Borderline kişilik örgütlenmesinde ise kişinin egosu lokal bir negatif duygu içinde değildir. Genel yaşamın içinde arızî veya istisnaî olarak ortaya çıkan bir şarta bağlı bir öfke ve kızgınlık içinde değildir. Bunun yerine dünyayı iki kategoride algılayan bölünmüş ego  yapısı ya siyahtadır ya da beyazda; ya iyidedir ya da kötüde; ya mutluluktadır ya da mutsuzlukta; ya sakinliktedir ya saldırganlıkta. Bu duygulardan iyi kimliği temsil  eden iyi kendiliğe sahip olduğunda bu, organizma için hoşnutluk, rahatlık ve denge halini temsil etmektedir. Kişinin buna bir itirazı yoktur, ego ile uyumludur. Ancak birey bölünme mekanizması nedeniyle kendiliğinin kötü kısmına geçmiş ise organizmanın dengesi bozulmuş ve denge arayışı için bir araştırmaya koyulmuştur. Kişi bir an önce dengeye gelebilmek için kötü kendiliğin kendine hissettirdiği duygulardan sıyrılmalıdır. Ama sıyrılmaya çalıştığı bu duygular kendisinin bir parçasıdır. Eli, ayağı, gözü gibi ruhunun bir uzantısıdır. Bunu kaldırıp atamaz. Hâlbuki yer değiştirme savunma düzeneğindeki kızgınlık ve öfke, kişinin egosunda emanet durmaktadır. Emanet duran bu nesneyi hemen bir başka yere gönderme lüzumu hissetmektedir. Bu duygu organizmaya, kendiliğe ve benliğe yabancıdır ve istenmeyen bir şeydir. Hemen bir başkasına atıldığında kişi rahatlar. Burada en ilginç olan nokta, öfkenin deşarj edildiği kişi veya kişilerin bu duygulardan etkilenip etkilenmediğinin önemli olmamasıdır. Kişi içindeki sıkıntıyı bir başka tarafa boşaltmıştır. Karşı taraf bunu almış mı almamış mı bunun hiçbir önemi yoktur.
Borderline yapıda kötü kendiliğin başka tarafa yönlendirilmesi, Yer Değiştirme’de olduğu gibi değildir. Borderline, kendi uzantısı olan ruhunun bir parçasına emanet bir yer aramaktadır. Bu emanet yer sağlam olmalıdır, bu yükü kaldırabilmelidir. Yükü aldığına dair cevabı, geri bildirim olarak bildirmelidir. Kötü kendilik kurban olarak nitelendirdiğimiz kişiye yönlendirilip ona yükleme yapılmaya başlandığında bir müddet sonra kişinin bir parçası yavaş yavaş karşı tarafa yüklenmektedir. Bu yüklenme sanki vücutta biriken fazla elektriksel yükün kişinin kendini yakmasını önlemek için bir başka emanet alanda toplatılması gibidir. Burada can alıcı nokta; kişi kendi hissettiği kötü kendilik duyumlarının aynısını karşıdaki kişinin yüzünde, mimiklerinde sözlerinde davranışlarında ve duygularında hissettiği anda kötü kendiliğin karşıya yüklenmesidir, kişi bu andan itibaren iyi kendiliğe geçebilir.
Borderline’ın kötü kendiliğini yüklemesi derece derece farklılık arzedebilir. Früstre edilmiş (engellenmiş) bir kimlik, dayanma kapasitesi düştüğü için tetiklenerek acilen bir konteynır arayışına girebilir. Bu durumda etrafında bulduğu konteynırına yükleme yapar. Herhangi bir früstrasyon (engellenme) olmadan dışsal bir nesnenin çağrışım zinciri ile birey kötü kendiliğe geçebilir. Veyahut früstrasyon dışsal bir uyarıcı olmadan ve tetikleyici bir faktör bulunmadan da kendi içsel tasarımları ve düşünce süreçleri içerisinde kişi kolaylıkla kötü kendiliğe geçip o negatif duyguların etkisi altında kalabilir. Tüm bu durumlarda konteynıra, hissedilen duygu oranında bir yükleme yapılmaktadır. Burada belki iki alt gruptan bahsedilebilir. Birincisi; kişinin yüklendiği negatif yükün şiddet derecesine göre kötü kendiliğin boşaltılma şiddet derecesinin değişmesi, ikincisi ise bölme mekanizmasının çok daha primitif düzeyde kalmasına bağlı olarak geçişlerin ani ve şiddetli olmasıdır. Burada kastettiğimiz birinci anlamda, içsel veya dışsal nedenlere bağlı olarak bireyin dengesinin bozulmasının veya etkilenmesinin şiddet derecesi söz konusu iken, ikinci bağlamda kişinin kendilik gelişiminin olgunlaşma sürecinin primitifliği veya olgunluğuna bağlı olarak bir şiddet derecesinden bahsedilebilir. Bunu klinik vakalarda net olarak görmek mümkün olmaktadır. Örneğin bazı borderline  kişilik örgütlenmelerinde früstrasyonun şiddet derecesine göre tepkinin veya yüklemenin ağırlığı bununla orantılı bir şekilde değişmektedir. Bunun yanında ikinci grup borderline kişilik örgütlenmelerinde bölme mekanizması herhangi bir olgunlaşmaya uğramadığından çok ufak früstrasyonlar, çok ağır patlamaları ve yüklemeleri meydana getirebilmektedir.

b. Dönüştürücü özdeşim
Savunma mekanizmalarının temel amacı egonun ve kendiliğin varoluşunu sürdürmesi, patolojik de olsa bir denge halinin muhafaza edilmeye çalışılmasıdır. Bu bağlamda dönüştürücü özdeşim yer değiştirme düzeneğinden başlayan spektrumun en ağır uç noktasını temsil  etmektedir. Dönüştürücü özdeşim, kimliğin veya kendiliğin entegre edilememesi ve sağlam bir yapı içinde bütünleştirilememesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Kişinin öncelikle dürtülerini erteleyebilmesi, geciktirebilmesi, bekletebilmesi ve daha sonra bunlar üzerinde denetim kurabilmesi gerekmektedir. Bu da gelişmiş bir ego  fonksiyonuyla mümkündür. Ego gelişimi sağlandıktan sonra toplumsal uyumun oluşturulabilmesi için değer yargılarının içselleştirilmesi, zihinsel yapımızın bir kısmının süperego olarak farklılaşması gerekir. Bu süreçler meydana gelirken bunların hepsini kuşatan bir kendilik duyumunun, bir kişilik örgütlenmesinin temel bir zemininin oluşması gerekmektedir. Nesne ilişkileri bağlamında kişilik örgütlenmesinin ötesinde nesne ile iletişimin sağlıklı bir zeminde yürüyememesi sonucunda ortaya çıktığına inandığımız bu entegrasyon eksikliğinin en güzel göstergeleri dönüştürücü özdeşimde meydana gelmektedir. Kişinin bedeni ve onun temsilcisi zihinsel aygıtı, kuşatıcı bir çeper oluşturamamaktadır. Onun yerine kimlik parça parça, fragman fragman veya fenomen fenomen yaşamaktadır.

Dönüştürücü özdeşim üç şekilde tezahür edebilir:
1. Özlediği kimlik parçalarını kendi içine almak
2. Kendi kimlik parçalarını veya kimliğin tamamını başka insanlara vermek
3. Dışarıdaki kimlik parçalarını başka nesnelerden başka nesnelere aktarmak.

1. Özlediği Kimlik Parçalarını Kendi İçine Almak

Kişi içindeki zayıf kimliği veya kimlik öğelerini bir başka nesnede yaşatabildiği gibi, özlediği kimlik parçalarını veya kimlikleri kendi içinde yaşatabilir veya onlar olabilir. Bir hastam, onunla yaptığım görüşmelerde zaman zaman psikotik süreçlerin içine giriyordu. Kısmen ego  denetiminin olduğu bu dönemlerde benim kimliğim ile kendi kimliğini karıştırıyor, dehşetli bir sıkıntı içine giriyordu. Bu bir nevi anne ile özdeşleşme ve ayrışma sürecinin bir tekrarı gibiydi. Zaman zaman da daha önceki hekimlerinin kimliğini alıyor onların ses tonuyla ve kimliği ile benimle konuşuyordu. O esnada kendi kimliğini bana atıyor, benim şahsımda canlandırıyordu.
Bu yapı, ergenlik dönemlinde rol özdeşmelerindeki rol denemelerinden başlayarak psikotik manadaki dönüştürücü özdeşime kadar geçen dereceleri içinde barındırabilir. Aldığımız rol örnekleri veya özdeşim kaynakları kendi kimlik parçamız içinde eritilip sürecin içine sokulabiliyorsa bir problem yoktur. Alınan özdeşimler kimliğimizde etkin oluyorlar ve kimliğimizin rengini ortadan kaldırıyorlarsa bu bir dönüştürücü özdeşimdir. Sosyolojik alt kimlikler ve grupların üyesi olmak, modayı takip etmek, marka peşine düşmek bu mekanizmanın incelenmeye ve araştırmaya değer diğer alanlarıdır.

