10. Rüyanın figür değiştirme ilkesi
Rüyada esas veya özü gizlemeye yönelik olarak çeşitli figürler çeşitli figürlerin yerine ikame edilebilir. Bir genç kızı bir büfe ile anlamlandırmak, haset ve kıskanç bir hanımı bir yılanla ifade etmek mümkündür.
11. Simgeleştirme, rüyaların simge kullanma ilkesi
Rüyalar esas içeriği saklamak amacına yönelik olarak esasla fonetik açıdan, kelime benzerliği açısından, anlam açısından, materyal açısından ve kıyas açısından yakınlık arz edebilecek her türlü malzeme ile simgeleşebilir. Simgeleşen materyal rüyanın gizli içeriğini bize anlatır ve ifade eder. Simgelerin incelenmesinde ortak bir takım özellikler vardır:
a- Simgelerin evrensel özellikleri: Her kültürde ve her toplumda ortak anlamlar içerebilecek figürler, insanoğlunun dürtü, duygu ve düşüncelerinin ortak simgeleri olabilmektedir. Bunlar da rüyalarda aynı şekilde ortaya çıkmaktadır. Aydınlığın, ferahlığı; karanlığın, sıkıntıyı; güneşin, bereketi; karanlığın, gizliliği ve korkuyu; toprağın, üretkenliği; yağmurun, vericiliği ve bereketi; suyun, iyiliği ve hoşluğu; yeşilliğin, dinginliği ve muradı simgelemesi gibi evrensel simgeler mevcuttur. Bunlar bütün kültürlerde ortak rüya simge dili olarak kullanılagelmiştir.
b- Kültürlere özgü simge dili: Her kültürün değer yargılarına göre iyiliği, kötülüğü, mutluluğu, cinselliği ve şiddeti simgeleyen öğeler ve figürler vardır. Bir insanın kültürel özelliklerini, yaşadığı toplumsal çevreyi bilmiyorsanız bu bireyin rüyasını doğru bir şekilde yorumlamanız çok zordur. Bir kültürde yaşlı bir kadın iyi bir nesneyi simgelerken bir başka kültürde bir cadıyı simgeleyebilir. Bir kültürde bir yabancıyı misafir etmek insanî hasletler ve misafirperverliği simgelerken bir başka kültürde başkalarından zarar görebilme ihtimalini simgeleyebilir.
c- Bireyin kişisel simgeleri: Evrensel ve kültürel simgeler genel olması, özünde fazla sırlar barındırmaması ve rüyanın özünü saklayabilme kabiliyetinden uzak bulunması nedeniyle her birey kendine has bireysel simgeler geliştirebilmektedir. Bireysel simgeleri ortaya çıkarabilmek çok önemlidir. Bir rüyayı yorumlayabilmenin, bilinçdışı içeriğini açığa çıkarabilmenin ve şifreleri çözebilmenin temel sırrı bireyin simgesel dünyasına girmekle mümkündür. Her insanın da simgesel dünyası farklıdır. Bu nedenle bireyi tanımadan, bireyin iç dünyasını bilmeden, bireyin o zaman dilimindeki sürecini anlamadan bir rüyayı tam manasıyla yorumlamak mümkün değildir. Bu çerçevede bireyin simgesel dünyasını kavrayabilmek için etkilendiği kişiler, kitaplar, kurumlar, filmler, anılar çok yakinen bilinmelidir. Özellikle rüya görüldüğü esnada etkisi altında olduğuna inanılan olaylar, filmler, kahramanlar, kitaplar çok iyi değerlendirilmelidir. Bunların içerisinden alınacak materyaller rüyada bir simge ile dile gelerek kişinin iç dünyasındaki istek ve talepleri belirleyebilir.
12. Rüyaların ardıcıllığı ilkesi
Rüyalarda esas materyal bir simge aracılığıyla, bir çağrışımla veya bir olguyla verilebilir. Burada bir dürtünün bir kerede hedefi bulmasından ve deşarj olmasından söz edilir. Bazı ego idealleri bir rüya fragmanına sığmayacak kadar detaylı ve uzun ilişkiler barındırabilir. Bu durumda bir dizi filmi seyreder gibi ardıcıl bir şekilde rüyaların peş peşe, bölüm bölüm senaryolaştırıldığı görülür. Narsist kişilik örgütlenmesine sahip olan bir birey ülkeyi kurtarma misyonuna soyunabilir. Bu misyonu gerçekleştirmek için de tarihsel süreç içinde büyük insanlardan birisiyle (Gandhi, Churchill, Mustafa Kemal Atatürk vb.) gizli bir özdeşim yaparak onun yaşantısını tekrardan yeni mekânlarda, yeni zaman dilimlerinde, yeni figüranlarla hayata veya rüyaya sokabilir. Bu durumda rüyayı kavrayabilmek için birçok rüyayı takip etmek, parçaları bir araya getirmek ve senaryonun bütününü görmek gerekebilir.
