebeğe faydası yoktur.

Doğum zorlaşabilir.

Alınan kiloların verilmesi güç olduğundan anne depresyona girebilir. Sağlıklı ve yeterli kilolar alındığı zaman gebelik sonrası, özellikle emzirme döneminde bu fazla kilolar hiçbir şey yapmamıza gerek kalmadan gider.

ÇAY YERİNE YEŞİL ÇAY 3 ana öğünle birlikte ara öğünler de atlanmamalı. Fazla tuz tüketmek, hamur işi yemek gereğinden fazla kilo alımına neden olur. Demir için çay yerine yeşil çay için…

Kahvaltılar tüm bireylerin hayatındaki en önemli öğündür. Geçiştirmek yerine biraz daha vakit ayırıp kahvaltıyı düzenli yapmak gerekir.

Vaktiniz varsa süt, peynir (çok yağlı olmayanlarından), mevsimine uygun söğüş sebze (yazın domates, salatalık, biber; kışın maydanoz, marul, roka gibi yeşillikler) ve ekmekten oluşan bir menü veya daha da kolayı bunlardan oluşmuş bir sandwich tüketilebilir. Sabah süt içilemiyorsa gün içerisinde telafi edilmelidir.

Çay besinlerdeki demirin emilimini engellediğinden tercih edilmemelidir. Ancak kuşburnu gibi C vitamin içeriği yüksek bitki çayı içilebilir. Diğer bitki çayları özellikle adaçayı riskli olabileceğinden tercih edilmemelidir. Bebek düşüklerine neden olabilirler.

Bebeğinizin sağlığı için bunları unutmayın…

Öğle ve akşam yemeklerine çorba gibi hafif yiyeceklerle başlamak mide sağlığı için uygundur. Sebzeler hem vitamin ve mineral deposu hem de kalorilerinin düşük olması sebebiyle rahatlıkla tüketilebilir. Kullanılan yağın çok olmamasına dikkat edilmelidir.

Et miktarı her gün kişiye göre değişmekle birlikte ortalama 150 gr. et yeterlidir. Tavuk, balık veya kırmızı et olarak dönüşümlü tüketilmelidir.

Kırmızı et iyi bir demir ve vitamin B 12 kaynağıdır. Kansızlığı önlemeye yardımcıdır. Bu nedenle hamile annelerin düzenli alması gerekir. Etin tam pişmesi mikrop ölmesi bakımından önemlidir. Alevde pişen etler de kanser riski taşıyabilir. Bu nedenle iyi pişmiş etler tercih edilmelidir.

Tavuk etinin kalorisi ve kolesterol değeri kırmızı ete göre daha düşüktür. Bu nedenle haftada 2-3 kez tüketilebilir. Yağlı derinin kalorisi yüksek olduğundan mümkün olduğu kadar uzak durulmalıdır.

Balık mevsiminde tüketildiğinde zengin içeriği nedeniyle hamile anne ve bebeği için besleyicidir. Selenyum, fosfor, omega-3 ve omega-6 bakımından zengindir. Bebeğin beyin gelişimini destekler. Beslenme ile beyin gelişimi çok içiçedir. Bu nedenle daha sağlıklı olması için fırın, ızgara ve buğulama yöntemleri tercih edilmelidir.

Yağlı hamur işleri, kekler, tatlılar mümkün olduğu kadar beslenmede yer almamalıdır. Gereğinden fazla kalori ve yağ alımına neden olurlar. Kilo alımını kolaylaştırırlar.

Tuz mümkün olduğu kadar sınırlandırılmalıdır. Günde maksimum 2 gr. tuz alınmalıdır. Tansiyon problemi yaşamayan hamileler bile sınırlı kullanmalıdır. Ödemlerin artmasına neden olurlar. Gebelik dönemi içersinde hipertansiyon riskini arttırırlar.

Şekere vücudun hiç ihtiyacı yoktur. Sadece çok sevdiğimiz için tüketiriz ancak vücutta insülinin gereğinden fazla salgılanmasına neden olurlar. Diabet (şeker hastalığı) riskini arttırırlar.

Midede hassasiyet olabileceği için baharatlar seçilerek tüketilmelidir. Acı baharatlar yenmemelidir.

Kafeinli içecekler uyarıcıdır. Bebeğe geçebilir. Bu nedenle çay, kahve, kolalı içecekler gibi kafeini yüksek içecekler tüketilmemelidir.