2. Kendi Kimlik Parçalarını Veya Kimliğin Tamamını Başka İnsanlara Vermek

Ego ideali bir kenarda tutulacak olursa burada sağlıklı özdeşim mekanizması ile kastettiğimiz şey, ilkel ve olgunlaşmamış savunma düzeneği olarak nitelendirilebilir. Kimliğin oluşumunu anlatırken de ifade ettiğimiz gibi bir bireyin kimliği, oluşum sürecinde yamalı bir bohçaya benzer. Bu yamalı bohça bir süreç içerisinde kaynaşmaya tabi tutularak her bireyin kendine has bir kumaş dokusunu oluşturur. Eğer bu kumaş oluşturulamıyorsa yamalı bohça yamalı olarak kalır. Yamalı bohçanın iyi tarafları da kötü tarafları da vardır. Yani kimlik örüntüsünün zayıf halkaları da vardır, güçlü halkaları da. Kimlik her zaman epigenetik  bir gelişimle zayıf halkaları yok etmek veya düzeltmek, güçlü halkaları da muhafaza edip daha da güçlendirmek ister. İçimizdeki zayıf kimlik parçalarından hep yansıma yoluyla kurtulmak isteriz. Yansıtma mekanizması bunun basit bir tezahürü iken dönüştürücü özdeşimde bu olay kimliğin bir parçasıdır veya tamamının karşı tarafa gönderilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Kimliğin bir kısmı veya tamamı karşı tarafa gönderilirken, bir başka bireyden de kimlik hemen tamamlanmakta, bir başkasının kimliğinin tamamı veya bir parçası içselleştirilmektedir. Bu içselleştirme, bir introjection (içe atım) olmadığı gibi, gönderme de bir projeksiyon değildir.
Bunu bir vaka üzerinden anlatacak olursak; hastamız küçük yaşlarda iken babası yurt dışına gitmiş ve kendisi kardeşleriyle beraber köyde kalmıştır. Zaman zaman şiddete maruz kalmakta ve eğitim amaçlı olarak amcası tarafından dövülmektedir. Her çocuk gibi oyun çağı döneminde normal olarak o da oyun oynamakta, ancak oynarken amcasına yakalandığında mutlaka dayak yemektedir. Oyun oynarken amcasını uzaktan gördüğünde bir iki kez korkudan altına kaçırmıştır. Hatta zaman zaman arkadaşları, “amcan geliyor” deyip onun korku ataklarını zevkle seyretmişlerdir. Amcasına karşı yoğun korku hissine kapılmakta ve onun gücü karşısında kendini zavallı ve aciz bir durumda hissetmektedir. Kimlik entegrasyonunda kendini savunacak sağlıklı mekanizmalar geliştirememiştir. Hastamız yedisekiz yaşlarında iken kardeşi ile beraber bir orman köyünde bir yaz günü dereye giderler. İki kardeş mutludurlar. Bir süre oynadıktan sonra eve dönüş saati gelir ve eve doğru yürümeye başlarlar. Amcanın dayağına ve babanın şiddetine muhatap olan büyük kardeş arkada, küçük kardeş ise önde yürümektedir. Bir anda büyük kardeşin içinde bir duygu oluşur. Elinde salladığı değneği hemen önünde yürüyen ve hiçbir şeyden habersiz olan küçük kardeşine vurmaya başlar. Vurdukça keyif alır ve kendini çok güçlü hisseder. Küçük kardeş yere yıkılmış sebebini bilmediği bu dayak nedeniyle ağabeyine yalvarmaktadır. Küçük kardeş yalvardıkça ağabey dayağın şiddetini artırmakta ve kendisini çok güçlü hissetmektedir. İşte bu noktada çok ilginç bir şey olur. Ağabey bir taraftan olanca gücüyle vururken bir taraftan da küçük kardeşinin kendine karşı direnmesini ve kendisine karşı gelmesini istemektedir. İçindeki bu yoğun isteğe rağmen vurmayı durduramamakta ve kardeşinin kendisine karşı tepki göstermesini çok istemektedir.
Burada ne olmuştur? Burada tam manasıyla dönüştürücü bir özdeşim gerçekleşmiştir. Ağabey, amcasının kimliğine bürünmüş, kendi zayıf ve aciz kimliğini ise kardeşine yüklemiştir. Ve burada bir paradoks başlamıştır. Bir taraftan amcanın gücüne ihtiyaç duyup onu hissederken diğer taraftan kendi parçasının, gerçek kendi kimliğinin acziyeti karşısında yıkılmakta ve onun direnmesini istemektedir. Dövdüğü kişi kardeşi değil kendi zavallı kimliği haline gelmiştir. Oradaki en büyük arzusu kardeşinin kendine karşı direnebilme ve savaş açabilme gücü göstermesidir. Kardeşi kendi darbelerine karşı tepki ortaya koyup direnebildiği takdirde kendi zayıf kişiliği büyük bir savaş kazanmış olacaktır. Eğer o bu gücü kazanmış olsaydı bu kez geçici olarak özdeşleştiği amca gücünü kaybedecek ve zafiyete düşecekti.

3. Dışarıdaki Kimlik Parçalarını Başka Nesnelerden Başka Nesnelere Aktarmak:

Dönüştürücü özdeşimin bu bölümünde içsel ve dışsal tetikleyici uyarılara bağlı olarak pre-psikotik veya psikotik birey veya borderline  yapı, karşıdaki bireyin kimlik örüntülerini olduğu gibi almak yerine onu bir konteynır olarak kullanıp kendi bireysel kimliği ile ilintili olmayacak şekilde başka kimlik örüntülerini o şahsın kimliğinde canlandırabilmektedir. Bir hastam görüşmelerim esnasında zaman zaman ani tepkiler vermekte, sesimi düzeltmemi istemekteydi. Sesimi zaman zaman bir önceki hekimin sesine benzetiyordu. Bir müddet sonra yüzündeki ifade birden değişiyor, sesimin ben olduğunu ancak sıfatımın eski doktoru olduğunu iddia ediyordu. Ben orada boş bir konteynırdım, muhtelif nesneler benim şahsımda resmi geçit yapıyordu. Zaman zaman tanrı oluyordum zaman zaman da şeytanı temsil  ediyordum.
Burada, dönüştürücü özdeşimin bu alt tipinde sadece bireylerin konteynır olabildiği gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Paranoid bozukluğu olan bir hastam eroto-manik hezeyanlarını sevdiği kızın üzerinde yaşama ve yaşatmaya çalışırken, bu duygularını bir müzik cd’sine aktarmıştı. Seyrettiği bir video klipte oradaki bir görüntünün anlık geçişi ile aynı video klibin içindeki bir ses ya da renk fragmanı, şarkı sözü içindeki küçük bir parça olumlu ve olumsuz kimlik yüklemelerinin yapıldığı büyük konteynırlara dönüşmüştü. Ne zaman güç almak istese o video klibin o anlık görüntü sahnesini mükerrer defalar izleyerek güç ile donanıyordu. Hayalindeki partnerinin kendisine hissettirdiği kırılganlık ve üzüntü duygusunu tam manasıyla tekrar tekrar hissedebilmek için aynı video klibin bir bölümündeki sarı heykel görüntüsünü görmeye çalışıyordu. Video klipteki her şey bir anlam kazanmıştı.