13. Rüyaların bir figür üzerinden izlenmesi ilkesi
Bireyler ruhsal sıkıntılarını, değişimlerini ve gelişimlerini simgesel olarak bir figür üzerinden uzun vadeli bir şekilde anlatabilirler. Hastalarımızda rüya işleyiş mekanizmasının çoğunlukla bu periyotta oluştuğunu gözlemlemekteyiz. Özellikle kişilik analizi yapıp kişilik değişimini hedeflediğimiz hastalarımızda tek bir figür üzerinden bir gelişme ve değişme, ısrarlı bir şekilde rüyalara aksetmektedir. Bu figürler:
a- Ayakla ilintili olabilmektedir: Ayağa giyilen bir ayakkabı, bir alet, kişilikle ilintilenmektedir. Ayakkabının dar ya da geniş gelmesi; ayakkabının çalınması, kaybolması, bir tekiyle diğer tekinin farklılık arz etmesi, hep kişiliğin değişim sürecini simgeleyen bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişi ayakkabılarını giyerek yola çıktığında ayaklarının çıplak olduğunu fark edebilmektedir veya ayakkabılarının değiştiğini görmektedir. Kişi belirli bir hedefe doğru yönelmekte, o hedefe ulaşabilmek için hep ayakkabısıyla ilgilenmektedir. Bu durum tedavi sürecinin bir indikatörü olarak takip edilmektedir. Kaybolan, değişen, dayanıklılığı az olan ayakkabılar yerine ayağına tam oturan, rahatlıkla yürümesini temin eden ve hedefe kadar onu götürebileceğinden emin olunan ayakkabı rüyaları görülmeye başlandığında süreç tamamlanmaktadır.
b- Otomobil veya araç rüyaları. Kimliği ve kişilikleri en çok simgeleyen simgelerden birisi de araba rüyalarıdır. Terapi süreçlerinde hastalarımız özellikle arabayla ilintili rüyaları ardıcıl bir şekilde sıkça önümüze getirmektedir. Bu rüyaların niteliğine göre hastamızın, terapinin hangi sürecinde olduğunu tespit etmek kolaylıkla mümkün olabilmektedir. Bu araçlar basit bir bisikletten otomobile, otobüsten kamyona, sandaldan gemiye, helikopterden uçağa kadar bir değişiklik arz edebilmektedir. Burada hep binilen bir araç ve gidilmek istenen bir hedef vardır.
Terapi süreçlerinde kişilik değişimi ile ilgili tedavi uygulanırken, rüyaların üç ana bölümde geldiği gözlemlenmiştir: Tedavinin başlangıcı, ortası ve sonu. Tedavinin başlangıcında bir araca binilmekte, bir hedefe yönlenilmektedir. Bu bir bisiklet, bir otomobil, bir kamyon veya uçak olabilir. İlginçtir ki bu araçlar kullanılırken, aracı kullanan şoför bireyin kendisi değildir. Aracın kendisine ait olduğunu, kendisinin kullanması gerektiğini, ancak aracın bir başkası tarafından kullanıldığını ifade ederler. Aracı kullanan kişi çoğu zaman flû görülmekte veya hiç görülmemekte ve direksiyon boş durmaktadır. Birey ya şoförün yanında ya da arka tarafta oturmaktadır. Bu tip rüyalarda hastalarımız şaşkınlıklarını dile getirmektedir. Yapılan incelemelerde görülmüştür ki bu dönemlerde aracın emanet edildiği kişi genellikle tedaviyi yürüten hekim olmaktadır. Bu da hekime olan güven derecesinin yüksekliğini gösteren bir göstergedir. Henüz hekime güven yok ise aracı kendi götürmeye çalışmakta, ancak araç yerinden hareket etmemektedir. Orta seviyedeki terapi sürecinde hasta aracı kullanmakta fakat araç belirli bir istikamette, belirli bir hedefe doğru giderken ya kontrolden çıkmakta ya direksiyon elde kalmakta ya da gaz veya fren pedalları çalışmamakta veya bir şarampole yuvarlanmakta, en iyi durumlarda da yolun ortasında aracın benzini bitmektedir. Bu dönem çeşitli kazaların yaşandığı, arabanın kaportasının veya motorunun hasar gördüğü ve tadilat-tamirat işleriyle uğraşıldığı bir süreç olarak gözlemlenmektedir.
Tedavinin son aşamasında ise rüya içerikleri değişmekte, araçlar kaliteli, kaportası ve motoru sağlam, hedefe emniyetle gidebilen araçlar haline dönüşebilmektedir. Araç rüyalarında özellikle aile reisi ve sorumluluk mevkiinde bulunan hastalarımızla yaptığımız çalışmalarda minibüs ve otobüs gibi araçların devreye girdiğini, eş ve çocukların ve bakmakla yükümlü olduğu bireylerin ise yolcu olarak taşındığı gözlemlenmektedir. Aynı sıkıntılı süreçler bu araçlar için de devam etmektedir. Rüyaların ekonomikliği prensibi perspektifinde, rüyalarda seçilen araçlar bazen gemi, bazen savaş uçağı olabilmektedir. Bu durumda da kişi kimlik değişimiyle uğraşırken ego idealinin arzu ve isteklerini de yerine getirerek dürtülerini deşarj edebilmektedir. Hatta bir rüyada savaş pilotu olarak uçan bir hastamız, sevdiği kızın köyünün üzerinden geçerek iki kavağı biçmiş, ardından paraşütle atlayarak canını zor kurtarmıştı. Bu rüyada hem kimliğin durumu belirlenmekte, hem ego ideali gerçekleşmekte, hem de sevgilisinin köyüne paraşütle inerek sevgilisine ulaşılmakta idi.