KIZARTMA YEMEK VİTAMİNİ AZALTIYOR

Hamile annenin vitamin mineral ihtiyacı yüksektir. Bu nedenle hazırlanan yiyeceklerde vitamini kaybetmemek için doğru pişirme şekilleri kullanılmalıdır. Kızartma, yüksek ısıda pişirme, kavurma gibi yöntemler kanser riskini arttırdığı gibi besinlerin bütün vitaminlerini kaybetmesine neden olur. Aslında hepimizin her zaman uygulaması gerekenleri hamile anneler doğacak bebekleri için yapmalıdırlar…

Ambalajlı gıda satın almayın

Hazır gıdalara çok dikkat edilmelidir. Ambalajlı gıdalardan mümkün olduğu kadar uzak durulmalıdır. Katkı maddesinin ne olduğu bilinmeyen gıdalar tüketilmemelidir. Tatlandırıcılar hamile anne için riskli olabilir. Riskli olduğu için alınmamalıdır.

Anneler anne sütünden bihaber

Salı, Mart 3rd, 2009

Yeni doğum yapmış annelerin önemli bölümünün anne sütü ile beslenme konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığı belirlendi. Yapılan araştırmalara göre bebeklerin doğumdan hemen sonra emzirilmesi gerekiyor, fakat anneler bu durumdan bihaber.

Yeni doğum yapmış annelerin, bebeğin beslenmesinde hayati rol oynayan anne sütü konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığı bildirildiği. OMÜ Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cihat Dündar, Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Pediatri ve Yenidoğan Poliklinikleri’ne başvuran 0-24 aylık çocukların anne sütü ile beslenmeleri konusunu saptamak amacıyla bir araştırma yaptıklarını söyledi. Araştırmanın, annenin sosyo-demografik özellikleri, çocuğun emzirilme durumu ve ek besin alması gibi konuları kapsadığını belirten Dündar, 251 anne üzerinde yapılan araştırmanın ilginç sonuçlar ortaya koyduğunu kaydetti.

Araştırmaya alınan annelerin bebeklerinden 112’sinin kız, 139′unun erkek, 139 bebeğin 0-6 aylık, 112 bebeğin ise 7-24 ay arasında olduğunu, annelerin ise, 24-29 yaş grubunda ve 122’sinin ilkokul mezunu olduğunu belirten Dündar, şu bilgileri verdi:

”Araştırmada yeni doğum yapmış annelerin önemli bölümünün anne sütü ile beslenme konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıkları anlaşıldı. Bu annelerin 91′inin gebeliği sırasında ve doğum sonrası dönemde emzirme ile ilgili bilgi almadığı belirlendi. Bilgi alan annelerin ise edindikleri bilgileri, ebe-hemşire, hekim, akraba, arkadaş ve medya gibi çeşitli kaynaklardan öğrendikleri anlaşıldı.”

Dündar, söz konusu annelerin bebeklerinin 172’sinin doğumdan sonraki ilk bir saat içinde, 62’sinin bir saatten sonra emzirildiğinin anlaşıldığını, 17 bebeğin ise doğum sonrası hiç emzirilmediğini belirlediklerini ifade etti. Dündar, yapılan araştırmaya göre, anne sütü ile beslenme durumunun, Dünya Sağlık Örgütü önerilerinin ve Türkiye verilerinin oldukça gerisinde olduğunu gösterir nitelikte olduğunu da kaydetti.

Anne sütünün önemi

Yeni doğan bebekler için anne sütünün büyük önem taşıdığını belirten Dündar, bu konuda anne adaylarının mutlaka bilgili olması gerektiğini vurguladı. Anne sütünün çeşitli yararlarının bilinmesinin bebeklerin beslenmesi açısından önemine işaret edene Dündar, şunları kaydetti:

” Anne sütü bir kere enfeksiyonlara karşı koruyucu özellik taşımaktadır. Ayrıca bebeğin fizyolojik ve psikososyal gereksinimlerini ilk 4-6 ay tek başına karşılaması ve ekonomik olması gibi özellikleri nedeni ile de bebekler için en uygun besindir. İlk 4-6 ay bebeğe anne sütüne ek olarak su dahi verilmemesi, ek gıdaların ise 4-6 aydan sonra anne sütüyle birlikte bebek bir yaşına gelinceye kadar verilmesi önerilmektedir.”

Gelir düzeyi düşük, çevre sağlığı koşulları iyi olmayan toplumlarda anne sütünün başta ishal olmak üzere bulaşıcı hastalıklardan koruyucu etkisi olduğunu belirten Dündar, yeterli hayvansal kaynaklı protein sağlanamadığı durumlarda da bebeklerin bir yıldan daha uzun süre emzirilmesini önerdiklerini vurguladı.

Dündar, anne adaylarının bebek sahibi olmadan önce veya doğduktan sonra, anne sütü ve emzirme ile ilgili yeterli bilgi edinmelerinin sağlanmasını da istedi.

”Kalbinizi seviyorsanız fast-food yemeyin”

Salı, Mart 3rd, 2009

1. Kafkas Tıp Günleri Sempozyumu’nda konuşan İstanbul Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, sağlıklı beslenme alışkanlığı topluma kazandırıldığında önemli bir aşama kaydedileceğini söyledi.