c- Dönüştürücü Özdeşim ve Yansıtmalı Özdeşim İlişkisi
Yer değiştirme savunma düzeneğinden, yansıtmalı özdeşim savunma düzeneğine ve oradan da dönüştürücü özdeşim mekanizmasına geçen sürece ulaşabiliriz. Buradaki spektrum nerede başlıyor, nerede bitiyor net bir şekilde bunun ayırdına varmak zordur. Yer değiştirme ile yansıtmalı özdeşimin ayrımını yapmak için yukarıda verdiğimiz ölçüt geçerli olabilir. Ancak yansıtmalı özdeşim ile dönüştürücü özdeşimin ayrıştırmasını yapmak oldukça zor olabilmektedir. Burada dönüştürücü özdeşimi izah etmeden borderline  kişilik örgütlenmesinin bir kısmının, kimliği ve kendiliği dönüştürücü özdeşime tabii tuttuğunu ifade edebiliriz. Bu ne demektir? Bunu anlatabilmek için agresörle özdeşleşmek terimini izah etmek istiyorum. Bir çocuk dişlerindeki çürükler nedeniyle diş hekimine gittiğinde çaresiz ve korumasızdır. Diş hekimi elindeki bir takım aletlerle onun ağzına hiç de hoş olmayan müdahaleler yapmakta ve çocuk çaresiz bir şekilde korku içinde beklemektedir. Karşıda güçlü bir yapı vardır, kendisi ise zayıf ve acizdir. Ego bunu sindirememektedir. Bu çocuk bu kaygılarla eve geldiğinde ilk yapacağı şeylerden birisi agresörle özdeşleşmedir. Eve gelir gelmez eğer küçük bir kardeşi varsa ona, küçük kardeşi yok ise oyuncak bebeklerine bir diş hekimi gibi müdahale etmeye çalışacaktır. Ego, bu zayıflığa katlanabilmek için diş hekiminin güç ve otoritesini kendi içine almış, kendisi diş hekimi olmuş ve karşısındaki küçük kardeşini veya bebeği kontrol edebilmektedir. Artık bu güç onun donanımına girmiştir.
Dönüştürücü özdeşimde ise kişi kimliğinin tamamını veya bir kısmını karşıdaki bir insana yükler, kendi parçasını onda görür. Ruhsal gelişim sürecimizde bu doğal bir evre iken daha sonraki dönemlerde bu hastalıklı bir düzenektir. Dönüştürücü özdeşimi psikotik bir boyuttan normal popülasyon içindeki bireylere kadar değişik yapılarda görmemiz mümkündür. Psikotik bir hastamla konuşurken zaman zaman kendisini doktor olarak hissettiğini, zaman zaman da benim onun yerine geçtiğimi ifade etmekteydi. Kimlik nerede, ne şekilde duruyor karar veremiyordu. Sanki bedenlerimiz geçici posta kutuları, ruhlarımız da bu posta kutularında habire gidip gelen mektuplardı. Benim kimliğimi kendisi emanet alırken kendi kimliğini bana emanet olarak verebiliyordu. Normal popülasyon içinde ise kimliğin tamamı olmasa da mutlak kudret veya tam güçlülük hallerimizi simgeleyen veya arzulayan kısmımız, bu kimlik parçalarımızı idealize ettiğimiz parti, cemaat vb. liderine atfeder, kendi bireysel kimliğinin tüm güçlü yapısını orada yaşatabilir. Orayı yücelttikçe kendisi de yücelir ve var olur.
Sistemi fazla karıştırmadan ifade edecek olursak; yansıtmalı özdeşim mekanizmasının bir kısmında kişi, kimliğinin bir parçasını (bu parça, rahatsız eden bir parçadır) bir yerlere emaneten bırakmaktadır. Bu parçanın orada olduğunu bildiği sürece kişi, dengede kalmakta ve rahatlamaktadır. Yansıtmalı özdeşimin, dönüştürücü özdeşime yaklaştığı noktada kişi, kötü kendiliğini karşı tarafa attığında, karşı tarafın da kendisini savunmasını ister gibidir. Kendisi sıkıntılanmakta, bu sıkıntı karşısında acizliğe ve çaresizliğe düşmektedir. Buna bir çözüm yolu ararken bu sıkıntıyı konteynır olarak nitelendirdiği birine yüklemektedir. Bu yükleme işlemi tamamlanınca normalde borderline  kişi iyi kendiliğe geçip rahatlamaya çalışırken dönüştürücü özdeşim mekanizmasına yaklaşmış olan bir borderline yapı, süreci bu noktada tutamamakta, karşı tarafın kendisine saldırması için olayı daha da tetiklemektedir. Çünkü karşı taraf yüklemeyi yaptıktan sonra sessiz ve sakin bir şekilde, olayın sıkıntısını hissedip kabullenip bir köşeye çekilecek olursa bu, kendisi için de bir mağlubiyet anlamını taşımaktadır. Çünkü kendi kontrol edemediği kötü kendiliği emanet olarak karşı tarafa vermiş ve karşı taraf bunu kabullenmiş gözükmektedir. Ancak karşıya yüklenen yapı, borderline kişinin kendi parçasıdır ve bu parçanın isyan etmesini, kurtuluş yolu aramasını ve çözüm bulmasını istemektedir. Karşıya yüklenen parça ise olayı kabullenmiş gözüküyorsa, borderline kişi bu kabullenişe rıza gösterememekte ve onun bu tarafta kalan kimlik parçasına saldırmasını istemektedir. Karşı taraf saldırdıkça da zayıf olan kimliğin gücünü ispat etmektedir. Bu bir paradokstur. Hem atarak kurtulmaya çalışmakta, hem de attıktan sonra karşıdakinin itiraz etmesi ve karşı gelmesi beklenmektedir. Bu kötü bir yazgıdır.
Bu mekanizmayı daha iyi kavrayabilmek için hepimizin zaman zaman yaşadığımız örneklerden bahsetmek istiyorum. Günlük hayatın içerisinde veya televizyonda veya bir film sahnesinde zayıf ve acizlik içine düşmüş bir bireyin mücadelesini izlerken bir anda onun yerine duygulanım hissederiz. O kişinin bu mücadeleyi başarmasını arzularız. Çünkü o anda geçmiş dönemdeki aciz ve zayıf duruma düştüğümüz zamandaki kimlik örüntüleri aktive olmuş, başarısızlıklarımızın ve acizliklerimizin düzetilebileceği bir fırsat çıkmıştır. Bu şekilde geçmişteki kimlik parçalarımızı, zayıf ve aciz kimlik parçalarımızın onarılabileceği sahnelerde dönüştürücü özdeşim yoluyla kimliğimizin bir parçasını oraya atarak aktive etmekteyiz. Aslında kurtarmaya çalıştığımız zayıf kişi oradaki değil kendi içimizdeki geçmişte yaşantılandırdığımız veya hayalde ürettiğimiz zayıf ve aciz kişiliğimizi korumak ve güçlendirmektir.

12. Reaksiyon-Formasyon
Ego savunma düzenekleri daha çok id’in dürtüsel yapısının baskısına maruz kalan egonun kendini savunmak amacıyla oluşturduğu bilinçdışı  otomatik mekanizmalardır. Ancak ego savunma düzeneklerin bir kısmı süperegonun yargılayıcı tavrından korunmak ve kaçınmak için de yapılabilmektedir. Savunma düzenekleri zaman zaman da dış dünyanın toplumsal gerçekliğine karşı kendini olumlu anlamda var edebilmek ve varlığını muhafaza edebilmek için kullanılabilmektedir. Bu durumda bağımsız bir varlık gibi hareket eden ego, zaman zaman id’e karşı, zaman zaman süperegoya ve zaman zaman da gerçekliğe karşı kendini ayakta tutmanın yollarını aramaktadır. Bazı mekanizmaların oluşumunda birli, ikili, üçlü kombinasyonlar da meydana gelebilmektedir. Yani hem id’e hem süperegoya hem de gerçekliğe karşı tek bir savunma düzeneği ile korunma gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu da ruhsal yapının ekonomik davranması temel niteliğinin gereğidir.