14. Rüyaların zaman dışılığı ilkesi
Rüyalarda, geçmişte yaşanmış bir acı ve travma yeni bir senaryoyla değiştirilerek veya ortadan kaldırılarak farklı sonuçlara ulaşılabilir. Bugün yaşanmış bir gerçek, sıkıntı veriyorsa bu gerçek rüyalarda farklı şekillerde canlandırılarak bireyin rahatlaması sağlanabilir ve gelecekte olması istenen beklentisel bir durum, beklemeye gerek kalmadan rüyalar yoluyla o gün realize edilebilir. Her üç durumda da ego rahatlamakta ve dürtüler hedefine ulaşmaktadır.
15. Rüyaların sindirme ilkesi
Midemiz, gıdaları sindirmek için gıdaları tekrar tekrar döndürmek zorundadır. Hayvanlarda bu, daha da öteye giderek geviş getirme sistemini oluşturmuştur. Bir travmanın hafifletilebilmesi için o travmanın tekrar tekrar canlandırılması ve dile getirilmesi gerekmektedir. Özellikle post-travmatik stres bozukluğunda gördüğümüz klinik tabloda bireyler, yaşadıkları travmayı ne kadar çok anlatır ve paylaşırlarsa o derece sindirir ve patolojik bir hastalığa neden olmadan atlatabilirler. Bu manada yaşanmış travmaların hafifletilebilmesi için zihinde bunların mükerreren yaşantılandırılması ve sindirime tabi tutulması gerekir. Rüyalar bu fonksiyonu görerek kişiyi tedavi ederler.
Aynı şekilde korkuların ve olabilecek felaketlerin önünü alabilmek ve kişinin egosunu ona hazırlayabilmek için ön egzersizler amacıyla rüya hazırlanır. Böyle bir durumda sınava girecek delikanlı, sınavdan kalma riskini hazmedebilmek ve egosunu buna hazırlayabilmek için sınavdan kaldığı rüyalarını görür veyahut da çok sevdiği bir nesnesini (baba, çocuk, eş vb.) kaybedebilme riski karşısında hazırlıksız kalmak istemeyen ego, böyle bir kayba hazırlanabilmek için bunların öldüğünü rüyalarında tekraren yaşar. Bir servetin, bir uzvun kaybı, hatta şampiyon olmasını dilediği takımın şampiyon olamamasını görme, bir sindirme ve hazırlanma olayıdır. Bazı sindirme rüyalarında aşırı obsesif bir kişilik örüntüsünün olayı abarttığı, doğal bir mekanizmadan patolojik bir mekanizmaya dönüştürdüğü gözlemlenmektedir. Buradaki problem, rüyanın savunma düzeneği ile ilgili değil kişinin kişilik örüntüsünün patolojisiyle ilgilidir.
Yukarıdaki sansür mekanizmaları, genellikle rüya senaryosu oluşturulurken baştan hesaplanır ve planlanır; hazırlanmış olan senaryo uygulamaya konulur. Muhtemelen rüya uygulamaya girdikten sonra veya uygulamanın tam ortasında tehlikeli olabilecek durumlarda, rüya senaryosunu fazla değiştirmeden yukarıdaki sansür mekanizmalarından bir kısmı kullanılarak tehlike bertaraf edilmeye çalışılır. Rol verilmesinde başlangıçta tehlike bulunmayan bir aktör, son anda veya rüya uygulamaya alındıktan sonra tehlike arz edecek olursa; aktörü tanınmaz hale getirmek için üzerinde deformasyon mekanizmaları uygulanır. Bu şekilde aktör yazılan senaryoda görevini ifa ederken, her şeye rağmen yine aktörün kimliği açığa çıkma tehlikesi oluşmuş ise veya hissedilirse, o anda aktörün görüntüsü tamamen devre dışı bırakılabilir.
10- İçgörü
Sınırda zekâ seviyesinde olan ve kocası ile zorunlu olarak evlenmek durumunda kalan hastamız bize eşiyle arasındaki bir iletişiminden bahsetti. Çok iyi niyetli ve çok saf olan kocası bir evlilikten ziyade bir anne bulmanın heyecanı içerisinde mutlu bir şekilde evliliğini devam ettiriyordu. Organik bir takım rahatsızlıklar nedeniyle cinsel hayatı da yok denecek kadar azdı. Zekâ seviyesi ortalamanın üzerinde ve farkındalık düzeyi yüksek olan hastamız bu evliliği sürdürmeye çalışıyordu. Evin neresine gitse, arkasında kocası onu takip ediyordu. Onsuz hiçbir iş yapamıyor, yalnız başına hiçbir yere gidemiyordu. Bütün sosyal ilişkileri ve bakımı hastamızın üzerinde idi. Bu evlilikten ciddi olarak bunaltı hisseden hastamız, evliliği bitirmek için zihninde çalışmalar yapıyor, ancak buna düşünce düzeyinde dahi muvaffak olamıyordu. Çünkü kocası kendisine o kadar bağlı ve o kadar muhtaçtı ki onu bıraktığı zaman onun hayatını normal bir şekilde idame ettirebileceği bile kuşkuluydu. Bu durum da hastamızda ciddi vicdan azabına ve sorgulamasına neden oluyordu. Bunaldığı günlerden birinde hastamız eşine şöyle hitap etmişti: “Artık başımı alıp gideceğim.” Kocasının hastamıza verdiği cevap şöyle idi: “Hadi birlikte gidelim.”