İstanbul Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından Prof. Dr. Necdet Leloğlu Konferans Salonu’nda düzenlenen 1. Kafkas Tıp Günleri Sempozyumu’nda yaptığı konuşmada, Türkiye’de fast-food tüketiminin son 20 yılda ciddi şekilde artırdığını belirterek, ”fast-food tüketimi obeziteyi getirmektedir. Obezite de metabolik sendromla sonuçlanmaktadır” dedi.

”Kalbinizi seviyorsanız fast-food yemeyin” uyarısında bulunan Prof. Dr. Sönmez, şunları söyledi:

”Bana hiç ‘Doktor ben ne yemeyeyim’ diye soran yok. Topluma ‘doktor ben ne yemeyelim’i öğrettiğimiz gün çok yol almış olacağız. Olay sadece yememe sorunu değil. Hem yemeyeceksiniz, hem yürüyeceksiniz hem sağlıklı besleneceksiniz. Ayrıca fast-food tüketimi obeziteyi getirmektedir. Obezite metabolik sendromla sonuçlanmaktadır. Fast-food tüketimi son 20 yılda ülkemizdeki metabolik sendromu ciddi şekilde arttırmıştır. Daha çok televizyon seyretme, internet, sınırsız video oyunları obeziteyi arttırmaktadır. Fast-food üretimi yapan firmaların çocuklara yönelik reklamları yasaklanmalıdır.”

Obezite en önemli sağlık sorunu haline gelecek”

Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu öğretim üyesi Prof. Dr. Sebahat Gözüm, 2010 yılına kadar Avrupa bölgesinde 150 milyon kişinin obezite ile karşı karşıya kalacağının tahmin edildiğini belirterek, ”Obezitenin 20 yıl içinde dünyadaki en önemli sağlık sorunu olması beklenmektedir” dedi.

Prof. Dr. Gözüm, Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından, Prof. Dr. Necdet Leloğlu Konferans Salonu’nda düzenlenen, 1. Kafkas Tıp Günleri Sempozyumu’nda ”Halk Sağlığı Boyutuyla Obeziteye Yaklaşım” konulu oturumda yaptığı konuşmada, obezitenin tehlikelerine dikkati çekti.

Obezitenin yaşam beklentisini kadınlarda ortalama 9, erkeklerde ise 12 yıl kısalttığı yönünde bilgi veren Prof. Dr. Gözüm, şunları söyledi:

”Obezite, 2010′da önlenebilir ölüm nedenleri arasında, sigara içiciliğini geçerek birinci neden olması beklenmektedir. Türkiye’de, Erişkinlerde Kalp Hastalığı ve Risk Faktörleri çalışmasında, 30 yaşını aşkın Türk erkeklerinin dörtte birinde, kadınların ise yüzde 44.2’sinde, yani yarıya yakınında obezite tespit edilmiştir. Obezite özellikle kadınlarda yaşla birlikte artıyor. Türkiye Obezite Araştırma Derneği tarafından, 2000-2005 yılları arasında, İstanbul, Konya, Denizli, Gaziantep, Kastamonu ve Kırklareli’nde 20 yaş üstü 13 bin 878 bireyde yapılan Türkiye Obezite Profili çalışmasında ise vücut ağırlığı üzerinde olanların oranı, kadınlarda yüzde 34.5, erkeklerde yüzde 21.8 bulunmuştur.”

Ülkemizde çocukluk obezitesinin görülme sıklığının son 20 yılda yüzde 6-7′den yüzde 15-16′ya çıktığının bildirildiğini işaret eden Prof. Dr. Sebahat Gözüm, şöyle devam etti:
”Obezite, vücut sistemleri ve psikososyal durum üzerinde yarattığı olumsuz etkilerden dolayı pek çok sağlık problemine neden olmaktadır. Obezite, giderek hem sağlık hem de sosyoekonomik olarak ciddi tehdit oluşturacak düzeye gelmiştir. Gelişmiş ülkelerdeki toplam sağlık hizmetleri tüketiminin yaklaşık yüzde 4-8′inin obeziteye bağlı olduğu ileri sürülmektedir. Günümüzde ise obezite epidemisinin dünyanın en önemli halk sağlığı mücadelelerinden birisi olduğu, eğilimin özellikle çocuklar ve yetişkinler için alarm düzeyine ulaştığı ve gelecek nesiller için daha çok sağlık yükü yarattığı bildirilmektedir. Türkiye Kalp ve Damar Hastalıklarını Önleme ve Kontrol Programı’nda da pek çok kronik hastalık için risk faktörü olan obezitenin önlenmesi için ulusal bir programın hazırlanması konusu yer almıştır. Obezite, yol açtığı zincirleme sağlık problemleri ve ekonomik maliyeti ile toplumlar için tehlike olmaya başlamıştır.”