Reaksiyon-formasyon, yani tersine döndürme savunma düzeneği bilinçdışındaki dürtüsel yapının, egonun bilinçdışı  kısmının veya süperegonun baskısı nedeniyle bireyin kendini var edebilmesi için bu baskının tam tersi yönde top yekun bir kimlik oluşturma ihtiyacına verilen isimdir. Reaksiyon-formasyon, tek bir fenomene karşı verilebilecek tam ters yönde bir tepki olabileceği gibi, fenomen veya fenomenler grubuna karşı tam tersi yönde oluşturulan bir kimlik yapısı şeklinde de görünebilir.
Bunu daha açık ve net kavrayabilmek için fizikteki vektörel kuvvetlerin oluşması prensibinden yararlanabiliriz. Bir odağa etki eden ters yöndeki kuvvetlerin ortak bileşkesine göre hareket meydana gelir. Bir ipin iki tarafından tutan bireylerin kuvvetleri hangi tarafta fazla ise hareket o yöne doğru olur. İp örneğinin bir başka benzerinde de bir birine kuvvet uygulayan iki kişiden hangisi daha yüksek bir kuvvet uygularsa diğerini hareket ettirir. Bu şekilde ruhsal aygıtımızda id ile ego  arasında karşılıklı bir kuvvet uygulaması mevcuttur. Dürtüsel yapımız, bir takım dürtüleri bilince çıkararak etkin hale geçirip uygulamaya çalışırken; bu dürtülerin etkin hale geçmesini engelleyen karşı ego güçleriyle bunları durdurmaya çalışır. Normal bastırma mekanizması bu şekilde cereyan eder. Alttaki dürtünün gücünden çekinilir veya korkulur ise egonun durdurmaya yönelik karşı gücü daha da etkin hale dönüştürülerek tam tersi yönde bir karşı güç ile durdurulmaya çalışılır. Mesela, cinsel dürtülerini yoğun olarak hisseden ergenlik dönemindeki bir genç öncelikle bu dürtülerini engellemeye ve bastırmaya çalışır. Burada iki karşı kuvvetin birbiriyle savaşımı söz konusudur. Bu cinsel dürtülerin zamansız, zeminsiz ve rasgele bir nesneye yönelim tehlikesinin arttığı durumlarda; hele hele bu nesnenin ensestiyöz bir tabiata yönelme riski olduğunda genç birey, reaksiyon-formasyon savunma düzeneğine geçecektir. Yani cinselliğe karşı negatif bir tavır takınacak, cinselliği yadsıyacak, daha da ötesi cinselliğe karşı savaş açacaktır. Böyle bir genç bir müddet sonra kendi durumunu kutsamak için ya bir azize ya da bir rahip yaşantısı ve ideolojisine sarılacaktır. Gençlik döneminde bir kısım gençlerin cinsellik karşısındaki bu tutum ve davranışları, geçici de olsa korunma sağlayan bir savunma refleksidir.