İç görü ve farkındalık insan hayatında çok önemli bir şeydir. Yukarıda anlattığımız vakada çok saf ve temiz bir insanın kendisinden kaçmaya çalışan eşine karşı verdiği yanıt, belki de insan olarak iç görüsüzlüğün en üst seviyesindeki derecelerden birisi olabilir.
İnsanı hayvandan ayıran temel unsurlardan biri de idrak etmek, farkında olmak veya içgörü sahibi olmak şeklinde ifade edilmektedir. İnsanoğlunun idrakini, farkındalığını veyahut da iç görüsünü bütüncül perspektiften inceleyecek olursak onun, zihinsel yapının gelişimiyle ilgili birçok aşamalar içerdiğini görürüz. İdrakin oluşabilmesi için bireyin zekâ seviyesinin, idraki oluşturabilecek kapasitede olması gerekir. Bunun da kaynağı biyolojik ve genetik yapımızla ilintilidir. Doğuştan getirdiğimiz materyalde zekâ seviyemizin yeterli olmaması durumunda, idrak ve farkındalığımız da o oranda düşük olacaktır. Bu çalışmamızın ilk sayfasından bu noktaya kadar olan kısımlarda, ruhsal yapının nasıl şekillendiğini, nasıl oluştuğunu, nasıl örgütlendiğini ve sebep-sonuç ilişkisinin ne şekilde ortaya çıktığını, mümkün olduğu kadar anlatmaya gayret ettik. Tüm bunları göz önünde bulunduracak olursak çok farklı idraklerden, farkındalıklardan veya iç görülerden bahsetmek mümkündür. Ancak biz mümkün olduğu kadar bu yapıları sınıflandırmaya, belirli bir eksenle izah etmeye çalışacağız.
Farkındalığın ve idrakin oluşabilmesi için zekânın yanında dikkat edebilme, irade edebilme, düşünebilme, hafızaya kaydedebilme, hafızadan geri çağırabilme, mantık yürütebilme, kıyas yapabilme gibi beynimizin zihinsel-entelektüel fonksiyonlarının bir bütün olarak ahenkli bir şekilde çalışması gerekmektedir. Bunlardan biri veya birkaçının çalışmaması, eksik çalışması, ters çalışması ya da ahenkli bir şekilde çalışmaması sonucunda idrak etmenin ve farkında olmanın yani bilinçlenmenin mümkün olmadığını veya çarpık bir tablonun oluştuğunu görmekteyiz.
Ruhsal gelişim evrelerinde zihinsel yapımız bir gergefin işlenmesi gibi lif lif, adım adım işlenerek bir mantıksal örgü beynimize, zihnimize hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Hayatımızda somut düşünceden soyut düşünceye ve modelleme ve şablonsal algılamadan iradî tercihe dayalı algılama ve seçiciliğe giden bir süreç yer almaktadır. Tüm bunların normal bir seyir içerisinde geliştiğini, ruhsal gelişim evrelerinin sağlıklı bir şekilde geçirildiğini kabul edersek konumuz olan idrak, farkındalık ve iç görünün ne demek olduğunu daha farklı bir bağlamda ele almış oluruz. İdrakin, farkındalığın ve iç görünün varlığından bahsedebilmek için nesne ilişkilerinde bireyin belirli bir olgunluk derecesine ulaşması, bazı olayları tecrübe etmesi, bazı olayları gözlemlemesi, bazı olaylardan da kıyas yoluyla akletmek suretiyle sonuçlar çıkarabilecek bir seviyede olması gerekir. Bunların oluşabilmesi için de kişinin yaygın ve/veya örgün bir eğitimden geçmesi ve yaşadığı ortamın, eğitim düzeyine uygun olması öncül şart gibi gözükmektedir.