Bu konu özel bir önemi haiz olduğu için biraz daha detaylı bir şekilde ele almak istiyorum. Cinsellik konusunda oluşturulan yadsıma ve tersine döndürme savunma düzenekleri dörtlü bir sistem içinde çalışmaktadır. İd  ve süperego, gerçekliğin taleplerine karşı egonun ayakta kalma mücadelesini simgelemektedir. İdin dürtüleri kesin ve nettir, dürtülerin deşarjını amaçlar. Cinsel dürtüler ego açısından bu bakımdan tehlikelidir, önlenmesi gerekir. Hele hele bu dürtülerin ensest  bir içeriğinin olması, tehlikenin şiddetini daha da artırır. Böyle bir tehlikenin gerçekleşebilme ihtimali karşısında süperegonun aşırı yargılayıcı ve cezalandırıcı bir tutuma girme ihtimali çok yüksektir. Saygın bir kimliğe ulaşmak için toplumun kabul ettiği toplumsal yasalara uymak gerekir. Cinsel dürtülerin bu bağlamda id’in taleplerine, süperegonun baskılarına ve gerçekliğe uyum açısından bir şekil alması gerekir. Öncelikle bastırma, ardından yadsıma ve ardından da reaksiyon-formasyon savunma düzeneği bir çözüm üretebilmektedir.
Burada reaksiyon-formasyon tavrı kişinin sosyal olarak kendisine bir rol edinmesine de aracı olabilir. Kişi, cinsel duygulardan uzaklaşmış, kendini ilahî veya dinî bir inanca yönlendirmiş ve bir cemaat şuuru içerisinde cinselliğin ötesinde bir kimlik arayışına girebilir. Özellikle bu tip bir yönelim ailenin ve çevrenin beklentileri ile genellikle uyum gösterir. Modern bir toplum içerisinde ve uygun çevre şartları bulunan bir ortamda böyle bir kimliğin oluşması oldukça nadir ve farklı mekanizmalarla ortaya çıkabilecek bir durumdur. Ancak cinsel dürtülerin aşırı kontrol edildiği ya da cinselliğin yadsındığı veya dışlandığı, onun yerine dinî öğelerin ağırlık kazandığı, bir lokma bir hırka düşüncesinin erdem olduğu inancının aşılandığı bir kültür ortamında genç, cinsellik karşıtı ve hatta düşmanı bir kimlik arayışına yönelebilecektir. Bu durum fizyolojik gelişimin doğal mecrasına aykırı olduğu için de birçok sapkın davranış veya duygulanım doğurabilecektir. Böyle bir yaşam stili çevre tarafından takdir görüp taltif edilirse, patoloji ağırlaşarak devam edecek, bu aykırı yapılar da çevre tarafından kutsanacaktır. Belki de işlenen günahlar karşısında günahsızlığı simgeleyen dönüştürücü bir özdeşim kaynağı olarak muhafaza edilecektir. Hazzın bu denli tehlikeli görülmesi ve cinselliğin kabullenilmesinin yasaklanması, hazzı farklı alanlara yöneltebilecektir. Cemaat içindeki arkadaş sevgisi, bir noktanın ötesinde bazı bireylere kilitlenecek, bilinçli bir şekilde cinsel bir format taşımasa dahi, kişinin o arkadaşına veya hemcinsine karşı hissettiği duygular çok farklı bir nitelik arz edecektir. O arkadaşını görmediği zaman huzursuzlanmak, o arkadaş ile birlikte aynı mekânı paylaştığında mutluluk duymak, onunla yüz yüze konuşmak ve sohbet etmek, ona sarılmak ve dokunmak, tarifi mümkün olmayan büyük bir keyif yaşatabilmektedir. Bu durum toplumsal realite ile de örtüştüğü için normal görülmekte ve onanmaktadır ancak dürtü  kendine üstü kapalı da olsa bir çıkış yolu bulmaktadır. Her su kendisine bir akış yolu bulur.
Bu çerçevede bu örneğe bakıldığında dürtüler; kendini tatmin etmek için bir nesneye ulaşmıştır, bu durum toplumsal realite tarafından normal karşılanmaktadır, süperego  tarafından da ilahi bir davaya hizmet ettiği için kutsanmaktadır. Ego ise bunların gerisinde olayların mimarı olarak varlığını sürdürmektedir.
Reaksiyon-formasyon, hayatın birçok alanında kendisini var etmektedir. İstatistikte normal bir popülasyon dağılımı çan eğrisi dağılımı şeklinde tezahür eder. Çan eğrisi demek bir toplum içerisinde bir değerin, ortalamaya belirli yakınlıkta ve uzaklıkta olmasıdır. Bulunduğumuz grup içerisinde ortalama bir insanın davranışı belirlidir. Bu ortalamadan sapma gösteren bireyler vardır. Bu bireyleri tersine döndürme mekanizmasıyla izah etmek mümkündür. Mesela on kişilik bir grubun içerisinde iki kişi aşırı kibirli davranıyor, iki kişi aşırı tevazu gösteriyor ve altı kişi de normal tepki veriyor ise bir çan eğrisinden bahsetmek mümkündür. Aşırı tevazu gösteren de, aşırı kibirli davranan da patolojik bir durum sergilemektedir. Bu uçlardaki bireylere odaklanıp onların davranışlarını inceleyecek olursak büyük bir kısmında reaksiyon-formasyon gözlemleyebiliriz. Mesela aşırı tevazu gösteren bir birey bilinç dışı aşırı kibrini saklamak mecburiyetindedir. İç dünyasındaki aşırı narsist talepler, gerçeklik ve süperego tarafından onanmadığı için öncelikle bastırılacak, ardından yadsınacak, ardından da tersine döndürme ile normal popülasyonun dışında görülebilecek şekilde aşırı bir tevazu ile kendini ifade edecektir.
Bir başka örneği irdeleyecek olursak aşırı cesur görünen kimlikler bilinçdışındaki aşırı korkuları ve çaresizlikleri simgelemek için kullanılabilmektedir. Sert bir yüz ifadesi, bilinçli veya bilinçdışı  bir yetmezliği, zayıflığı maskelemek için kullanılabilir. Bir şantiyede mühendis olarak çalışan hanım, obsesyonu nedeniyle kendisini tutamayıp şantiyede çalışan işçilerin cinsel organlarına doğru bakmaktaydı. Bundan dolayı çok büyük bir sıkıntı hissetmekte ve bu davranışını önlemeye çalışmaktaydı. İşçilerden biri fark edip alay etmesin diye çok sert bir yüz ifadesi takınıyor ve şiddetli bağırmalarla işçilerin arasında görevini bir an önce yapıp dönmeye gayret ediyordu. Araştırıldığında işçilerin ondan çok korktuğu, onun gözüne görünmemek için o şantiyeye geldiğinde her birinin bir tarafa kaçtığı gözlenmişti. Mühendis hanım ise içindeki bu zayıf nokta fark edilecek diye korkusundan tir tir titriyor, korkusunu gizlemek için etrafına ha bire bağırıyordu.
Bir başka örnek de ödipal çatışmaları nedeniyle babası karşısında kendisini güçsüz ve çaresiz hisseden bir çocuk, çocukluğundan itibaren hep cesur, hep atılgan bir yapı sergiliyordu. Gözü kara bir şekilde her olaya girmişti. Boyu küçüktü ama herkes onda mangal gibi bir yürekten bahsediyordu. Eşinin üzerinde yıllarca süren bir hegemonyası vardı. Bölgeyi haraca kesmişti. Eşinin vefatıyla beraber sistem çöktü, bu cesur kimlikten, her şeyden ürken ve korkan acziyet içerisinde bir yapı çıktı.
Üç yaşındayken annesi ve babası öz amcaoğlu tarafından kurşunlanıp öldürülen, kendisi yetiştirme yurtlarında büyütülürken ablaları katil amcaoğlunun kardeşlerine dağıtılan ve evlendirilen bir hastamız yıllar boyu cesaret abidesiydi. Nerede bir yaralanma, nerede bir trafik kazası ve nerede bir ölüm  veya kan var, bu hastamız hemen oradaydı. Kimsenin cesaret edemeyeceği kadar cesur, girişken ve olayların merkezinde idi. Seyrettiği programlar ‘Sıcağı Sıcağına’, ‘Reality Show’, ‘İz Peşinde’ ve ‘Parmak İzi’ gibi programlar idi. Günün birinde izlediği Reality Show’da bir kadının kocasını gece uyurken balta ile doğradığının haberini dinliyordu. O esnada o hanımın isminin kendi eşinin ismi ile aynı olduğunu fark etti ve o anda büyük bir sıkıntı hissederek panik atak geçirdi. Reaksiyon-formasyon ile yirmibeş otuz yıldır ayakta duran sistem o dakika çökmüştü. Domino taşları gibi sistem öyle bir tersen döndü ki birkaç gün içerisinde bu cesur delikanlı salça renginden korkan, yıkık bir duvarın önünden geçemeyen, televizyondaki bir trafik kazasını izlediğinde kendini kötü hisseden ve hastane tabelalarını görmek istemeyen bir yapıya dönüştü.
Baskı ile ve çevrenin yoğun etkisi ile dinî bir atmosfer içerisinde yetiştirilen birey zaman zaman dinî inançlarla güç ve otoriteyi özdeşleştirmekte, zaman zaman dinî otoriteyi bir ödipal  çatışma haline sokmakta ve iç dünyasında bu yapılara karşı isyanı oynamaktadır. Bu isyan, dinî inanışlarına ters bir takım düşünce ve hareketlere yönelmiş olma kaygısıyla bastırılmakta, bu sorgulama yadsınmakta ve bir müddet sonra da tersine döndürme savunma düzeneği ile aşırı bir dindarlığa veya antiateist kampanyalara öncülük etmeye kadar gitmektedir.
Bir hanım aşırı bir tesettür ile (siyah renkli eldivenli ve peçeli bir şekilde) muayenehanemize geldiğinde mükerrer defa intihar teşebbüslerinde bulunduğundan bahsediyordu. Kronik depresyonu nedeniyle malulen emekli edilmişti. Yurtdışında yalnız başına yaşayan bu hanımın bireysel analizinde çoğul kişilik özellikleri tespit edilmiş, geceleri para karşılığı fuhuş yapan bir kimlik ortaya çıkarılmıştı.
Her şey zıddıyla kaimdir. Gece gündüzle, uzak yakınla, açık kapalıyla, soğuk sıcakla, sert yumuşakla, varlık yoklukla. Bu bağlamda korkaklık cesurlukla, karmaşa ve kaos düzenle, kirlilik temizlikle, günah arınmakla, aşırı önemseme vurdumduymazlıkla, sevgi nefretle, az konuşmak çok konuşmakla dengeye oturtulmaktadır. Bu yapıların hepsini reaksiyon-formasyon tipinde görmek mümkündür.
Hastalarımızdan biri hikâyesini anlatırken, bazen konuşmasını durduramadığından bahsetti. Olayın detayına inildiğinde hoşlanmadığı veya yeteri kadar keyif almadığı insanlarla mecburen aynı ortamlarda bulunduğunda bu durumun fark edilmemesi için devamlı konuşma mecburiyeti hissediyordu. Hastamızın ifadesiyle; ‘çenesi yoruluyordu ama kendisini durduramıyordu.’ Bu durum, tipik bir reaksiyon-formasyon haliydi.
Reaksiyon-formasyon savunma düzeneğinin en yaygın olarak görüldüğü bozukluklardan birisi obsesif-kompulsif bozukluk ve obsesif-kompulsif kişilik yapısıdır. Bilinç dışındaki karmaşa ve kaosu kontrol altına alabilmek için simgesel düzeyde ve ego  düzeyinde eşyaları tertip ve düzene sokmak, simetriyi sağlamak ve her şeyin yerli yerinde olmasını temin etmek tipik bir örnektir. Yine obsesif-kompulsif bozuklukta temizliğe aşırı düşkünlük, el yıkama, beden temizliği; evin ve eşyaların temizliği; bilinç dışındaki suçluluk, kirlilik ve günahkârlık hislerinden arınmanın simgesel bir yolu olmaktadır.
Maço bir kimlik, bilinçdışındaki e şcinsel eğilimleri gizleyen ve bastırmaya çal ışan bir yapının tezahürü olabilir. Bir cenaze evinde gere ğinden fazla ağlayan ve ağıt döken birisi, ölen insana kar şı kendini en çok suçlu hisseden ve belki de onu en az seven bir kişidir. Aşı rı sevgi gösterisi, arkasında nefreti, a şırı nefret de kontrol altına al ınamayan bir sevginin göstergesi olabilir. Patolojik aşklarda bunun tipik örneklerini görebiliriz.