Bir aile içerisinde yetiştirilen bir çocuğun, belirli nesne ilişkileri gösterilmeden, tecrübe ettirilmeden, soyut olarak onların varlığını algılayabilecek bir zihinsel kapasiteye ulaşmadan o konularla ilgili idrak ve farkındalığını artırabilmesi veya iç görüde bulunabilmesi mümkün değildir. Ancak toplum içine girmiş, soyut düşünceyi geliştirebilmiş ve olaylar arasındaki bağlantıları kurabilecek bir kapasitedeki bir bireyin kendi zihinsel seviyesi ve yaşam alanına uygun bir şekilde idrak etmesi, farkındalığının oluşması veya iç görüsünün bulunması gerekli görülmektedir. Kişinin farkındalığını ölçebilmek için onun zekâsı, eğitim düzeyi, yaşadığı sosyal çevre çok iyi bilinmeli ve o bağlamda kişiye yaklaşılmalıdır. Tıbbi muayeneler yapılırken ve kişinin oryantasyonu ve işbirliği incelenirken sorulan sorular kişinin sosyo-kültürel, eğitimsel ve zekâ durumuna göre yapılmalıdır. Bu kapasitelerin gelişmişliği oranında farkındalık düzeyinden veya iç görüden bahsedilebilir. Kişinin zekâ seviyesi düşükse, sosyo-kültürel yapısı aşağı ise ve eğitimden mahrum bırakılmış ise idrak etme, farkında olma veya iç görüsünü derinleştirme imkânı çoğu zaman kısır kalacaktır. Bunların tersi durumlarda ise kişi daha şanslı gözükmektedir.
Ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde iç görüyü artırmaya yönelik ve farkındalık düzeyini yükseltmeyi amaçlayan çalışmalara ve terapi şekline iç görü yönelimle psikoterapiler ismi verilmektedir.
İnsan zihni birbirinden kopuk, bağlantısız ve kaotik bir düşünceye sahip değildir. Yaptığı her eyleme, yürüttüğü her fikir çalışmasına bir anlam yüklemek ve mantıksal bir kalıp vermek zorundadır. Beynimizin genetik çalışması bizi buna zorunlu kılmaktadır. Anlam yükleme, açıktan bir takım sebep-sonuç bağları kurmakla yapılabildiği gibi, soyut anlamda ‘bu yapılanda bir hikmet vardır’ anlayışı perspektifinde bu yerlere gönderme yapılarak da yürütülebilir. Veyahut ruhumuzun bir tarafını temsil eden büyüsel düşünce (magic thinking) gibi gizemsel bir izah tarzı getirilebilir. İster determinal bir bağlantı, ister hikmet arayışı, isterse de gizeme olan bir köprü olsun hepsinde kurgulanmış bir mantık arayışının izlerini görmek mümkündür. Bu mantıksal kurgunun olmadığı bir zeminde kaos ve psikoz söz konusudur. İşte bu bağlamda bize başvuran hastalarımızda terapi seçeneklerini düşünürken ve hastamıza hangi seçeneklerin uygun geleceğini tespit ederken tüm verileri gözden geçirmek zorundayız.
Bu bağlamda davranışçı terapi, temelindeki fikrî arka plan fazla dikkate alınmadan, sadece davranışçı şartlanmalar üzerine odaklanmış, böyle bir mantığı ön plana çıkarmış bir tedavi anlayışını içeren tekniklerdir. Otorite konumundaki doktor, hastaya bir takım talimatlar ve ev ödevleri vererek alıştırmalarla tedaviyi sürdürmeye çalışır. Böyle bir tedavide idrakten bahsedilebilir ve yaptığı şeyin nasıl bir sonuç yaratacağı ile ilgili farkındalık oluşturulabilir ama bunun çalışma sistematiği ile ilgili bir iç görüden bahsedilemez. Çünkü buradaki olay modelleme suretiyle bir davranışı taklit etmek ve yapmaktır. Köpek fobisi olan bir bireyi, aşama aşama köpeğe yaklaştırıp duyarsızlaştırma böyle bir tedaviye örnektir. Böyle bir tedavide iç görüden bahsetmek söz konusu değildir. Ama yapılan tedavinin mantığını anlatmak yani hastaya bu konuda idrak sağlamak veya farkındalığını temin etmekten bahsedilebilir.
Bilişsel terapide ise davranışçı bir modellemeden veya idrakten öte zihindeki bilginin nasıl işlemlendiğine odaklanılır: Birey bir olay karşısında nelere dikkat etmekte, nasıl düşünmekte, bu otomatik düşünce nasıl faaliyet yürütmekte, bunlara bakılmaktadır. Her bireyin nesne ile ilişkilerinde farklı fikir yürütme kalıpları veya yolları söz konusudur. Nesne ile iletişim ancak bu düşünce yolları üzerinden yapılabilir. Alışıla gelmiş veya öğrenilmiş olan bu düşünce tarzı kişiyi zaman zaman ruhsal rahatsızlıklara götürür. Kişiye nasıl düşündüğünü, bu düşünce tarzının kendisini nasıl hasta ettiğini mantıksal bir bağlamda aktardığınızda ve bunu yakalamasını temin ettiğinizde kişinin kendi düşünce ve bilinci üzerindeki farkındalığını artırmış olursunuz.
Buna bir örnek verecek olursak sosyal fobisi olan bir şahıs, grup önüne çıkıp bir konuşmayı başlatamamaktadır. Olaya nasıl baktığını ve düşündüğünü incelediğimizde ilgisiz bir düşünce şeması karşımıza çıkar. Bu şahıs muhtemelen şöyle düşünmektedir: ‘Grup karşısında konuşurken mutlaka hata yapacağım, yanlış konuşacağım veya bildiklerimi unutacağım; insanlar bu duruma bakarak benimle alay edecekler, dalga geçecekler, kendimi aşağılanmış ve küçülmüş hissedeceğim; insanlar beni reddedecekler, bir daha beni adam yerine koymayacaklar; reddedilmek ve dışlanmak bana dayanılmaz bir acı verecektir, insanların beni reddetmesi kadar kötü bir şey olamaz, bu nedenle insanların karşısına çıkıp asla konuşamam’ diyebilmektedir. Bu mantıksal süreç tamamen hatalar ve çarpık yorumlarla doludur; keyfi çıkarsamalar ve genellemelerin görüldüğü, bilgi işlemedeki hatalı bir süreçtir. Bu düşünce zincirinin halkaları ve düşünce matematiği, bireye aşama aşama sindirile sindirile gösterilip farkındalık düzeyi artırılır. Hemen yanı başında bu bireye kendisini daha sağlıklı kılacak alternatif bir düşünce modeli gösterilir. Bu alternatif modelin aşama aşama nasıl uygulamaya sokulacağı ve diğer yanlış modelin üzerine nasıl ikame edilip bindirileceği sonraki terapi süreçlerinde aşama aşama aktarılır. Burada yapılan, büyük oranda bireyin, düşüncesi üzerindeki sistematik çalışmayı görmesini, olumsuz düşünceleri yakalamayı öğrenmesini ve düşüncenin şemalarını fark etmesini sağlayan bir tedavi programıdır. Kişi burada büyük oranda düşüncesi üzerindeki farkındalığını artırarak onu değiştirebilme yetisini kazanır. Farkındalık arttıkça kendini tanıma ve anlama konusundaki içgörüsü de genişlemiş olmaktadır.
Bireyin dinamik bir terapisinden bahsediliyorsa bu, kitabımızda bahsettiğimiz tüm dinamik süreçleri içine alan bir sanal programın fark edilmesi ve bunun ayak izlerinin takip edilmesine dayanmaktadır. Dinamik terapi, klasik analizden başlayarak kısa dönem iç görü yönelimli dinamik psikoterapi programlarına kadar giden geniş bir yelpazeyi içerir. Burada özellikle vurgulamak istediğimiz kısım dinamik terapide kullandığımız iç görünün ne olduğu ile ilgilidir.
İç görü, dinamik yaklaşım anlamında kişinin kendi bireysel varoluşunu kavraması; id, ego ve süperego arasındaki bağlantıları idrak etmesi; bilinçdışı ile iletişim kurabilmesi; bilinçdışının mesajlarını (rüya, lapsus, serbest çağrışım) okuyabilmesi; oral, anal, fallik, latent ve diğer dönemlerdeki ruhsal gelişim evrelerinin Bugünkü kesitten görünümlerinin veya tezahürlerinin farkına varılması ile ulaşılan tüm sürece verilen isimdir. Klasik analiz, iç görüden ziyade boş bir ekran olarak var olan analistin şahsında bir orta oyununun sahnelenerek duygusal bir değişimin yaşanma hikâyesidir. Kişinin egosunun veya mantığının bu işe fazla bir katkısı yoktur. Bilakis ego ve mantık devre dışı bırakılarak, bilinçdışında deşarj olmaya çalışan dürtülerin önü açılarak bilinçli olmasına çalışılır. Bu şekilde varlığını sürdüren engellenmiş dürtüler kendilerini ifade ederek deşarj yolu bulduğunda tedavi prosedürü de kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Analist zaman zaman yorumlarıyla bu süreci sürdürebilir.
İçgörü yönelimli dinamik psikoterapide ise olay tamamen egonun ve bilinçli düşüncenin denetiminde, olan biteni fark etmeye dayanmaktadır. Kişi ruhsal yapısındaki mekanizmaları keşfettikçe ve fark ettikçe onlar üzerindeki denetimi ve hâkimiyeti güçlenir. Bilinmezlik, belirsizlik ve kaos karşısında şaşkına düşmüş olan ego ve mantıklı düşünce, dürtülerin bu istilası karşısında bunları anlamlandırabilecek, belirleyebilecek ve mantığını ortaya koyabilecek bir farkındalığı yakaladığında hastalığı da kontrol edilebilir hale gelmekte ve onun yerine yeni mekanizmalar kurabilmektedir. Bu da içgörü yönelimli psikoterapinin çalışma şeklidir.
İçgörü yönelimli dinamik psikoterapi, hastaya öncelikle hastalığı ile ilgili bir çerçeve çizer. Bütün tedavi prosedürlerinde olduğu gibi hastaya hastalığı ile ilgili bir formülasyon oluşturur. İçgörü yönelimli bir psikoterapiyi yönetebilmek için hekimin hastasını çok iyi dinlemesi, anlaması dinamik açıdan rahatsızlığı kavramsallaştırması ve bir hastalık formülasyonuna ulaşması gerekir. Ardından kavramsallaştırılan bu hastalık formülasyonuna uygun bir tedavi prosedürü oluşturulur. Bu aşamadan itibaren hekimin ruhunda hastalığın psiko-patolojik gelişimi, seyri ve tedavi prosedürü netleşmiştir. Tedavi programı aşama aşama hastaya verilmelidir. Hastadan alınacak olan geri bildirimler sayesinde tedavi prosedürü ve formülasyon ile ilgili bir takım yeni düzenlemeler ve düzeltmeler yapılabilir.