13. Yadsıma (İnkâr)
Yadsıma bir gerçekliğin göz ardı edilmesidir. Yadsımayı da basit ve yalın manada izah edebileceğimiz gibi, kompleks ve karmaşık mekanizmaların içerisinde de göstermek mümkündür. Kitabımızın çeşitli bölümlerinde zaman zaman değindiğimiz gibi amacımız hep bütüncül bir yapıyı yakalamaya gayret etmektir. Bununla birlikte mutlak manada bütüncül yapıyı yakalamanın imkânsız olduğunun idrakindeyiz.
Yadsıma savunma düzeneğini izah ederken bu yapının, bir bireyin gelişim aşamaları olan bebeklikten yaşlılığa kadar geçen süreçte hangi dönemlerle ilintili olduğuna bakarak bunu aktarabiliriz. Yadsımayı bir bireyin kendi gözlemlerinden ve referans noktalarından bakarak aktarabiliriz. Veyahut da buna, bir bireyin iç dinamikleri açısından; egonun yapılandırılmasına göre yadsıma, süperegonun yapılandırılmasına göre yadsıma, toplumsal realiteyle yüzleşme anında yadsıma ve dürtüsel varlığın yapısını yadsıma şeklinde yadsıma olarak yaklaşabiliriz. Bir başka açıdan, dışarıdan bir gözlemci kimliğiyle, o bireyin yaptıklarını inceleyerek yadsımaya yaklaşabiliriz. 18 yaşındaki evladının ölüm  haberini duyan bir annenin karşısında gerçeklik tüm çıplaklığıyla ortada iken onu kabul etmemesi yadsımaya bir örnektir. Narsist bir kişiliğin, bir grup önünde konuşurken ellerinde hissettiği titremeyi gösteren arkadaşına karşı; “hayır, ellerim titremiyor” diye karşılık vermesi de bir tür yadsıma tarzıdır. Bu şekilde bakıldığında çok geniş bir yadsıma yelpazesi görmek mümkündür. Yadsımanın öncelikle üzerinde durulması gereken tarafı belki de empati yapamamanın vermiş olduğu bir ruh hali sonucunda ortaya çıkıyor olmasıdır. Bir bebek narsistir, ben merkezlidir ve tüm dünya onun etrafında dönmektedir, dönmelidir. Bir dürtüsü aktive olduğunda, bir ihtiyacı ortaya çıktığında bu dürtünün veya ihtiyacın hemencecik orada, etraftakiler tarafından karşılanmasını ister; bunu çok doğal ve tabii kabul eder. O anda bu bebek etrafındaki bireylerin; yani anne-babasının ve diğerlerinin ne durumda olduğunu kesinlikle yadsımaktadır. Onların kendi ihtiyacını karşılayıp karşılayamayacağı konusundaki durumlarını göz ardı etmektedir. Eğer bu bireyde empati yeteneği geliştirilemezse o birey, hayatının daha sonraki evrelerinde diğer insanların durumlarını, konumları ve ihtiyaçlarını göz ardı edip yadsıyarak kendi ihtiyaçlarını ön plana atan bir kişilik yapısı geliştirebilir. Bu durumda sosyal ilişkileri ciddi manada zaafa uğrar ve toplumdan dışlanır. Bu da yeni patolojik savunmaların aktive edilmesini gerektirir. Burada bahsettiğimiz yadsıma, başka insanların gerçek durumlarını görememenin oluşturduğu bir yadsıma reaksiyonudur.
Bireyin iç dünyasında ise muhtelif yadsıma reaksiyonlarını gözlemlemek mümkündür. Her bireyin mevcut reel kendiliğinin yanında kendi iç dünyasında tasarımladığı kendiliği vardır. Reel kendilik ile tasarımlanan kendilik ne kadar birbirine yakın ise kişi o kadar sağlıklı, o kadar gerçekçi ve o kadar rasyoneldir. İki kendilik arasındaki uzaklık ne kadar fazla ise gerçekliğin değerlendirilmesi de o kadar zora girmektedir. Bu bağlamda bireyin kendilik tasarımına ters bir takım yaşantıları, yadsınarak algılanacaktır. Birey, hayatına devam ederken yaptığı hataları, yaşadığı başarısızlıkları veya değer yargılarına ters tutum ve davranışları otomatik olarak yadsıyacak ve kendilik tasarımının yara almasının önüne geçecektir. Bu yadsıma, fiziksel yapının çarpık bir şekilde algılanmasında zihinsel yapının kapasitesinde erişilen sosyal konumun değeri ile ilgili puanlamada ortaya çıkabilmektedir. Şişman bir birey kendini zayıf olarak algılayabildiği gibi çok zayıf biri kendini normal algılayabilir. Sosyal başarısı yetersiz olan birisi kendini çok başarılı bulabilirken bazı bireyler kendi eksikliklerini yadsıyabilir. Bu gibi eksiklikler kendilik tasarımına uymayan yapıların, yadsıma savunma düzeneği ile kontrol altına alınmasını gerektirmektedir.
Bir bireyin kendilik tasarımının ötesinde bir de ideal kendiliği vardır. Herkes mevcut durumunu bir kendilik tasarımıyla yaşantılandırırken ileriye yönelik olarak arzu  ettiği daha ideal bir kendiliğe doğru hedefler koyar. O hedeflediği ideal kendiliği yakalamaya çalışır. İşte bu süreç içerisinde mevcut yaşantılarında ideal kendiliğe ters duran tutum, davranış, başarı ve statü zaman zaman yadsınarak ideal kendiliğe doğru bir süreç işletilir. Bu da kişiyi mutlu eder. O, aynı zamanda kişinin gerçeklikten o denli uzaklaşmasını getirir.
Bir başka açıdan yadsıma reaksiyonu nesne ilişkileri bağlamında ele alınabilir. Egomuzu oluşturan nesne ilişkileri ağında bazı nesnelere yaptığımız libidinal  yatırım çok yüksek değerdedir. Bunu metaforik bir örnekle açıklayacak olursak egoyu bir çadıra benzetebiliriz. Çadırın ortasındaki ana direk, çadırı dimdik tutup varlığını sürdürmesini temin ederken çadırın etrafındaki ipler ve kazıklar çadırın fonksiyonel olmasını ve dengede durmasını temin eder. Bireyler hayatlarında belirli olgulara veya nesnelere çok büyük anlam yükleyebilirler. Bunlar bir nevi çadırın ana direği gibidirler. Ana direğin yıkılması çadırın komple çökmesi demektir.
Bir anne üniversite öğrenciliği yapan evladına libidinal yatırımının büyük bir kısmını yatırmış ise çadırın ana eksenine bu evladını koymuş demektir. Bir profesör yazmakta olduğu kitabına büyük bir libidinal yatırım yapmış ise bu kitap onun için hayatî derecede bir önemi haizdir. Hayatımızın her alanında bu tip nesnelere yoğun yatırımlar yapan, deyim yerindeyse hayatında hep tek ata oynayan birçok birey görmek mümkündür. Bu durumlarda ana ekseni oluşturan o nesnenin kaybı, yitirilmesi, yok olması veya ölmesi kişide ruhsal manada büyük bir deprem oluşturur. Sistem komple çöker. İşte bu çöküşün önüne geçmek için tek bir yol vardır: Olguyu yadsımak. Kişi var olan gerçeği reddeder, kabul etmez ve eski statünün devam ettiği şeklinde bir inancı sürdürürse, yeni duruma adapte olmak için zaman kazanılır. Bu süre içerisinde kayıplar sindirilir, telafi edilir veya alternatif savunma düzenekleri devreye sokulur.
Yadsıma iki düzeyde gerçekleşir. Bunlar; bilgi ve duygu düzeyidir. Bazı yadsımalarda kişi gerçekliğin bilgi tarafını da reddeder, kabul etmez. Oğlunun ölüm  haberini getiren polis memuruna veya bir akrabasına ısrarlı bir şekilde; “yalan söylüyorsunuz! böyle şaka olmaz! şaka yapmayın lütfen!” diye bağıran bir anne olayın bilgi yönünü de reddetmeye çalışmaktadır. Sevgilisi tarafından terk edilen birisi, sevgilisini bir başkasıyla yakalayan âşık, evladının tutuklandığını ekrandan seyreden baba öncelikle bu çıplak gerçekliği reddeder ve onun yerine başka açıklamalar getirmeye çalışır. Gazete kupürlerinde bunun gibi yüzlerce haberi dinlemek ve izlemek mümkündür. Hatta bazen parodilere konu olabilecek derecede gülünç savunma düzenekleriyle olayı reddettikleri görülür.
Yadsımanın ikinci tipi duygusal bazda yadsımadır. Bilgi düzeyinde kaybettiğimiz nesneyle ilgili olarak gerçeği biliriz ama yaşantımızı gözlemlediğimizde sanki annemizi, babamızı, eşimizi ya da sevgilimizi veya çocuğumuzu kaybetmemiş gibi hisseder ve davranırız. Onlar hep arkada bir yerlerde durmaktadırlar. Bu durumda pek mezar ziyaretlerine gitmeyiz. Zaman zaman onlarla ilintili bir konu olduğunda gözümüz otomatikman onları arar veya elimiz onların telefonunu çevirmeye çalışır. Bu da göstermektedir ki; o esnada bireyin egosu bilgi olarak gerçekliği kabul ettiği halde duygusal olarak o nesnenin varlığını hala devam ettirmektedir. Bu da duygusal yadsımanın hayatımızın her döneminde etkin rol alarak yaşamı daha kolay hale getirdiğini göstermektedir. Bu durumun aşırıya kaçması, kişinin gerçeklik ile ilişkisini bozup onu psikotik bir noktaya kadar vardırabilir.

14. İzolasyon (Yalıtma)
Yaşadığımız her zaman diliminin bir bilgi ayağı, bir de duygu ayağı vardır. ‘Falan yerde, falan zamanda, filan şartlarda, filan şahıslarla, filan olayı yaşadık’ derken olayın sadece bilgi tarafını anlatmaktayız. Bu olayı anlatırken kişinin o olaydaki yaşantısını bize aksettirecek duygusal ses tonu, jest ve mimiklerin duygulara eşlik etmesi, gözlerin parıltısı, belki gözyaşlarının hafifçe süzülmesi veya şen kahkahaların yükselmesi, olayın duygusal tarafını bize gösteren kısmıdır. Hayatımızı şekillendiren, ona yön veren ve anlamlandıran temel etki duygularımızdır. Duygularımız esas, mantık ve akıl sonradır. Mantığın üzerine duygu gelmez, duygunun üzenine mantık oturur. Duygu her şeyi kör eden ve mantığı bitiren bir süreçtir. Yoğun duygusal nöbetlerde ve anaforlarda, kişinin mantıksal yapısı kenarda kalır. Duygu pozitif ve negatif alanda tezahür edebilir. Pozitif alanda mutluluk, sevinç, zevk, haz ve keyif yaşanırken acı tarafında elem, keder, sıkıntı, anksiyete, bunaltı, stres, öfke, kızgınlık, sinirlilik ve saldırganlık hisleriyle dolu bir süreç gözlenir. Özlenen ve idealize edilen nesnelere ulaşıldığında büyük mutluluklar ve keyifler yaşanırken büyük anlam yüklenen nesnelerin kaybında veya başarısızlık durumlarında veya geriye gitmelerde çok ciddi bunaltılar yaşanır.
Mutlulukların yaşanmasında herhangi bir problem olmaz iken acıların, kederlerin ve kayıpların yaşanmasında bireyin buna tahammül derecesi sınırlıdır. Acıya dayanabilme gücü egonun gelişmişliği ile ilintilidir. Ego ne kadar gelişmiş, güçlü, travmalara karşı ne kadar dayanıklı hale gelmiş ise duygusal yaşantıları hazmetme konusunda o kadar güçlü olacaktır. Bireyin egosu zayıf, çelimsiz ve küçük ise yaşadığı hadiselerin getirmiş olduğu negatif yüklenmeyi kaldıramayacak durumdadır. Burada birey geçici bir çözüme başvurur. Bu çözüm, yalıtma/izolasyon savunma düzeneğidir. Çok sevdiği annesini kaybeden bir genç, annesinin ölümü karşısında hiçbir şey hissedemeyebilir. Sanki ruhsal dünyası uyuşmuş gibidir. Buna kendi de şaşırır. Çok sevdiği sevgilisinin kendini terk edip gittiğini çok sakin bir ses tonuyla sanki üçüncü bir insanın yaşantısını aktarır gibi hekimine anlatabilir. Okulda başarısız olup okuldan atılan bir öğrenci bunu anlatırken çok donuk bir tarzda anlatabilir.
Bahsettiğimiz bu örneklerde olduğu gibi bunların hepsinde birey zayıf olduğundan olayın şiddetine dayanamadığından izolasyon savunma düzeneği devreye sokulmuştur. Olayın bilgi tarafı zihne ulaşmış ama duygusal kısmı bloke edilerek filtreden geçmemiş ve duygu bilinçdışında kalmıştır. Güçlü bir ego, bu durumlarda rahatça paylaşabilen, sesi titreyen, gerektiğinde ağlayabilen ve yas reaksiyonunu yaşayabilen egodur. Bu yaşanamıyorsa hazmedilemeyen bu duygusal yapılar, değiştirme savunma düzeneği ile çok farklı alanlarda küçük birimlerde deşarj ettirilir. Televizyonlarda izlenen bir dizideki bir köpeğin hastalanması, bir sokak çocuğunun hayatının anlatılması ve izlenen bir haber, gözlerin dolmasına ve göz pınarlarından yaşların akmasına neden olabilmektedir. Kaynakta boşalamayan duygular yer değiştirerek alternatif ve kontrollü nesneler vasıtasıyla deşarj edilmeye çalışılmaktadır. Bu tip bireyler, hipnotik trans  altında olayı tekrar anlatmaları istendiğinde yoğun bir duygusal deşarj yaşamakta ve baskı altında tutulan duygusal enerji dışarı çıkmaktadır. Obsesif kompulsif kişilik örüntüsü, duygularını dışarı veremeyen mantık ağırlıklı bir kişilik örüntüsünü gösterir.