Hekimin zihninde canlanan hastalık yapısının matematiksel zinciri, bir şekilde hastaya aktarılmalıdır. Kendi uygulamalarımızda hastalarımıza bu durumu bir metaforla anlatmaya çalışmaktayım: “Şu anda benim karşıma geldiniz, paniklisiniz, anksiyeteniz, korkunuz, bir takım fonksiyonel bozukluklarınız var. Bu sıkıntılarınız nedeniyle ruhsal hayatınız çok kötü durumda, hayattan zevk alamıyor, bunaltı ve sıkıntının içinde kıvranıyorsunuz. Çoğu zaman başvurduğunuz çözüm yolları çıkmaz sokağa dönüşüyor veya çaldığınız kapılar ya açılmıyor veya yüzünüze kapanıyor. Bu durumda kendinizi zifiri karanlıkta bir orman içerisinde yürürken hissediniz. Bu vahşi ormanda her taraftan köpek havlamaları, kurt ulumaları geliyor. Vahşi hayvanların nefesini sanki ensenizde hissediyorsunuz; şu anda yaşadığınız hastalıkta durum buna benziyor. Hangi canavarın ne zaman, nerenizden ısıracağını bilemiyorsunuz. Hep tedirgin, tetikte ve korku içerisinde bekliyorsunuz. İşte bu aşamada ben size yardımcı olacağım. İçgörü yönelimli dinamik psikoterapi bağlamında sizi bu vahşi ormandan çıkaracağım. İlk etapta ormanın içerisinde, bu zifiri karanlıkta yürürken ormanın her tarafını aydınlatan ışıkları yakacağım. Karanlık orman aydınlanacak. Göreceksiniz ki orman içerisinde, etrafınızda birçok köpek veya kurt havlamakta veya hırlamaktalar; ancak tüm bu hayvanlar etrafınızdaki ağaçlara çeşitli uzunluklardaki zincirlerle bağlanmış durumdalar. Siz o hayvanlara yaklaşmadığınız müddetçe, o hayvanların size ulaşması mümkün değildir. Tabloyu bu şekilde gördükten sonra hayvanların size zarar veremeyeceğinden emin olacaksınız. Bu da sizde büyük bir rahatlık yaratacak. İşte size vereceğim tedavi programında hastalığınızın içyapısını kavrayıp iç görüsünü geliştirdiğinizde, içerisinde size zarar verebilecek faktörleri; yani orman içerisindeki hayvanların yerini ve zincirin uzunluklarını çok net algılayabileceksiniz. Onlara yaklaşmadığınız, onları kışkırtmadığınız müddetçe bu hayvanların size zarar vermesinin mümkün olmadığını göreceksiniz. Bu durum sizde büyük bir rahatlama sağlayacaktır.”
Bu aşamaya kadar varacak olan bir tedavi programında bireye rahatsızlığının mekanizmaları, oluşum şekli ve görüntüleri anlatılmış olacaktır. Hastanın zekâ ve sosyo-kültürel seviyesine göre yapılacak olan bu açılımlar, hastanın bilinmezlik ve belirsizlikten doğan kaygısını kontrol altına almayı temin edecektir. Klinik çalışmalarımızda, yoğunlaştırılmış terapi programına aldığımız hastalarımızda hastalıklarının nasıl ortaya çıktığını ve hangi mekanizmalarla faaliyet gösterdiğini anlattırıp bu bilgileri kendi hayatlarıyla ilişkilendirdiğimizde hastalarımızda büyük bir iç görü ve farkındalık gelişmektedir. Kendi bireysel, sağlıklı yanları ile hastalıklı tarafını ayırabilmekte ve hastalığı ile mücadeleye başlayabilmektedir. Artık birey ne ile savaştığını, nasıl bir güç ile karşı karşıya kaldığını, karşıdaki düşmanın savaş stratejilerini ve gücünün ne olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu durumda da kaygılanacak bir şey yoktur. Bu aşamaya kadar hastamıza sadece hastalığı ile ilgili bilgilendirme yapılmış, bir hastalık formulasyonu ortaya konmuş ve bunun mantıksal gelişim zinciri gösterilmiştir. Yaptığımız çalışmalarda 15 günlük yoğunlaştırılmış terapiye aldığımız hastalarda sadece böyle bir eğitim ve formulasyonun hastaya aktarılması ve kendi hayatıyla ilişkilendirilmesi anlık ve sürekli kaygı düzeylerini % 50�70 arasında azaltmıştır.