15. Rasyonalizasyon (Aklileştirme)
Aklileştirme savunma düzeneği, egonun ve kendiliğin korunması ve gücünü muhafaza etmesi için kullanılan otomatik bilinçdışı  bir düzenektir. Biyolojik veya psikolojik ihtiyaca binaen ortaya çıkan dürtünün hedefi, nesnesine ulaşmaktır. Bir dürtü nesnesine ulaşana kadar bir gerilim taşır. Bu gerilim nesneye ulaşmak için bir motivasyon kaynağı olarak kullanılırken, dürtünün nesnesine ulaşma olasılığının zayıfladığı durumlarda veya dürtünün hedefine ulaşmasının ketlendiği ve engellendiği şartlarda birey bunaltı ve anksiyete  hisseder. Dürtünün hedefine ulaşmasını engelleyen dirençler ego kaynaklı, süperego kaynaklı veya gerçeklik kaynaklı olabilir. Bu durumda dürtü  bu engelleri aşmak için yoğun çabalar sarf edecektir. Engelleyici güçler ile hedefe yönelen güçler arasında bir çatışma ve karşıtlık ortaya çıkacaktır. Herhangi bir eyleminde benlik, belirli bir amaca yönelik eylem ortaya koyarken arka planda bilinçdışı bir dürtü  onun arkasına takılmış ve benliğin kabullendiği eylem vasıtasıyla hedefe yönelmiş olabilir. Bu durumda bir aklîleştirmeden söz edilebilir.
Aklileştirme bilinçli ve şuurlu yapılan bir hareketin egoya, süperegoya veya realiteye uymaması sonunda ortaya konulan yalan mekanizmasıyla ilintili değildir. Yalan veya gerçekliği tersyüz etmek, egonun bilinçli ve amaçlı bir eylemi olup süreç ego  kontrolündedir. Aklileştirme fenomeninde ise egonun bu şekilde bilinçli ve amaçlı bir şekilde olayı çarpıtması söz konusu değildir. Dürtü, fırsat bulduğu bir boşlukta kendini bir anda ortaya çıkartır, hedef nesnesine yöneltir ve içindeki enerjiyi deşarj ettirir. Bu aşamadan sonra durumu anlamlandırma, bu olguyu benlik ve kendilik perspektifinde izah etme süreci aklileştirme savunma düzeneğinin fonksiyonudur. ‘Minareyi çalan kılıfını hazırlar’ atasözü, bilinçli ve amaçlı bir şekilde gerçeği çarpıtma ilkesi için kullanılır. Bu, yalan mekanizmasıdır. Bu duruma baktığımızda, yaşam alanında, insanlar arası ilişkilerde çoğu kez yalan mekanizmasının daha etkin bir rol oynadığını görürüz. Aklîleştirmede böyle bir şey söz konusu değildir.
Konuyu açacak olursak epigenetik açılıma uygun olarak belirli dönemlerde belirli dürtüler öncelik kazanır. Bebeklikten itibaren bu evreleri aklîleştirme açısından değerlendirecek olursak, birçok ilginç aklileştirme mekanizmalarına şahit oluruz. Bir yaşını henüz tamamlamış, iki yaşına ulaşmış ve bireysel özerkliğini yaşamaya başlamış bir çocuk, ben merkezli yaşam anlayışında bütün ilginin ve sevginin kendine yöneltilmesini arzulayacaktır. Ancak anne veya baba bu sevginin tamamını kendine vermek yerine diğer kardeşler veya nesnelere yönlendiriyorsa; çocukta otomatikman haset duyguları aktive olacaktır. Bu durumda çocuk kardeşine karşı acımasızlaşacak; onu itecek, belki dövecek hatta ağır şekilde yaralayabilecektir. İşte tam bu esnada ebeveyn tarafından bu eylem sorgulandığında çocuk bu eylemini aklileştirerek anlatacaktır: “Kardeşi ona vurmuştur, kardeşi odasına girmiştir, kardeşi onun eşyasını almıştır vs.” Çocuk haset duyumunun ayırdına varamayacak ve eylemi yapma gerekçesi olarak ileri sürdüğü aklileştirmeye gerçekten inanacaktır.
Bu olay ödipal dönemde çocuğun aynı cinsten ebeveynle çatışmaya girip karşı cinsten olan ebeveyn ile yakınlaşması sürecinde daha belirgin bir hal alabilmektedir. Kız çocuğu babaya yaklaşırken, erkek çocuğu anneye yaklaşmaktadır. Kız kendini babaya daha yakın hissederken erkek çocuğu kendisini anneye yakın hisseder. Bunun sebepleri kız ya da erkek çocuğa sorulduğunda birçok açıklamayla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bu açıklamaların çoğu aklileştirme mekanizması sonucu dürtünün rasyonalize edilmesidir. Burada temel mekanizma, aynı cinsten olan ebeveyni saf dışı edip karşı cinsten olan ebeveyn ile sosyal bir rolü gerçekleştirme isteğidir. Bunun açık bir şekilde ortaya konması, hem realite açısından hem de süperego  açısından sakıncalı hatta tehlikelidir. Bu durumun farkına varan ego güçleri, bu dürtünün açık talebini bilinçdışına iterek çatışmayı orada sürdürürken bilinçli alanda dürtünün hedefine ulaşabilmesi için bir takım gerekçelere sığınır. Bunu da yapabilmek için bilgi işlemleme süreci çarpıtılır. Aynı cinsten olan ebeveyn, algılanan bir takım bilgilerle kötü algılanırken karşı cinsten olan ebeveyn algılanan bilgilerle iyi algılanır. Bu durum genel temayül için söz konusudur, bunun istisnai durumları her zaman mevcuttur.
Benzer durum ergenlikte daha da çıplak halde karşımıza çıkar. Ergenliğe giren bir gencin, epigenetik bir açılımla ilk yaptığı şey otoriteye isyan etmektir. İsyan edebilmek, gücünü ortaya koyabilmek ve karşı tarafa kendi gücünü gösterebilmek dürtünün temel amacıdır. Burada isyanın içeriği, malzemesi, kime karşı olduğu, ne zaman ve ne şekilde olduğu hiç önemli değildir. Genç isyan etmelidir, çünkü içsel dürtüleri böyle bir talep içindedir. İsyan, kendisini yönettiğine inandığı otoriteye, yani ebeveyne karşıdır. Özellikle de erkek çocuk babaya; kız çocuk anneye karşı bu eylemini ortaya koyar. Anne ve babanın talepleri reddedilir. Çevre tarafından kendisine, niçin isyan ettiği, anne-babanın sözlerine uymadığı şeklinde bir soru yöneltilirse, ergenin buradaki izahlarında ve inançlarında aklileştirme mekanizması açıkça görülür. “Babası haksız taleplerde bulunmuştur, onu kimse anlamamaktadır, onun yüce ve ender fikirleri vardır, o diğerlerinden farklıdır vs.” Bunlar ergenin yürekten inandığı ve ölesiye peşine düştüğü değerlerdir. Ergen, temel isyan dürtüsünü burada mantıklı bir kılıfa büründürmeye çalışmaktadır; bunu da inanarak yapmaktadır. Bu ise tam bir rasyonalizasyondur.
Ergen fark edilmek istemektedir. Fark edilmek daha çok cinsel kimlik ve karşı cins ile ilgilidir. Ben merkezli bir yaşam anlayışı içinde dürtüler, karşı cinse yönelmiş, karşı cinsin kendisiyle ilgilenmesi ile ilgili fanteziler geliştirilmiştir. Belki gerçeklikte böyle bir şey söz konusu değildir. Ergen tamamen fantezi dünyasında yüzmektedir. Karşı cinsin kendisiyle ilgilendiği, bir takım mesajlar gönderdiği, bir takım hareket ve davranışlarının özel anlam içerdiği gibi yorumlara yönelir. Burada da dürtü  hedefine ulaşmış, karşı cinsin kendisi ile iletişim içerisinde olduğu kabul edilmiştir. Yine ergenlik döneminde ergen nesnelerle iletişim kurabilmesi için bir kendilik çeperine ihtiyaç duyar. Bu da ideolojik bir tavrı gerektirir, dolayısıyla ergen, bu dönemde bir ideolojiye sahip olmalıdır. Burada da ideolojinin içeriği önemli olmayıp, ideoloji otoriteye karşı gelmeyi sağlamalı, sırdaş edinmeyi temin etmeli, amaç içermeli, lider ve ardıl olabilme özelliklerini temin etmeli ve nesne ile ilişkisini anlamlandırmalıdır. Her ideolojik yaklaşım da bunları temin edebilme vasfına sahiptir. Belirli dinamikler nedeniyle hasbelkader bir ideolojiye yönelen ergen, bu ideolojiyi niçin seçtiğini rasyonalize etmeye başlar. Burada tam bir aklileştirme süreci işler.
Böyle bir yapının içine girdikten sonra kişi olgunlaşamaz ve farkındalık düzeyini geliştiremez ise kanserli bir dokunun gelişmesi gibi sahip olduğu ideolojiyi ahenkli, mantığa uygun ve detay içeren aklileştirmelerle devasa bir şekilde büyütebilir. Kendi ürettiği serabın peşine düşer.
Ödipal çatışması nedeniyle daha sonraki erişkin dönemde anneye bağımlı, ondan ayrılamayan, bu nedenle evlenemeyen, evlendiği halde cinsel hayatı normalleşemeyen ve partner seçiminde anne figürünü arayan süreçlerin hepsi ödipal  çatışmanın bir dürtü uzantısı olarak ortada dururken, birey bu durumu çok farklı gerekçelerle kesin bir kanaatle izah edecektir: ‘Anne yaşlıdır, anne bakıma muhtaçtır, anne şefkatlidir, anne gibi kimse sevemez, yapması gereken daha çok şey vardır’ gibi gerekçeler aklileştirmenin malzemesi olabilir.
Buraya kadar anlatılan rasyonalizasyonlar dürtünün normal gelişim evresindeki biyolojik, epigenetik ve psikolojik gelişimine uygun malzemeyi üretmeye yöneliktir. Bu süreçlerde çeşitli faktörlere bağlı patolojik gelişimler ortaya çıktığında süreç farklılaşmaktadır. Bir patolojik belirti yani şikâyet bir başka patolojinin bize dolaylı yoldan haber verilmesidir. Sosyal fobisi olan birinin, kalabalık bir ortamda bakışlar üzerine odaklandığında yüzü kızarıverir, kişi terleyebilir, midesinde bulantı hissedebilir veya kişinin başı dönebilir. Tüm bunları, sosyal fobik ve korkan bir kişi olmanın sonucu olarak ortaya çıkan belirtiler şeklinde kabul etmek yerine; kendisi, ‘ortam ısınmıştır, yemek dokunmuştur, fazla sıkı giyinmiştir, sevmediği bir şey olmuştur’ vs. şeklinde aklileştirme mekanizmalarına müracaat eder.
Bir hastamı seans esnasında bu çerçevede sıkıştırdığımda terlemeye başlamıştı. Hemen ardından niçin terlediğini sorduğumda kaloriferin fazla yandığını ve sıcaktan hoşlanmadığını söylemişti. Kalorifere dokunmasını söylediğimde kaloriferin yanmadığını ve soğuk olduğunu fark edince şaşırmıştı. Cinsel problemleri olan bir birey ödipal  çatışmaya veya performans anksiyetesine bağlı olarak ereksiyon problemi yaşadığında bunu bu şekilde kabul etmek yerine birçok gerekçeye sarılarak rasyonalizasyon yapabilmektedir. Bu bağlamda obsesif  kompulsif bozukluğun aşırı temizlik düşkünlüğü ve tertip ve düzen alışkanlığı, kontrol mekanizmaları hastalıkları olarak kabul edilmemekte, aklileştirme mekanizmasıyla realiteye yerleştirilmeye çalışılmaktadır.

Yorum yazın