İç görü yönelimli dinamik psikoterapide hastaların kendi hastalıklarının oluşum ve gelişim sürecini kavramaları tedavi için yeterli değildir. Metaforumuza tekrar dönecek olursak orman içinde bir ışık yakmakla yani hastalığın gelişim seyrini ve sürecini onlara göstermekle tehlikenin nasıl, nerede ve ne boyutta olduğunu anlatmış olmuyor, fakat hastalığı aktive eden dinamiklerin ne olduğunu onlara göstermiş oluyoruz. Hastalığı aktive eden dinamikleri uyarmadığı müddetçe herhangi bir surette tehlikenin mümkün olmadığını onlara göstermeye çalışıyoruz. Bu aşamadan sonra ormandan kaçıp kurtulmak değil orman içerisindeki köpeklerin ıslah edilerek, eğitilerek bize yararlı birer bekçi köpeği haline dönüştürülmeye veya evcilleştirilmeye çalışma süreci başlamaktadır. Bu aşamadan itibaren de iç görü yönelimli dinamik psikoterapi ve diğer psikoterapi yöntemleri birleştirilerek bütüncül yaklaşımla süreç devam ettirilmektedir. Haftalık görüşmelerle sürdürdüğümüz bu terapi süreçlerinde hastalığa neden olan saldırgan köpeklerin evcil ve yararlı köpekler haline dönüştürülmesine çalışılmaktadır. Yani iç dünyamızda bize zarar veren bir takım savunma mekanizmaların daha olgun ve daha sağlıklı mekanizmalara döndürülmesine çalışılmaktadır. İçsel dinamiklerin bağlantıları yeniden kurgulanmakta ve onlar üzerinde yeniden yapılandırılma çalışmaları sürdürülmektedir. Bu süreçler anksiyete bozukluklarında patolojinin şiddet derecesine göre ortalama bir yıl sürerken kişilik bozukluklarında bu süreç ortalama iki yıl sürmektedir.
İç görü yönelimli dinamik psikoterapi yöntemiyle tedavi yapmaya karar verdiğimiz bir obsesif kompulsif vakasında iç görünün nasıl çalıştığını anlatmak istiyorum. Obsesif kompulsif kişilik örüntüsüne sahip ve obsesif kompulsif bozukluk geliştirmiş olan hastamız tedavi olmak için bize müracaat etmişti. Yeterli dozda ve sürede medikal terapi gördüğü halde semptomlarında bir iyileşme olmamıştı. Anti obsesif, anti depresif ilaçların yanında anti psikotik ve elektro konvulsif tedavi de denenmiş; ancak hastalık belirtileri gerilememişti. Hastamızın, yapılan muayenemizde semptomlarının ödipal döneme bağlı semptomatik bir ifade olduğu tanımlanınca onu iç görü yönelimli, yoğunlaştırılmış terapi programına aldık. Çok başarılı öğrencilik hayatı olan bu üniversite öğrencisi, rahatsızlığı nedeniyle tahsil hayatını dondurmak zorunda kalmıştı. Yellbrown Obsesif kompulsif skoru 40 üzerinden 36 idi. Yoğunlaştırılmış terapide hastanın dinî obsesyonlarının içeriği ve mekanizmaları incelendiğinde hepsinin baba otoritesi ile olan bir savaşımın çeşitli görünümlerindeki tezahürleri olduğu fark edildi. Her cinsel dürtülenim ve duygulanımdan sonra yoğun obsesyonlar ortaya çıkıyor; çeşitli eşyalar, simgeler ve düşünce alanındaki çağrışımlarla ödipal çatışma her alanda yaşanıyordu. Cinsel dürtüler uyarıldığında yoğun bir suçluluk duygusu hissediliyor, bundan kurtulabilmek için dinî ibadetlere yöneliniyor ve birçok ritüeller peş peşe uygulanıyordu. Patolojik olarak uygulanan bu ibadet ve ritüellerin arkasında kurgulanmış olan bir hastalık hikâyesinin ayak izleri net bir şekilde görülebiliyordu. Her dürtüsel ihtiyaçtan sonra ağır süperego baskısı ve onun getirdiği ritüeller ve bunaltı, hastayı dayanılmaz hale sokuyordu.
Yüzlerce semptomun her biri tek tek ele alınarak sistemin nasıl çalıştığı ve hangi süreçlerin işlediği, hangi düşünceden sonra hangi düşüncenin geldiği ve bunun hangi ihtiyacı karşıladığı net bir şekilde ortaya konmuştu. Hasta artık şaşkın ve bezgin değil, hangi dürtünün neyi aktive edeceğini, hangi düşünce zincirini harekete geçireceğini ve sonuçta hangi ritüellerin yapılmak zorunda olacağını kavramıştı. Bu mekanizmayı kavradıktan sonra hastalık süreçleri sanki gözünün önünden geçen resmi bir geçit gibi akıp gidiyordu. Onların her bir aşamasını yakinen tanır, bilir hale gelmişti. Onlar hakkında çok rahat yorum yapabiliyordu. Başlangıçta kaotik, karmaşık ve belirsiz gelen birçok düşünce ve ritüel bir anlam kazanmış, aralarındaki büyük savaşın hatları belli olmuştu. Genç hastamız dost güçlerle düşman güçlerin ayrımını rahatlıkla yapabilecek hale geldiğinde Yellbrown obsesif kompulsif skoru 40 üzerinde 12′ye düşmüştü. Yapılan takiplerde ve tedavi programının kalan kısmında skor, kalıcılığını devam ettirdiği gibi giderek normal sınırlara gelmiştir.
Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi